12 Eylül Hukuku, Yerel Seçimler ve Sol

Sol Defter- Haber - 20 Haziran 2009 - Türkiye / Türkiye Solu

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

Kapitalizm bir bakıma krizlerle ilerleyen, krizlerle kendini yeniden üreten bir sistem. Ancak bu ilerlemenin ve yeniden üretmenin çok ciddi bedelleri oluyor. Ne yazık ki o bedelleri de geniş insan yığınları ödüyor.

Bütün büyük savaşların, soykırımların, darbelerin arkasındaki gerçek, kapitalizmin krizi ve bu krizden çıkma çabasıdır.

12 Eylül darbesi de ülkemizde, kapitalizmin Keynesyen politikalar nedeniyle kar paylarının düşmesi sonucu ortaya çıkan krizden çıkma ve neoliberal politikaların uygulanabilirlik koşullarını oluşturmak amacıyla yapıldı. Bu nedenle 12 Eylül darbesi “bir sosyal sınıfın diğer sosyal sınıfa tahakkümü” olarak ortaya çıktı. Düzenin hukuki ve iktisadi temelleri bu tahakkümü pekiştirmek üzere oluşturuldu. Sendikaların yasaklanması, işyerlerinde sendikalara üyelik koşulları, çalışanların partilerde politika yapma koşulları, siyasi partiler yasası ve seçim barajları, hep bu sınıf tahakkümünü artırmak üzere düzenlendi.

Dönemin cunta şefi yaptığı pek çok toplantıda 61 anayasasına atfen “61’de dikilen elbise toplumumuza bol geldi. Her kafadan bir ses çıkmaya başladı, bu elbiseyi bedene uygun hale getirmek lazım” mealinde sözler söylerken asıl yakındığı husus örgütlenme hakkının kullanılmasıyla ilgili görece liberal düzenlemelerdi. Kurulacak sosyal ve siyasal düzenin sürekliliği ve istikrarı açısında etkisizleştirilmiş bir sivil toplum, iktidar olma gücüne sahip iki büyük merkez parti ve ‘sınıfsız, kaynaşmış, milli birlik ve beraberliği; bölünmez bütünlüğün’ ideolojisini kitlelere taşıyacak iki gazete öngörülmüştü.

12 Eylül anayasası bu öngörü üzerine kuruldu ve ortaya çıkan elbise bedeni daha ilk günden sıkmaya başladı. Siyasi parti faaliyetlerine izin verilir verilmez yasaklı liderlerin siyasete dönmesi için referandum yapıldı. Daha sonra AB süreci ve Kürt sorunu üzerinden, terörle mücadele yasası, siyasi partiler yasası ve seçim sistemi ile ilgili pek çok değişiklik gerçekleştirildi. Anayasanın pek çok maddesi bu kapsamda yürürlükten kaldırıldı. Ancak, “bir sosyal sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde kurduğu tahakkümü” ortadan kaldırmak bir tarafa, bu tahakkümü yumuşatacak, esnetecek her hangi bir düzenleme bile bu zamana kadar yapılmadı. Çalışma hayatını düzenleyen maddeler, seçim yasası, siyasi partiler kanunu, çalışanların siyaset yapma hakkı, sendikalaşma; grev ve toplu sözleşme hakkı 12 Eylül rejiminin düzenlediği şekliyle bu güne kadar geldi.

Kendisini emekten ve emekçiden yana gösteren, adı sol ya da sosyal demokrasiyle anılan, sırasıyla kurulan hükümetlerde yer alan partiler de ne yazık ki bu yasaları değiştirmek için çalışmadı. Tersine her geçen gün sağ, muhafazakâr, milliyetçi politika ve söylemleri benimsediler. 12 Eylül hukukuna uyum sağladırlar. Temsil ettiklerini iddia ettikleri dünya görüşüne ve emekçilere yabancılaştılar.

Ülkemizdeki solun krizini aslında bu noktalarda aramak gerek.

29 Mart yerel seçimleri bütün demokratikleşme söylem ve iddialarının tersine 12 Eylül hukukunun ön gördüğü siyasal düzenin yerleştiği; kurumlaşma sürecini tamamladığı bir seçim oldu. Artık 12 Eylül hukukunun öngördüğü iki partili sistem var. Biri İslami duyarlıkları olan sağ liberal merkez parti, diğeri sosyal demokrat duyarlıkları olan ulusalcı merkez parti.

12 Eylül düzeninin kurumlaşma sürecinin 30 yıl gibi bir süreye yayılmasının çok çeşitli sebepleri olabilir. Bunlardan ilk akla geleni sağ ve sol merkez partilerinin bölünmüş olmasıdır. SHP- DSP-CHP; DYP-ANAP şeklindeki bu bölünmüşlük uzun yıllar devam etti. Her biri sırasıyla iktidara geldi ve hepsi de söylemde yakındıkları seçim barajını kaldırmak ya da küçültmek yerine birbirine karşı kullandılar. Hiç biri geniş yığınların ve ülkenin sorunlarına karşı kalıcı çözümler üretemedi. Hepsi de çeşitli yolsuzluk olaylarının odağında kaldı. Toplum hepsinden umudunu kesti.

2002 seçimleri bu partilerin tasfiyesiyle sonuçlandı. İki merkez parti ortaya çıktı. Baykal ve Erdoğan’ın iki partili sistemi sürdürmek üzere anlaştıkları gazetelere yansıdı.

Belki de bu anlaşmanın bir gereği olarak 2007 ve 2009 seçimlerinde toplumu bu iki parti etrafında kutuplaştıran bir seçim kampanyası yürütüldü. Bu iki parti diğer partileri ağızlarına almamaya, onları muhatap görmemeye özen gösterdiler.

12 Eylül hukukunun dışına çıkabilen tek siyasal hareket Kürt hareketi oldu. Kürt hareketi aynı zamanda köklü bir yok sayma paradigmasının parçalanmasını sağladı. Devlet ‘kart kurt’ iddiasından, ‘et ve tırnak gibi devletiyle milletinin kaynaşmışlığı’ ideolojisinden, Kürt realitesini tanıma; Kürt kimliğini benimseme, Kürt müziğini ve dilini yayınlama noktasına geldi. Üniversitelerde Kürdoloji Enstütileri kurma çalışmaları yaptığına göre anadilde eğitimin de yolu açıldı demektir.

29 Mart yerel seçimlerinde DTP’nin bölgede aldığı destek yürütülen siyasal mücadelenin Kürt halkından onay gördüğü; destek aldığı gerçeğini bir kez daha açığa çıkardı. Ancak, DTP’nin Kürt halkı için kalıcı bir siyasal hareket olarak varlığını devam ettirmesi için kimlik politikalarına dayalı, kültürel haklarla sınırlı bir siyasal söylem yeterli olmayabilir. Devletin demokratikleşmesi süreci içinde Kürtlerin demokratik kültürel haklarını tanıması, bu hakları hukukileştirmesi, Kürtlerin bu hakları hayatın doğal akışı içinde kullanıyor olması DTP’nin siyaset yapma alanını oldukça daraltacaktır. Hatta bu hakları daha kuvvetle savunabilecek bir merkez partinin karşısında DTP kitle desteğini önemli ölçüde yitirecektir.  Zaten 29 Mart yerel seçimleri de AKP ve DTP arasında bu anlamda geçti. AKP’nin ‘reformist söylemi ve uygulamaları’ bırakıp ‘devletçi söyleme’ geçmesi DTP’yi korudu. Dolayısıyla DTP’nin önümüzdeki dönem kimlik politikaları ile yetinmeyip onun ötesine geçmesi, kütlerin de hayatında ciddi bir sorun olarak var olan, işsizlik, gelir dağılımı adaletsizliği, tarım işçilerinin çalışma koşulları, eğitim, sağlık gibi meselelere eğilmesi varoluşsal bir zorunluluk gibi duruyor.

ÖDP’nin kuruluşunu Türkiye’deki sosyalist hareketlerin 12 Eylülden sonraki siyasal sürece ilk kapsamlı ve ciddi bir müdahalesi olarak değerlendirmek gerekir. Keza ÖDP 12 Eylül hukuku dışına çıkma, emekten ve ezilenlerden yana siyaset yapma potansiyeli yüksek bir oluşumdu.    ÖDP eğer kuruluş felsefesine kısa süre içinde yabancılaşmamış olsaydı, partinin dinamikleri olan siyasal gruplar ve onların önderleri dünyadaki ve Türkiye’deki siyasal gidişatı; değişimi doğru algılamış olsalardı;  12 Eylül öncesinde kaldıkları noktalardan hareket etmeselerdi; 70’li yılların teorisini ve pratiğini aşabilme ufkuna sahip olabilselerdi ve buna bağlı olarak Türkiye siyasetine hakim kariyerist eğilimler sosyalist önderleri de tutsak etmemiş olsaydı, yani Türkiye sosyalist hareketlerine çoğulcu bir sosyalist demokrasi kültürü egemen olsaydı, ÖDP 29 Mart yerel seçimlerine kadar güçlü bir siyasal alternatif olarak ortaya çıkabilirdi. Böylece 12 Eylülden bu yana geçen çeyrek asırlık bir zaman diliminde siyasal olarak var olabilir, gelişen siyasal olaylara emekçilerden, ezilenlerden, sistemin mağdurlarından yana müdahale edebilirdi. Bununla birlikte Kürt halkının uzanan eli boşlukta kalmaz buna bağlı yaşanan onca acı hiç olmazsa bu şekliyle yaşanmazdı.

Türkiye’de etkili bir sosyalist hareketin var olmadığı gerçeğini 29 Mart yerel seçimlerinin sonuçları da ibret verici şekilde yüzümüze çarptı. Türkiye sosyalist hareketleri içe kapalı, cemaatçi yapılarıyla 19. yüzyıl paradigmalarına sıkı sıkıya bağlı bir muhafazakârlığın cenderesi içinde bulunuyor. O nedenle kitleler yüzünü buralara dönmüyor. O nedenle seçimlerde aldıkları “küsurat” sınıfından oyları bile koruyamıyorlar. 12 Eylülden bu yana 30 yıl geçti. Kimse bu noktadan sonra bu aczin mazeretini 12 Eylül yenilgisine, Sovyetlerin dağılmasına falan bağlayamaz. Vebal sosyalistim diyen herkesin omuzlarındadır. Daha fazlası da kendi ‘cemaatlerini’ sisteme yerleşik siyasi manevralarla yöneten şeflerin…

Sosyalist hareketlerin hali pür melali böyle olduğu için, 12 Eylülden sonra güçlü bir muhalefet yaratan, kendi alanındaki kapı kullarını emekçiliğe terfi ettiren kamu çalışanları hareketi geldiği noktada tıkandı kaldı. Önümüzdeki dönemde emekten yana siyasetin yeni açılımlar yapamaması durumunda, yeni kamu personeli rejminin fiilen uygulanıyor olmasıyla, eğitimin, sağlığın fiilen paralı hale getirilmiş olmasıyla, 4688 sayılı yasayla zaten sorunlu olan alanda sendikaların yaşadığı krizin daha da derinleşeceğini söyleyebiliriz.

Ekonomik krizler sanıldığı gibi kurulu düzenin yıkılmasına yardımcı olmuyor. Tersine, kurulu düzeninin araçlarını yenilemesine, güç biriktirmesine, arenaya daha zinde çıkmasına yol açıyor. Bunun bedeli de geniş toplum kesimlerinin elindekinin-avucundakinin (demokratik ve ekonomik olarak) kaybı oluyor. Bu kayıplar her zaman devrimci bir başkaldırının nedeni olmuyor. Bu bahiste siyasal bir rol almak isteyen güçler kendilerini yenileyip, inandırıcılıklarını ortaya koyamadıkları sürece lümpenleşmeden faşizme kadar varan çeşitlilikte siyasetler üretiyor.

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: 12 Eylül / 2007 seçimleri /

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.