Yunus Öztürk’le söyleşi: Nasıl Bir Sendikal Önderlik?

Sol Defter - 1 Şubat 2010 - Güncel Politika / İşçi Gündemi / Teorik Tartışmalar / Türkiye / Türkiye Solu

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

Mesele Dergisinin Şubat sayısında yayınlanan Yunus Öztürk’le söyleşi:

İşçi Sınıfının Aradığı, Hükümetin Restine Rest Çekecek Bir Sendikal Önderlik

İşçi hareketiyle sendikal mücadelenin yıllardır içinde olan biri olarak size ilkin şunu sormak isterim: 17 Ocak 2010’da Ankara’da bir ayı aşkın bir süredir direnmekte olan Tekel işçilerine destek vermek amacıyla düzenlenen miting ile 25 Kasım 2009’da kamu çalışanlarının hükümeti uyarı amaçlı bir günlük iş bırakma eylemleri üzerinden gördüğümüz bir tablo var: Son dönemde özelde işçi sınıfının, genelde emekçi hareketin ve çalışan kesimlerin tabandaki hareketliliğinin, tabanın (hem biriken bir tepki, hem de fiilileşmiş eylem haliyle) potansiyel gücünün kendi örgütlülüklerini aşmış bir durumda olması. Yani, tabandan gelen itkinin sendikal örgütleri de, meslek örgütlerini de, sol siyasal örgütleri de zorlayacak derecede daha ileride olması. Siz bu saptamalara nasıl bakıyorsunuz?

Sözünü ettiğin süreç, 2007 sonunda SSGSS’ye karşı mücadele ile başladı ve 2010 yılında Tekel işçilerinin mücadelesiyle yeni bir aşamaya sıçrama sancısı çekiyor. Sendikal hareket çok uzun zamandır tabana rağmen aldığı kararlarla, kadrolar üzerinden, daha doğrusu ‘tepe’de alınan kararlarla yol almaya çalışıyor. Bu da belirlenen eylemleri, daha çok da Ankara merkezli mitingleri, sendika üyelerinin bile değil, sendika aktivistlerinin katıldığı (buna ek olarak, demokratik kitle örgütleriyle sosyalist grupların destek verdiği) bir dar çerçeveye, ‘protesto’yu aşmayan bir çembere sıkıştırmış durumda. AKP’nin  iktidara geldiği zamandan beri, son altı-yedi yıldır gözlenen genel manzara bu.

Hal böyleyken, sendika yönetimlerinin, tabanı bu eylemlere katma gücünün, hatta isteğinin bulunduğu söylenemez; ilk elde bunu saptamak gerekli, diye düşünüyorum. Kararların alınış biçimi de buna işaret ediyor: Tabandan yükselen değil, yönetim kurulları üzerinden belirlenen bir karar mekanizması söz konusu. İşçi ve kamu emekçileri sendikaları, meslek odalarının bulunduğu platformlar, gündemi kurtaracak, sonuç alıcı bir hedefi bulunmayan, anlık tepkilerle, eylemlerle yetiniyorlar.

Tabandaki insanlar, bu eylemlerin karara bağlanması süreçlerinde yer almadıkları için de bizatihi kendilerini eylem içerisinde ifade etmekte de güçlük çekiyorlar. Sonuçta tepki göstermenin, muhalefet etmenin tek kanalı sendikalar olduğu için eylemler içinde yer almaktan geri durmuyorlar.

Tabii, bu eylemlerin etkisi de fazla olmuyor. Her seferinde, “20 bin kişi katıldı”, “50 bin kişi katıldı” gibi sözlerle, fırsat varsa sayıyı hep çoğaltarak bu eylemlerin başarılı olduğu iddia ediliyor!. Eylemlerin medyadaki yansımasını ön plana almak, genel bir ruh hali oldu. Dahası, bu genel ruh haline uygun yeni biçimler geliştirildi, ‘kitlesel basın açıklaması’ gibi buluşlar gündeme geldi. Aslında burada, yapılması gereken asıl eylemleri, gösterilmesi gereken asıl tavrı ikame eden geçiştirici bir tutum söz konusu. Sendikal harekete yabancısı olan bir mücadele hattı egemen oldu. Türk-İş yönetimi bunu dahi gerçekleştirmedi.

1989 Bahar Eylemlerinden sonraki 20 yıla bakıldığında, sendikaların eylemleri taban eylemi olmamıştır. Bütün bu sürecin tek istisnası Temmuz 1999’da emeklilik yaşının uzatılmasına karşı Ankara’da düzenlenen büyük mitingdir. 1999’dan bu yana, yani son on yıllık zaman diliminden beri aynı ölçüde kitlesel nitelikte, tabanın gerçek anlamıyla katıldığı mitingler gerçekleşmedi. Son dönemdeyse, tabanın sendika yönetimlerinin zevahiri kurtarıcı politikalarına bir tepki olarak belirlenen eylemlere katılmama yönünde bir eğilim ortaya çıktı. Karar süreçlerinde fiilen yer almayanların bu tepkileri, gerçekleştirilen eylemleri de iyice zayıflattı.

Sendikal hareket gibi sosyalist hareket de tabanını kaybettiği, ayrıştığı bu süreçte işçi ve emekçi sınıflar iyice yalnız kaldı: Sendikasız ve sosyalist siyasetsiz bir işçi sınıfı!

2008’de patlak veren kapitalizmin genel küresel krizinin dayattığı koşullar bu negatif gidişatı tersine çevirici etkiler doğurdu mu peki?

Krizin meydana getirdiği yeni koşullar, emekçilerin çalışma şartları, satın alma güçlerinin iyice düşmesi, hayatlarını sürdürmede yeni zorlukların baş göstermesi, 2001 krizinden beri artarak devam ediyor. Son krizle birlikte yeni bir mücadele hattı için uygun bir zemin doğdu. Uluslararası kriz Türkiye burjuvazisinin saldırganlığını artırmıştır. Aynı zamanda sendika bürokrasisinin eylemsizliğini, oyalama politikalarını ve oyunlarını da açığa çıkartmıştır. Ekonomik kriz sendikal ve siyasal önderlik krizini derinleştiriyor. En son 17 Ocak’ta Ankara’da Tekel işçileriyle dayanışma için düzenlenen mitingin bize gösterdiği de, çeşitli anlaşmalarla, hükümet birimleriyle yapılan müzakerelerle işçi hareketinin, emekçilerin mücadelesinin oyalanmasına artık işçi sınıfının kabul etmeyeceği gerçeğidir.

Taban, sendikasını zorlamaya, bizatihi eylem içinde bu tavrını sergilemeye başlamıştır. Tekel işçilerinin bir aydan fazladır sürdürdükleri, tabandan gelişen eylemleri bunun en somut göstergesi. Nitekim bu eylem en çok hükümeti ve Türk-İş başta olmak üzere sendika bürokrasisini rahatsız etmiştir. Yine aynı sebeple, bu eylem, bugüne kadar kitlesel mücadelenin engellenmesine karşı tepkileri biriken tabandaki insanları sevindirmiştir.

Yine bugün eczacıların yaptıkları eylem, birlik merkezine rağmen gerçekleşmiştir. 25 Kasım grevinde ve son olarak sağlık emekçilerinin (esas olarak doktorların öne çıktığı) eylemlerde de doğrulanan bir başka gerçek ise, halkın bu eylemlere verdiği desteğin, katılımının, ilgi ve dayanışmanın, tabanda bir kitle mücadelesi arzusunun şekillendiğini görmemizdir. Son bir aydır Ankara’da halkın, sıradan insanların işçilere gösterdiği yakınlık, sendika bürokrasisinin frenlemeye çalıştığı bir ortaklaşmanın yansımasıdır.

Sıradan insanların eylemci işçilere gösterdiği bu apaçık yakınlıkta, şu anda Türkiye’de yüksek siyasetin ordu-AKP-CHP ekseninde sıkışmış olmasının, kendilerini bu dar çember içinde ifade edemeyen, ‘başka bir şey’ arayan kesimlerin gerçek bir mücadeleyi görünce kendilerini işçi sınıfına yakın hissetmelerinin de payı olabilir mi?

Bu sorunuza açıkça ‘evet’ cevabını vermek isterim. Çok uzun bir zamandır ilk defa, işçilerin eylemleriyle sendika yönetimlerini ve fiilen hükümeti sarsmalarına halkın açık bir destek verdiğini gözlemliyoruz. AKP hükümeti karşısında muhalefet Tekel işçisidir. CHP ve MHP saf dışıdır bir anlamda ve rol çalmaya çalışmaktadır. İşçi sınıfına halkın desteği 20 yıl önceye göre daha fazla. Örneğin 1990’lı yıllarda belediye işçilerinin grevinde, çöplerin toplanmamasına halktan gelen tepkiler karşısında, sendika yönetimleri etrafa, halka şirin gözükmek, grevlerini savunmak için bizzat çöpleri ilaçlama ve temizleme kararı almıştı.

Oysa bugün, son birkaç aylık eylemlerde, doktorların, eczacıların, demiryolu ve tekel işçilerinin, 25 Kasım’da uyarı grevinde okullarda, hastanelerde, devlet dairelerinde ve benzeri yerlerde eyleme çıkan insanlara, halkın açık bir destek verdiğini görüyoruz. Öğretmen eyleme çıkınca, halk çocuğunu okula göndermiyor; demiryolu işçisi eylem yapınca halk trene bineceğim diye zorlamıyor, hatta halkı memnun etmek için TCDD özel otobüs organize etmek zorunda kalıyor; hastane çalışanları eylem yapınca halk mecbur kalmadıkça hastaneye gidip, çalışanları zorlamıyor. Hizmet alanlarla hizmet üretenler ortak çıkarlarının farkına varıyorlar.

Bütün bu manzaranın yansıttığı bir gerçek var: Toplumda uzun zamandır biriken, bugüne kadar hazmedilmeye çalışılan, bastırılan, siyasi partilere, özellikle muhalefet partilerine havale edilen ancak karşılık bulmayan, zamlara, işten atılmalara, yoksulluğa, kadrolaşmaya duyulan hoşnutsuzluk kalabalık sayıda bir emekçi grubunun mücadelesinde karşılık arıyor. İşte bu kesimler, kamuoyunda bir meşruiyeti olan (muhalif) eylemler söz konusu olduğunda artık desteklerini açıktan sergiliyorlar; burjuva partileri arasındaki siyasi tercihlerini değil ortak sınıf çıkarlarını ön plana çıkartıyor, Tekel işçileriyle, emekçilerle dayanışma içinde yer alıyor. AKP’ye muhalefet ediyorlar.

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Tekel işçilerine dair ithamlarının, yan gelip yattıklarını iddia etmesinin, “Boş depolarda bilmem ne kadar maaş alıyorlar, siz buna razı mısınız” diye halkı onlara karşı kışkırtmasının pek bir sonuç vermediği anlaşılıyor…

Gerçekten de başbakan ve AKP hükümetinin bütün ilgili bakanlık ve birimleri emekçilerin öfkesini yansıtan her eylemde olduğu gibi doğrudan işçileri hedef alan ve doğru olmayan açıklamalar yaptıkları halde, halk Tekel işçilerini destekledi, destekliyor. Artık ‘hakkını arama’ düsturunun halkta gerçek bir karşılığı var. Bu şekilde hakkının peşine düşen, hakkını arayan, bu yönde kararlılığını ortaya koyan, kendine benzer bir emekçi grubu gördüğünde halk, artık buna sempatiyle bakıyor.

Bu sempatiyi sağlayan, tabanın kendiliğinden eylemliliği. Keza 2008 yılı içerisinde 13-14 Mart SSGSS Yasa tasarısına karşı gerçekleşen iş bırakma ve alan eylemleri de sendikaların karar almaya mecbur kaldıkları eylemler olmuştu. THY’de grev oylaması, biraz farklı olmakla birlikte, emekçilerin tabandan THY yönetimine karşı geliştirmiş oldukları bir inisiyatiftir. Telekom grevi de yine emekçilerin zorlamasıyla meydana gelmiştir. Öyle bir noktaya gelinmiştir ki, taban eğer bu çıkışlar yapılmazsa, grev kararı çıkmazsa sendika yönetimini silkip atacağı sinyalini vermiştir.

Aslında son iki buçuk yıldır yapılan eylemlere, örneğin genel sağlık sigortası eylemine baktığımızda, tabandan gelen tepkilerin fiilen eylem alanında halkın desteğini de aldığını görüyoruz. Sendika genel merkezlerinin başka bir çıkış yolu bulamadıklarını görüyoruz. Hatırlarsanız, Eğitim-Sen’in İstanbul bölge mitingi 6 Nisan 2008’de SSGSS mitingiyle birleştirilmek zorunda kalınmıştı. Tabii tabanın bu zorlamalarının esas olarak yerel düzeyde gerçekleştiğini de burada not etmek gerek.

Bu noktada İstanbul Herkese Sağlık Güvenli Gelecek Platformunun (HSGGP) önemini vurgulamak isterim. Bu platform, yerelde (söz konusu İstanbul olunca Türkiye’nin altıda birinde) sendika, meslek odası, siyasi parti, platform, demokratik kitle örgütü, siyasi dergi çevrelerine kadar emekten ve sınıf mücadelesinden yana birçok kurumu demokratik olarak bir araya getirerek ciddiye alınması zorunlu bir “sınıf gücü” meydana getirmiştir.  HSGGP tabandan gelişen işçi ve emekçi hareketinin sonucunda ortaya çıkmış ve kitlelerin ihtiyacı olan birleşik mücadeleyi örgütsel olarak ifade etmeye çalışan bir zemindir; işçi hareketinin sosyalistlerle de birleşmesini yaratacak kanallardan biri olmuştur.

25 Kasım’a dönersek, bu eylem kriz sonrası dönemin işçiler cephesinde en kristalize olmuş yansıması mıdır?

Öyle denebilir. Sendikal mücadeleyi politik  bir mercekle yorumlamak için biraz daha geri gidelim. 2008 yılının Eylül-Ekim aylarında başlayan büyük krize ve bu krizin patlak vermesinin hemen ardından büyük çaplı işten çıkarmalara rağmen, sendikaların bu kriz sonrası tabloya ciddi bir itiraz yapmadıklarını, sermaye sınıfına eylemlerle karşılık vermediklerini biliyoruz.

AKP hükümeti, sendika bürokrasisinin desteğini alan bir hükümettir. Son Türk-İş genel kuruluna AKP’nin bizzat müdahale ettiğini ve yönetimi kendi dizaynına göre oluşturduğunu biliyoruz. Mustafa Kumlu, AKP’nin Türk-İş’i dizayn etmesinin bir ürünü olarak başa gelmiştir. AKP bütün sendikalara ve meslek örgütlerine müdahale ederek onları dizayn etmeyi denemektedir. Kriz karşısında DİSK’in de kitlesel bir hareketlenmeyle ortaya çıkabilecek bir bileşime, örgütlülüğe, güce sahip olmadığı biliniyor. Dolayısıyla, emek örgütleri açısından bu kapsamda geriye kalan konfederatif güç olarak sadece KESK’i sayabiliyoruz.

KESK’in Türk-İş’ten politik olarak, DİSK’ten de kitlesellik bakımından bir farklılığı var: 29 Kasım 2008 mitingi, burada sözünü ettiğim farklılığın kitlesel bir eylem olarak kendini ifade edişinin bir örneği. Ankara’da yapılan, bir konfederasyon olarak KESK’in tek başına örgütlediği ve sol siyasi örgütlerle birlikte gerçekleştirdiği kitlesel bir miting oldu ve İstanbul’dan 116 otobüsle katılmıştık.

Bu mitingin hemen ardından KESK, önce DİSK’i ve ardından Türk-İş’i krize karşı birlikte mücadele düzeyinde olmasa da bir miting düzenleme konusunda ikna etme gücünü elde etti. 15 Şubat 2009 İstanbul mitingi bu fikrin sonucunda gerçekleşti. Fakat bu mitinge de, KESK’in ve DİSK’in neredeyse yüzde 20 oranında katıldıklarını, kalabalığın ana gövdesinin Türk-İş üyesi işçiler tarafından oluşturulduğunu gördük. Türk-İş tabanının krize karşı sokağa çıktığı gün oldu.

Gel gelelim, 15 Şubat mitinginde meydana gelen bazı küçük çaplı olaylar, Türk-Metal İş Genel Başkanı Mustafa Özbek’in Ergenekon soruşturması çerçevesinde tutuklanması ve benzeri gelişmelerin ertesinde Türk-İş yönetiminden başka herhangi bir hamle gelmedi. Türk-İş yönetimi ortak  miting yapmaya mecbur kalmış ve mitingdeki küçük çaplı olayları bahane yan yana gelmekten kaçma bahanesi bulmuştur. Kuşkusuz Türk-İş’in bu tutumunda, AKP hükümetinin bu eylemlerden zarar görebileceği düşüncesi de etkendi.

Nitekim 1 Mayıs’ta Türk-İş’e bağlı sendikalar arasında bir farklılaşma yaşandığının işaretleri ortaya çıktı. Tek-Gıda İş başkanı 1 Mayıs’ta Taksim’de olma konusunda 2008’de DİSK ve KESK’le birlikte tavır aldı. 2009’da Türk-İş 1 Mayıs’ta Taksim’de olmaktan çekildi. Ama emek hareketinde Türk-İş’in bir ağırlığının var olduğu gerçeği de değişmedi.

25 Kasım grevine gelince… İşin içinde Türk-İş yoksa hiçbir şekilde genel grev yapılamayacağı düşüncesi kamuoyunda hakimdi. Kısmen doğrudur da. İşçi sendikaları dışında kamu emekçilerinin tek başlarına bir grev yapabilecekleri ise, hiç düşünülmüyordu. Greve karşı çıkanlar, greve büyük anlamlar yükleyerek, işçilerin grevlerine benzer bir grev tasavvur ederek itiraz ettiler. Kamu emekçilerinin kendilerini işçi sınıfının parçası saymamaları ise, bir başka neden. Grevden çok söz edip “sevk” eylemi yapan bir geleneğin grevi gerçekleştireceğine dair inanç da azdı. Keza, Türk-İş ve DİSK olmadan böyle bir mücadelenin hiçbir başarı şansı olmayacağı varsayılmaktaydı.

Diğer yandan, ekonomik krizin doğurduğu sıkıntılar ve toplumun önemli bir kesiminin bu hoşnutsuzluğu ifade etme arayışları bir grevin zeminini oluşturabilirdi. Grev önerisini ortaya attığımızda Eğitim Sen Başkanlar Kurulunda ve KESK Danışma Kurulunda şüpheyle karşılanmadık, örgütleyebilme konusunda ihtiyat payları ileri sürülmedi değil ama grev kararının özü itibariyle artık bir karşılığının olduğu da ortadaydı.

Kamu emekçilerinin 25 Kasım 2009’da grev yapılabileceğini gösterdi. Greve katılım yüzde 100, hatta yüzde 90 oranında olmasa da; genel anlamda en fazla yüzde 20-25 civarında bir katılımdan söz edilebilse bile, eylemin kamuoyundaki meşruiyeti ve toplum katmanlarında bulduğu destek genel olarak bir başarıyı temsil etmekteydi. O gün bilhassa yerel düzeyde, İstanbul dışındaki illerde, 12 Eylül’den bu yana yapılan görece kitlesel yürüyüşlere de sahne oldu. Moral açıdan da çok olumluydu.

Peki, bekleniyor muydu böyle bir sonuç?

Açıkçası, beklenmiyordu. Son güne kadar neredeyse hiç kimse böyle bir grevin gerçekleşebileceğine inanmıyordu. Üstelik, 19-20 Kasım’da KESK’li tutukluların İzmir’de mahkemesinin olması ve şube başkanlarının destek vermek amacıyla İzmir’de toplanmaları nedeniyle grev ancak son iki günde, 23 Kasım Pazartesi ve 24 Kasım Salı gününde fiili olarak kamuoyunda gündem oldu ve örgütlenebildi.

Konfederasyon ve sendika yöneticilerinin bu eyleme karşı tutumları destek ya da köstek olmak şeklinde ifade edilebilir miydi, ya da hangi tutum ağır basıyordu?

Şöyle ifade edeyim: Grev kararını KESK yönetimi aldı ama örgütlenmesinde KESK yönetimini hissedemedik. Merkez yönetim kurullarımızdan herhangi biri grev komiteleri örgütlemek, şubelerle mesai yapıp fiili ve hakiki anlamda örgütlenme çalışmalarına katılmak; bu amaçla çeşitli toplantılar organize etmek gibi bir çaba içinde olmadı. Ayrıca, grevin fiilen gerçekleştirilmesi çalışmalarına ekonomik bir katkıda da bulunmadı.

KESK’e bağlı 11 sendikanın yöneticileri ve 7 konfederasyon genel yöneticisini sayarsak 84 kişi pekâlâ ülkenin her tarafına dağılabilir, grev komitelerinin başına geçer, şubeler platformlarını grev komitesi ilan edip örgütlenmenin içinde yer alabilirdi. Örgütlenmenin yanı sıra bir grev fonu oluşturabilir ve grev komiteleriyle güçlü bir çıkışın temelini atabilir, örgüt ve üyeler yeniden buluşabilirdi. Oysa bu grev, KESK genel merkezinden şubelerin tek bir lira almadan gerçekleştirilmiştir. Sonradan kimi destekler gelmiş olması tabanın baskısı sonucu olmuştur.

Daha önce benzeri mitinglere ne kadar kaynak ayrılırdı?

İstanbul’daki bir miting için en az 100 bin TL kaynak gerekir. 15 Şubat mitingine ayrılan KESK bütçesi 30 bin TL civarındadır. 29 Kasım 2008 mitinginin bütçesi 1 milyon TL’den fazladır. Fakat 25 Kasım 2009 grevine tek  bir kuruş merkezi kaynak ayrılmadığı gibi, yapılan çalışmaların harcamaları, yerel şubeler tarafından karşılanacağı da şubelere sert bir dille bildirilmiştir; genel bir grev şubelerin ekonomik gücü oranında maddi destekle yapılmıştır.

Sonuç olarak?

Sonuç olarak şunu anlıyoruz: Ortada merkezi yönetim tarafından belirlenmiş grev komiteleri yoksa, grev fonu yoksa, bir grevin örgütlenmesine dair herhangi bir iddia da olamaz. Eğer tabandaki emekçiler bu grevin örgütlenmesinden yana tavır koymasaydı ve şubeler de fiilen örgütlenme işinin altından kalkmasalardı, 25 Kasım 2009 grevi ve alan eylemleri kamuoyuna yansıdığı şekliyle gerçekleşemez ve başarılı olamazdı.

25 Kasım mitingi için sol siyasal örgütlerin tutumu nasıl oldu? Açık destek verildi mi, kayıtsızlıkla mı takip edildi, nasıl?..

EMEP ve ÖDP’nin sendikalar içindeki temsilcilerinin tutumu, grev için her zaman nesnel koşulların mevcut olduğu, fakat bu grev için öznel koşulların mevcut olmadığı şeklindeydi. Bütün olarak grevi örgütleyecek bir irade bulunmadığından böyle bir eylemin başarılı olabileceğine de inanmıyorlardı. Fakat sonuç onların tahmin ettiği doğrultuda gelişmedi, zaten eylemin örgütlenmesi de siyasal örgütler üzerinden olmadı. Sadece son aşamada, grevin Kamu-Sen ile birleştirilmesi hasebiyle Emek grubu, yani Emek Partisi taraftarı olan kamu emekçileri bu greve daha fazla destek vermiş oldular.

Sol siyasal örgütlerle ilişki 17 Ocak 2010 eyleminde nasıl bir çerçevede gerçekleşti?

Sol siyasal örgütler sendikaların alan açması halinde sınıfla ilişkilenebiliyorlar. Sol ve sosyalist siyasetin sendikalara alan açması gerekirken tersi oluyor. Sol siyasetten önce belki de genel olarak sendikaların 17 Ocak mitingine yaklaşımlarını ifade etmek gerekir. 17 Ocak eylemi için öncelikle şunu söylemek isterim: 25 Kasım grevini gerçekleştirmeyi başaran bir konfederasyon (KESK), Tekel işçilerini ziyaret etmek ve yanlarında olduklarını bildirmekten öteye geçememiştir. Bir buçuk yıldır ‘birleşik mücadele’ fikri üzerinden ciddi bir kampanya yürütülmüş olmasına rağmen KESK, otuz dört gündür Ankara’da ağır ve çetin kış koşullarında, polis baskısına göğüs gererek direnmekte olan bir işçi grubunun eylemini, sadece yönetim kurulları düzeyinde ziyarette bulunmak suretiyle desteklemesi, bir sendikal desteğin en alt ifadesidir.

KESK’in ülke çapındaki örgütlerine, 17 Ocak mitinginin desteklenmesi doğrultusunda bir çağrı yapmaması, illerden otobüsler kaldırılarak Ankara mitingine güçlü bir kitlesel destek sunulmaması hiçbir mazeretle açıklanamaz. ‘Bize teklif gelmedi’, ‘Türk-İş bizi çağırmadı’, ‘Türk-İş ancak genel olarak kamuoyuna bir çağrıda bulundu, özel olarak bize gelin katılın demedi’, vb bahanelerin hiçbir samimi karşılığı yok.

Karşınızda kefenini giyerek direnen işçiler varken, onları desteklemenin ve dayanışma içinde olmanın protokolü olamaz. “Emek hareketini yeniden yapılandırmak” biçiminde ortaya atılan iddialar, bu tür eylemlerde siyasal ve sendikal cesaret sergilemeden fiilen hayata geçirilebilir mi, mümkün olabilir mi böyle bir şey? Üstelik bu şekilde davranan sadece KESK olmadı; aynı davranışı DİSK de sergiledi. TMMOB ve Türk Tabipler Birliği de bu çerçevede kaldı.

Fakat yerel düzeyde, bu örnek için Ankara’yı bir tarafa koyarsak bilhassa İzmir’de ve İstanbul’da görüldü ki, tabandaki emekçiler, yerel şubelerde çalışanlar genel merkezlerine rağmen yan yana gelmişler, platformlar oluşturmuşlar, ortak eylemler düzenlemişlerdir. Diyeceğim, eylemlerdeki fiili güçbirliğini sağlayan etken, tabandaki huzursuzluktur. 17 Ocak mitingindeki güçbirliği de bu eğilime uygun olarak gerçekleşmiştir.

KESK yönetiminin bu dayanışmayı samimi bir şekilde sergilememiş olmasının sebebini nerede aramak gerekir?

Bence bu tutumun asıl nedeni ‘birleşik mücadele’ fikrinin propaganda amaçlı olarak kullanılması dışında, gerçekte benimsenmemiş olmasıdır. Bir de KESK’in, Türk-İş’e karşı çıkmakta Tekel işçisi kadar, hadi bu örneği geçtim, Tek-Gıda İş Genel Başkanı kadar cesaretli davranmadığı ortada değil mi?

Fakat KESK, 1980’lerin sonlarından itibaren, neredeyse yirmi küsur yılda emek hareketinin taşıyıcı gücü olmamış mıdır?

KESK’in ortaya çıktığı koşullar 1989 Bahar Eylemlerinin ardından olmuştur. KESK’in hem siyasal radikalizmi, hem de üye sayısı işçi sınıfının mücadelesi yükselişteyken artmıştır. Zaman içinde işçi mücadelesi gerileyince, KESK’in hem radikalizmi hem de üye sayısında bir gerileme yaşandı. KESK için bir diğer kırılma noktası 4688 sayılı Kamu Emekçileri Sendikaları Yasası oldu. Sendika yasası KESK’in fiili ve meşru mücadele hattını törpüleyen, yasaya uygun hareket etmeye zorlayan dolayısıyla radikalizmini elinden alan bir işlev gördü. Sendikalar yasasından önceki KESK ile yasadan sonraki KESK birbirinden farklı. Bu farklılığı şu ya da bu yönetime bağlı olarak söylüyor değilim. Genel olarak örgüt, yasa tarafından sınırlanmış ve yasal sürece uygun şekilde hareket etmiştir. Eylem hattı yerini, sıradan sendikal mücadeleye, medya olanaklarını kullanmaya, giderek klasik sendika davranışlarını edinmiştir.

Sendikal mücadele yasa çerçevesinde rutine bağlanınca, Tekel işçilerinin eylemine karşı tutum da, ‘biz bir konfederasyonuz, onlar bir konfederasyon, hepimizin kendi tüzel yapılarımız ayrı, onların işine karışmayalım, rol çalmayalım’ bahanesiyle durumu geçiştirici bir noktadan öteye gidemiyor.

Özünde bürokratik bir tavır…

Tabii ki bürokratik bir tavır. Sınıf mücadelesi gibi bir derdi olan bir konfederasyon, siyasal olarak Türk-İş yönetiminin bileşimini, yapısını, politikasını analiz eden bir örgüt olarak KESK bugün, ‘Tekel işçilerine rağmen siz ne saçmalıyorsunuz, onlar ölürse biz de ölürüz’ şeklinde bir irade ortaya koysun, ortalık yıkılır. 500 bin kişi değil, 1 milyon kişi yığılır Ankara’ya…

Bunu söyleyenler, bu yönde propaganda yapanlar yok mu?

Olacak artık bu günden sonra. 17 Ocak 2010 mitingi bence KESK içinde yeni bir kırılma noktasıdır. Nedeni basit: Tekel işçilerinin başarısız olması demek 4-C’nin kazanması demektir. Yani KESK tabanının 4-C’lileştirilmesinin önünün açılması demektir. Ciddi bir durumdur. 25 Kasım grevinin taleplerinden biri olan “güvenceli, kadrolu istihdam” talebi bugün Tekel işçisinin talebidir. Öyleyse KESK Tekel işçisinin kazanması için mücadele etmek zorundadır. Üstelik KESK’in, bırakın Tekel işçilerine destek vermekte aktif bir çaba harcamayı, ondan daha öte şeyler yapması gerekirdi 25 Kasım’dan sonra.

Genel grev çağrısı mı mesela?

Örneğin! Genel Grevin somut koşulları var, talep de var.

Ona gelmeden, bir detay bilgisi soralım. 17 Ocak kaç kişilik bir mitingdi?

Bazı gözlemciler 100 bin demekle birlikte, Türk-İş’in mitinge katılımı çoğaltmama isteğine rağmen orta büyüklükte bir miting olduğunu söylemeliyiz. Daha kitlesel olabilirdi. Fakat Türk-İş İstanbul’dan otobüs kaldırmadı dense yeridir. Biz KESK olarak, yukarıda çizdiğim portremize rağmen daha fazla otobüs kaldırdık. Şubeler olarak kendi imkânlarımızla 10 otobüs tuttuk ve İşten Atılmalar Yasaklansın Platformu 2 otobüs kaldırdı. Herkese Sağlık Güvenli Gelecek Platformu 3 otobüs. Sol siyasal partiler kendi otobüsleriyle gittiler. Türk-İş’e bağlı bazı sendikalar da, Belediye-İş, Tez-Koop-İş 1’er 2’şer otobüs kaldırdılar. DİSK’e bağlı Genel-İş de keza.

Demek istediğim, böylesine bir destek mitingi açısından son derece az. Ayrıca, bizim otobüs taleplerimize Türk-İş tarafından da olumlu bir cevap verilmedi. “Siz bir miting düzenliyorsunuz, biz de emekçiler olarak size destek vermeye gelmek istiyoruz, bize otobüs desteği sağlar mısınız?” şeklindeki taleplere kulaklarını tıkadılar.

Sorun tabii sadece sendika bürokratlarının kısıtlama çabalarıyla sınırlı değil. Bürokratlara akıl fikir veren, siyasi çevrelerin ‘bu işi büyütmeyelim, büyütürsek bu kulvarda AKP zarar görür, sonuç MHP ile CHP’nin işine yarar, meseleyi fazla kurcalamayalım’ şeklindeki çekincelerini de hesaba katmak lazım.

Ankara’da sıradan insanların, halkın Tekel işçilerine karşı davranışları ne kadar yakın?

Bence çok olumlu, çok yakın, çok sıcak. Fakat bu destekler ayrı, bir konfederasyonun yapacağı şey ayrı. Yiyecek, battaniye götürmek ve her şekilde dayanışma göstermek önemlidir ve yapılmalıdır da. Ancak bir emekçi konfederasyonunun mitinge katılımının tartışması bile olmamalı. Tekel işçilerinin mücadelesine KESK siyasi olarak önem vermeliydi, ne yazık ki Tekel işçilerinin gerisinde kaldı.

Oysa Tekel işçisine bir kulak verin. Diyor ki Tekel işçisi, “Benim ölüm, dirimden daha değerli. Nasıl mı daha değerli? Eğer 31 Ocak 2010 tarihine kadar ölürsem, çocuklarıma 1.200 TL. üzerinden emekli aylığı bağlanacak. Fakat 31 Ocak’tan sonra ölürsem 650 bin TL. üzerinden emekli aylığı bağlanacak.” Onun içindir ki, bu işçi son derece yakıcı bir durum üzerine, geleceği uğruna mücadele ediyor.

Burada 4-C konusu gündeme giriyor, değil mi? 4-C denen konu KESK’i neden ilgilendiriyor peki?

İki nedeni var: Birincisi, 4-C başta eğitim işkolu olmak üzere, sağlık, belediye işkollarında giderek yayılıyor. Örneğin, okulumda 14 öğretmen sadece ek ders ücretiyle yılda dokuz ay, hatta sekiz buçuk ay çalıştırılıyor. Ve bu insanlar benim ücretimin yarısı kadar para alıyorlar. Dolayısıyla 4-C, yani güvencesiz, esnek, iş olduğu zaman çalıştırılıp ücret verilecek, iş olmadığında ücreti ödenmeyecek, hiçbir sosyal hak tanımayan bir çalışma modeli. İkincisi, 4-C esnek çalışma demek, ücretlerin düşürülmesi ve kemer sıkmak demektir. 4-C hem iş yasalarına geçmiş haliyle hem de uygulamada bütün emekçilerin üstünde bir kılıç gibi sallanıyor.

O nedenle, KESK 4-C mücadelesine fiili olarak ve bütün gücüyle katılmak durumunda. KESK bu şekilde esnek çalışma biçiminin iptal edilmesi için varını yoğunu ortaya koymak mecburiyetinde. Fakat biz ne yapıyoruz? Biz çok daha geri bir aşamada, ölmeye yatmış Tekel işçileriyle dayanışma göstermekle yetinerek halimizden memnuniyet duymaktayız. Hatta bundan bile imtina ediyor, yer yer ayak sürüyor, otobüs parası bile ayırmıyoruz.

O zaman nerede kalır birleşik mücadele, o zaman nerede kalır 25 Kasım ruhunu sürdürmek? O gün biz ne diyorduk? Kimlere sesleniyorduk? Yani veliler, hastalar, yolcular, belediyeden hizmet alanlar, yani Tekel işçilerine diyorduk ki, 25 Kasım’da belediyeye gitmeyin, o gün çocuklarınızı okula göndermeyin, o gün trene binmeyin, o gün mümkünse hastaneye gitmeyin, bizimle dayanışma gösterin, bize destek verin …

Muhtemel ki, Tekel işçileri 25 Kasım’da, çocuklarını okula göndermeyerek, hasta iseler bir gün daha sabrederek, belediyede, vergi dairesinde hizmet aramayarak, trene binmeyerek KESK’le dayanışma göstermişlerdir ve bugün bizden çok doğal olarak desteklerinin karşılığını bekliyorlar. Şimdi de onlar diyorlar, “Şimdi de siz bir gün, iki gün işe gitmeyin” diyorlar. Ve biz buna cevap vermiyoruz. Onlar durumu belki henüz bu şekilde tarif etmediler, ama bizim bir adım daha geriden bakarak bu durumu okumamız, kendi sorumluluğumuzu yerine getirmemiz gerekli  değil mi?

25 Kasım ruhunun sonraya taşınması meselesi ancak bu şekilde yanlış yorumlanabilir. Hele bir de işin içinde, MHP ve CHP karşısında ‘aman AKP’yi yıpratmayalım’ refleksi varsa, bu zaten siyasal bakımdan zaafa düşmenin dik alasıdır. Hem siz orada olmazsanız, siz işçi kardeşinizi canı gönülden ve hiçbir önkoşulsuz desteklemezseniz, tabii ki siyaset bezirganları oraya damlar, CHP’si de, MHP’si de koşturur.

Örnek mi? 1989 bahar eylemlerinin en uç noktası da bildiğiniz üzere madencilerin uzun yürüyüşüydü ve o günlerde ANAP iktidarda, SHP’li, DYP’li milletvekilleri yürüyüşün başındaydılar. Madenci ANAP’ı devirdi (ünlü sloganı hatırlayalım “Çankaya’nın şişmanı işçi düşmanı”), hükümete SHP ve DYP gelmiştir.

Bugün de AKP’yi biri devirmeyi başaracaksa, bu yine işçi hareketi olacaktır. Bugün ne CHP, ne MHP, ne de bir başkası gerek parlamentoda gerekse diğer platformlarda AKP’yi geriletebilecek bir kuvvet oluşturuyorlar. Dolayısıyla, işçi hareketi siyasallaşma başarısını gösteremezse, muhtemel bir muhalif rüzgârın meyvesini ne yazık ki CHP ve MHP yiyeceklerdir. Bu noktada sosyalistlerin ve solun zaafı, yani siyasal bir alternatif eksikliği işçilerin suçu mu? İşçiler mücadele ederek haklarını almayı öğrenip, 4-C’yi yırtıp atmayı başarabilirse, bu büyük bir siyasal başarı olacaktır. Önemli olan budur.

Mücadelenin başka bir cephesine, başka bir sonucuna daha bakmak gerekir: Bugün bu sorumluluğu ve riski almayan sendika yönetimlerini tabanın devreye girmesiyle birlikte değiştirmek gündeme gelecektir. Nitekim, 17 Ocak 2010 mitinginde bu eğilimin işareti verilmiştir. İşçiler hem miting kürsüsüne çıkarak hem Türk-İş binasına yerleşerek, saatler boyunca genel başkanları Kumlu’dan bir genel grev çağrısı yapmasını talep etmişlerdir.

Fakat Kumlu ve Türk-İş yönetimi şu ana değin bir genel grev çağrısında bulunmadıkları gibi DİSK’ten ve KESK’ten de genel grev yönünde sadece çağrı var. Somut adım yok.

Doğru anlaşılmak isterim: Bugün için sendikalar işçilerin kitlesel olarak örgütlü bulundukları tek yer. Sendikalı olmak saldırılara cevap vermek için gerekli. İşçiler sendikalı olunca mücadeleye daha kolay katılabiliyorlar. Bu nedenle eleştirilerimiz doğru algılanmalı. Sendikal hareketin daha etkili olması için eksikleri tespit etmek ve gerçekleri söylemek zorundayız.

Öyleyse işçi hareketinin genel grev talebini yükseltmesi, işçi sınıfının krizin derinleşmesi karşısında hem ekonomik hem siyasal olarak hükümete ve sendika bürokrasisine karşı cevabı mı olmaktadır?

Grev sınıfsal bir eylem. Burjuvaziye de AKP’ye de sendika bürokrasisine de cevap olur. Sendika yönetimleri bu kararı almak istemiyor. Karar alırlarsa tabandan destek bulacaklardır. En etkili grevi gerçekleştirmek için çalışırız o zaman. Kuşkusuz, tarih kitaplarındaki genel grevi, orada okuduğumuz ve yorumladığımız anlamıyla gözlerimizin önünde göremeyebiliriz. Genel Grev geleneği olmayan işçi sınıfının gerçekleştireceği bir genel grevin bir kendine özgülük taşıyacağı da muhakkaktır. Bazı sektörler geri dururken bazılarının öte atılması söz konusu olabilecektir.

Ancak işin özü, AKP hükümeti eczacıya, doktora, Tekel işçisine, itfaiye işçisine, öğretmene, emekliye kısacası emekçi ve çalışan olan herkese “salvo” atmaktadır. “Hepinizi, topunuzu karşıma alırım” demektedir. Eczacıların taleplerine karşı demecinde Tayyip Erdoğan’ın söyledikleri bu bağlamda tipiktir: “Takmam şu örgüt, bu dernek, o kuruluş” diye kibirlenmektedir. “Tanımam hiçbirinizi, hatta Danıştay, Yargıtay ne diyor, onları da hizaya getiririm, yok o da olmazsa illa ki başka bir formül bulurum” diye işin içinden çıkmaktadır.

İşte, bizim ihtiyacımız olan, reste rest çekecek bir sendikal önderliktir. Risk alacak bir sendikal önderlik istiyoruz biz. Sendikal hareketin tarihindeki bütün başarılar risk alan sendikacılar sayesinde mümkün olmuştur.  Hükümeti ne bir Nuray Mert, ne bir Bülent Ersoy, ne de bir Orhan Pamuk kadar huzursuz edebildi bu sendika bürokrasisi. Egemenleri, sermayeyi, hükümeti rahatsız edecek bir çıkışı topluca yapabilecek bir siyasal cesaret gerekli.

Bakın, 1989 bahar eylemleri sonucunda kamu emekçileri hareketi ortaya çıktı, işçi hareketinin kabarışının bir ürünü oldu kamu emekçileri. Türk-İş şube ve genel merkezlerinin yüzde 60-70’i yenilenmişti o dönem. Önümüzdeki dönemde yeni bir işçi hareketinin kabarışı halinde, bugüne kadar kendilerini oyalayanları affeder mi emekçiler? Sanmıyorum.

Geçtiğimiz günlerde Birgün’de Aziz Çelik’in yazdığı gibi, önümüzde yeni bir bahar eylemleri dalgası duruyor olabilir mi?

Bunu tam bilemeyiz, kesin bir şekilde öngöremeyiz elbette… Ama oluşturmak için, Bahar Eylemleri deneyimlerini öğrenmeliyiz, aktarmalıyız.

Fakat böyle bir potansiyel yok değil.

Potansiyel var tabii. Ve bu potansiyeli bu sefer KESK ateşleyebilir. Kendisini yaratan 1989 Bahar Eylemlerine 20 yıl sonra olumlu bir karşılık verebilir. KESK’in hem siyasal birikimi, hem kadrolarının deneyimi, hem cesareti, hem de işçi hareketini, sanayi işçilerini etkileyebilme gücü sayesinde KESK, sendikal hareketi yeni ve daha etkili bir potaya akıtabilir. Daha doğrusu, gerçek anlamda bir sendikal harekete dönüştürebilir.

Gerçek anlamda bir sendikal hareket derken…

Üyelerle bağı olan, üyelerin düzenli olarak şubesine gidip geldiği, şube yöneticilerinin işyerlerine gittiği, merkezin kararlarını tabanıyla birlikte aldığı, karar mekanizmasının demokratik usullerle şekillendiği, mali şeffaflığın söz konusu olduğu, yönetim seçimlerinde sırf kazanmak uğruna ilkesiz ittifakların yapılmadığı, delege pazarlıklarının devre dışı bırakıldığı, görevlendirmelerin emek hareketinin, sınıf hareketinin ihtiyaçları üzerinden belirlendiği ve belli bir program tartışmasının yapılıp, konsensüse dayalı bir programın saptandığı, seçim adaylıklarında kaybedenlerin de ortak mücadeleye dahil olmalarının sağlandığı, üyeler arası ilişkiler ile siyasal ihtilafların insani bir zeminde yürütüldüğü; konformist olmayan bütün emekçilerin çıkarları için mücadele eden bir sendikal harekettir burada kastettiğim.

Bunların gerçekleşmesi hayal değildir; hele ki mücadelenin sertleştiği devirlerde bu yönde eğilim göstermeye mecbursunuz. Tabanda sıkı bir hareket gelişip de kıyasıya bir kavga patlak verdiğinde görün bakalım, kimler yan yana geliyor? Fakat şu anda, işçilerin tabanda yan yana gelmesi ve güç birliği yapması bakımından var olan konfederasyonların, Türk-İş’in, DİSK’in ve KESK’in kendini dönüştürmeye müsait bir yapıya sahip olmasından ne yazık ki bahsedemiyoruz.

Bilakis, var olan yapılar kendini koruma kaygısıyla dizayn edilmiştir. Kökten dönüşmemenin sebebi budur. Bu yüzdendir ki DİSK ve KESK, Türk-İş’le sınıfsal mücadele temelinde bir kavga etmek istemiyor, Türk-İş aynı çerçevede DİSK’le kavga etmek istemiyor, DİSK de KESK’le. Sürekli birbirini kollayan, sürekli birbirini oyalayan, sürekli birbiriyle müzakere ve anlaşma üzerinden ilişki kurmaya yatkın, kötü uzlaşmalar üzerinden yürüyüp yol almaya bakan bir toplu sendika kastı hakim bu yapılara. Buradan tabanın ihtiyacına denk düşecek bir sendikal mücadele çizgisi çıkabilir mi?

Ya siyasal örgütlerin bu tabloya müdahale etme gücü?…

Temel sıkıntıların bir başka kaynağı da zaten burası. Sosyalist örgütlerin perspektif sorunu var. Onların da sınıf hareketine bugüne kadarki bakışlarını değiştirmeleri gerekecektir. Emek hareketiyle bağları epeyce kopuk, olduğundaysa da son derece cılız ya da sendikacılar aracılığıyla işçilerle bağ kuruyorlar. Sosyalist hareketin başarısı kadar başarısızlığı da KESK yapısı içinde gizlidir. KESK’in merkezi tutumunun tabana rağmen, siyasal örgütlerin ittifakı üzerinden şekillenmesi, esasında sosyalist hareketin ana akımlarının da işçi sınıfıyla, emekçilerle bağlarının kesinlikle organik bir düzeyde seyretmemesinin, sadece bir ikame ilişkisi düzeyinde kalmasının sonucudur.

Burada söylemek istediğim şudur: İster EMEP olsun, ister ÖDP, ister yurtsever hareket, isterse şimdiki yeni sol parti girişimi. Hepsinin yaptığı, kendi alanını oluşturmak ve kendine bağlı delegeleri temsilen, temsilcisinin yaptığı görüşmeler üzerinden yönetimlerde söz sahibi olma arzusudur. Bütün siyasi hareketlerin yansımalarının sendikalar içindeki izledikleri yol ve yöntemler üç aşağı birbirinin aynıdır. Hiçbiri, bir politika belirlerken tabanına başvurmaz, hepsi yöneticiler düzeyinde ve siyasetin çıkarları açısından karar alırlar. Sekter ilkelerini emekçilere dayatmakta.

Örneğin işçi sendikalarıyla KESK’te sendika yönetimine geliş biçimi açısından fark var. İşçi sendikasından görev yapan bir sendikacı önce işçi temsilcisi, delege ve şube yöneticisi olur. Oysa bizde, KESK’de, temsilci olmadan genel başkan olabilirsiniz. Örneğin bir genel başkan olmak için daha önce bir şube başkanlığı ya da herhangi bir işkolunun genel merkezinde yöneticilik yapmış olmak gerekli değil. Sınanma sınıfın gözü önünde değil, siyasal tercihlere göre yapılıyor. Bizim konfederasyon başkanlarımız da genel olarak şube başkanları da (istisnalar vardır kuşkusuz) işçileri, emekçileri eğiterek, şube delegesiyle hamhal olarak, bir eyleme otobüs organize ederek, mitingde pankart taşıyarak, üye yaparak vb., yani fiilen emek harcayıp ter dökerek, ‘çalışarak’ bulundukları yere gelmiş değillerdir.

Taban bunu nasıl hazmediyor?

İşte, şimdi tabanın bunu hazmetmesi söz konusu değil. Zaten sıkıntı, tabanın bu durumu hazmedememesinden, yöneticilerin siyasetler arası ittifaklarla belirlenmesinden kaynaklanıyor. Tabanın sendikalardan uzaklaşmasının bir diğer nedeni de budur. Nitekim bizde her KESK kongresinden sonra, önce yönetime seçilen ekibin kendi içinde bir yarılma meydana gelir, ondan sonra da seçilen ve seçilmeyenler üzerinden bir kriz patlak verir. Yani hem dikey hem yatay anlamda tarihi boyunca her KESK kongresi kriz doğurmuştur.

KESK ne yazık ki bütün o devrimciliğine, bütün o mücadele geleneğine rağmen sendikal anlamda bir olumlu gelenek henüz yaratamamıştır. KESK’in yapısı bir sendikadan çok bir siyasal derneğe benziyor ve sendikaya dönüşememesi bir sorun alanı oluşturuyor. KESK bütün siyasal eğilimleri bir program etrafında bir araya getirmiş bir çatı örgütü gibidir. O kadar ki, Çatı Partisi tartışmalarına bir ara ‘KESK modeli’ damgasını vurmuştu.

Bu siyasallaşma çarpık olduğu için hem taban örgütten uzaklaşıyor hem de tabanın siyasallaşması mümkün olmuyor. KESK’in 250 bin üyesinden sendikal gelişmelerle ilgilenen kısmı ancak 5 bin, bilemediniz 10 bin kadardır. Geriye kalan kesim, ancak çok ender durumlarda, sürece dahil olma eğilimi gösterirler. Genellikle bir üyenin KESK’te bulunmasının asıl sebebi de genel olarak solcu bir siyasal anlayış taşıması, haklarını arayan bir sendika içinde yer almak istemesidir. Oysa KESK’in yarısı bile aktif ve canlı bir şekilde sendikal ve siyasal platformda boy gösterse, Türkiye’deki işçi ve emekçi hareketi bugünkünden çok farklı bir durumda seyrederdi.

‘Dışarıdan’ bakanlar olarak bizim gördüğümüz, 25 Kasım 2009 ve 17 Ocak 2010 eylemleri içimize su serpen gösterilerdi. Sendikal mücadelenin iç mekanizmasını bilmediğimiz için de bu eylemleri baştan sona sevinçli bir yüzle, umutla, coşkuyla, beklentiyle takip ettik, mümkün olduğu kademelerinde içinde yer aldık. Fakat sizden dinlediğimiz, bu iki görkemli çıkışın da emek hareketinin tabandan yükselen, ‘tepeye rağmen’ gerçekleştirilen eylemler olduğu. Hatta diyorsunuz ki, bu esintinin 1989 bahar eylemlerine benzer bir rüzgâra dönüşmesi halinde hem AKP hükümetini sallayıp, sarsıp, belki dize getirmesi mümkün, hem de sendikal bürokrasiyi tahtından etmesi. Peki, böyle bir ihtimale karşı sendika yönetimleri nasıl bir karşı mekanizmayı işleteceklerdir?

Grev kararı almayarak, ayak direterek; karar alsalar da gereğini yapmayarak koltuklarını korumak isteyecek çok sendikacı var; hatta solcu sendikacı var: Buna iki örnek vereceğim: Belki de bunu ilk defa burada konuşacağız. Birincisi, Haber-İş örneği. Basına da yansıdığı şekliyle, Haber-İş 1 Nolu Şubenin yönetim seçimlerinde delegelerin bir kısmı seçimle belirlendi, bir kısmıysa seçimle gelmedi, atama yoluyla belirlendi. Haber-İş yönetimi sol siyasal gelenek itibariyle bir sürekliliğe sahiptir ve yirmi yıldır yönetimdedir. Ve bu yönetim, seçimleri ancak birkaç oy farkıyla seçilmemiş delegeler üzerinden kazanabilmiştir.

İkinci örnek, Hava-İş. Hava-İş’te de bugünkü yönetim yerini ancak 1 oy farkıyla muhafaza edebilmiştir. Muhalefet iki ay içinde eski yönetimle başa baş çekişecek duruma gelmiş ve sonucu da 2 geçersiz oy belirlemiştir.

Bu örnekleri şunun için veriyorum: Haber-İş ya da Hava-İş Türkiye sosyalist hareketinde hatırı sayılır yeri olan bir sendika şube ve genel merkezlerdir. Yirmi yıldır da sol-sosyalistler yönetimdedir. Ve yirmi yıl sonunda tabandan yükselen hareket onları aşmıştır. Üstelik onları aşma iradesi bürokratların ileri sürdüğü gibi sağcı filan değildir. Delegelerin seçimle belirlenmesini istemek, temsilcilerin seçilmesini ya da mali şeffaflık istemek ne zamandan beri sağcılıktır?

Şöyle toparlamaya çalışırsam: Yönetimleri değiştirmek gibi bir meseleden bahsederken bunu dayanaksız bir şekilde ortaya atıyor değilim. Türk-İş’in sağcı bürokrasisi gibi solcu bürokrasi de vardır. Sendikalardan sağcı solcu bütün bürokratların alt edilmesi gerekir. İşçiler yönetime gelmelidir. Böyle bir eğilimin emareleri var, gözleniyor. Önümüzdeki dönemde konfederasyon ve bağlı sendikaların genel merkezleri ve şubelerinin kongrelerinde, evvel beri solcu olarak bilinip de yıllardan beri yönetim kademelerini işgal eden, kendilerinden beklenen işleri yapmadıkları gibi bir de zaman içinde donuklaşan, hatta kirlenen isimlerden menkul yönetimlerin değiştirilmesi devrimci bir görev olarak emek hareketini bekliyor.

İşçi sınıfının bir sabrı var ve bu sabrın sonuna gelindi gelinecek. Siyasal bakımdan kendisine yol gösterecek birini bulamıyorsa bekliyor, bekliyor, bir söylüyor, iki söylüyor, beş söylüyor, olmuyorsa kararını veriyor. Şu anda kendini daha çok şube kongrelerinde belli eden, sendika hareketleri üstlerine düşen görevleri yapmadıkları için huzursuz olan çok geniş bir taban var. Bu tabanın yanında mı olacaksınız, karşısında mı? Ben bu süreçte taraf olmak gerektiği kanaatindeyim. Ben, kişi olarak, bu taraf tutma tavrının şu anda son derece gerekli olduğuna inanıyorum.

Eğer taraf tutmazsak, işlerin bugüne değin süregeldiği gibi gitmesine göz yumarsak, Hava-İş tabanına da, Haber-İş tabanına da, direnen Tekel işçisine de yalan söylemiş oluruz. Açalım gözümüzü ve şu çıplak gerçeği görelim: Bugün Tekel işçisine öncülük eden, yine Tekel işçisinin kendisidir.

DİSK ve KESK yöneticileri, Türk-İş yönetiminin Tekel işçilerine gereken desteği vermediğini görmüyorlar mı? Görüyorlar. Niye kendileri öne çıkmıyorlar? Bu soruyu ‘onların iç işlerine karışamayız, o bizim sendikamız değil’ diye izah edemez, böyle bir mazeretle geçiştiremezsiniz. Geçiştirmeyi başarsanız da nereye kadar?

Krizin iyice derinleştiği, kavganın sertleştiği bugünkü gibi bir dönemde eğer siz inisiyatif kullanmazsanız, riski göze almazsanız, sizi bu mevkilere getirenler, sizden hesap sormaz mı? Genel grev meselesinin kilit olduğu yer, tam da bu noktadır.

Önümüzü mücadele açacak. Örneğin KESK yönetimi, genel grev konusunda 25 Kasım eyleminden sonra fazla istekli değil. ‘Daha ciddi olmak lazım’ türünden gerekçelerle bu isteksizliğini örtmeye çalışıyor. Teğet geçiyor. Gündemdeki en acil konu olan Tekel işçilerine destek vermek için İstanbul, Ankara ve İzmir gibi üç büyük ilde bile kolaylaştırıcı çalışmalar yapmaya gönüllü olmazsanız, genel grev konusunda ne yapabilirsiniz ki?

İşçi kardeşini canı gönülden desteklemek amacıyla dahi riski göze almayan bir sendikal hareketin, hükümete ve sermayeye karşı meydan okuyucu bir tutum içinde olması, devlete karşı risk alması hakikaten söz konusu edilebilir mi?

Son söz olarak, işçi sınıfının 17 Ocak mitinginde dile getirmiş bulunduğu genel grev talebi, halihazırda bütün konfederasyonların başında bulunan sendika bürokrasisini de hükümeti ve dolayısıyla sermaye çevrelerini de rahatsız etmiş durumda. Bu saptamayı yaptık. Bir de meselenin başka bir cephesi var. Çok uzun zamandır yakınmacı bir ağızla işçi sınıfının atalete, uyuşukluğa sürüklenmiş olduğundan, dönüştürücü gücünü kaybettiğinden söz edilirken, şimdi bir canlanma içinde olması karşısında sol siyasal örgütlerin bakışı nedir? Ya da şöyle diyelim, ÖDP’den kopup (sol) sosyal-demokrasiyle birlikte bir hareket öreceklerini iddia eden yeni parti girişimcilerinin ‘sınıf temelli politikalardan vazgeçmeyi’ vaaz ettikleri bir siyasal iklimde diğer örgütler hangi konumdadır? Mesela, Taraf gazetesiyle ve Ufuk Uras’ın başını çektiği grupla hasımlaşmanın Birgün’ü daha işçici, tabiri caizse daha uvriyerist bir çizgiye doğruyu savurduğu gözlenirken, ÖDP kadrolarının ‘işçicilik’i nasıl kotaracaklarını da pek bilemediklerini görüyoruz. Böyle bir genel manzarada, ‘alev almaya hazır’ bir tabanın içinde çalışmanın yollarını bulamayan siyasal örgütlerin bir şansı olabilir mi, ya da bu ‘öfkeli taban’ içinden başka bir sol oluşumun uç vermesi gibi bir ihtimalden bahsedilebilir mi?

Sosyalist örgütler eğer işçi sınıfı zemininde varsalar sosyalist olurlar. Sol sadece ahlak, vicdan sahibi olmak demek değildir. Öte yandan işçi sınıfıyla bağ kurmak konjontürel bir şey olamaz. Kriz var işçilere gidelim, denemez. Solun ve sosyalistlerin işçi sınıfıyla siyasal bağ kurmaları zorunludur. 1989 Bahar Eylemlerinde bu bağ zayıftı ve 20 yıl sonra daha da zayıf. 1989’da kaçırılan fırsat bu sefer de kaçırırlarsa, solun ya da sosyalistlerin belli bir toplumsal tabanı olan bir siyasal örgütlenmeyi inşa etmeleri mümkün olamayacak. Sosyalistler eğer emek hareketiyle, işçilerle, kamu emekçileriyle yakın bir bağ kurup bu süreci örgütleyecek bir özne konumuna gelemezlerse, sadece eleştiren, boşa muhalefet eden, kendi aralarında top çeviren odaklar olmaktan kurtulamazlar.

Türkiye’de sol siyasal örgütlerin emekçilerle kurdukları, kurmayı öngördükleri bağ hep sendikacılar ve sendikalar üzerinden olmuştur. Tabanla doğrudan bağ kurup, onları işyerlerinde örgütlemeyi ve buradan yeni bir işçi hareketi yükseltmeyi göze alan bir siyasal hareket yoktur. Üstelik sendikaların da halihazırda işçi sınıfının ancak yüzde 10 kadar bir kısmını ifade ettiğini düşünürseniz, var olan bağların dahi son derece cılız olduğu çok belirgin bir şekilde meydana çıkar.

Oysa şu anda çok daha geniş, örgütsüz, örgütlenmeyi bekleyen, belki de siyasal örgütlenmeye çok daha yatkın bir işçi kitlesi vardır. Ancak bütün bunlar bir perspektif sorunudur ve mevcut sosyalist ve sol partilerin yeni bir perspektifle konuyu ele almaları gerekir.

Yeni parti girişiminin temel eksikliği kendini ‘sınıf örgütlenmesi’, ‘sınıf mücadelesi, ‘sınıf analizi’ gibi kavramlardan bilerek uzak tutmasıdır. Bu lisanla emek hareketi içinde taban oluşturmanız mümkün görünmediği gibi, bir dayanışma çizgisi dahi kuramazsınız.

ÖDP ve Birgün için gözlemlediğiniz tarzda bir kayma varsa bu çok hayırlı bir netice olsa gerektir. Ancak Türkiye’de işçi sınıfından söz etmek, genellikle siyasal sorunlardan örneğin Kürt sorunundan, askeri darbelere karşı mücadeleden gerektiği gibi söz etmemek için kullanıla gelmiştir. İşçi sınıfından söz etmeye evet ama siyasal bir işçi hareketi olabilmesi için, Kürt meselesinde de müdahil olmayı, darbelere karşı çıkmayı yeri geldiğinde zülfü yare dokunabilecek tutumlar içinde olmayı gerektirir.

En azından Tekel işçileri gibi yapmalısınız. Eyleme Karadeniz’den gelen, belki siyasal eğilimi MHP’ye yakın duran Tekel işçileri de var, Malatya’dan gelmiş, belki siyasal eğilimi DTP’ye yakın duran Kürt Tekel işçileri de. Fakat bir Tekel işçisi de diyor ki, “biz birlikte ortak düşmana karşı mücadele ediyoruz, ben ona horon öğrettim, o da bana şamameyi öğretti”.

15 Ocak tarihli Express dergisinde İrfan Aktan-Eda Özbek imzalı bir yazıda, Ankara’da Tekel işçilerinin bazılarının kendilerini kaderin sola kaydırdığını söylediğini naklederken bir işçiden bahsedilir. Bu Adıyamanlı işçinin söylediği aynı mealdedir: “Biz karar verdik, Son-Dev’i kuracağız, Sonradan Devrimci Olanlar Partisi.”

Doğrudur. İstanbul’daki itfaiye işçilerinin eylemlerinde de benzer tablolar ortaya çıktı. Çadırları dağıtıldıktan ve arkadaşlarının büyük kısmı sözleşme imzaladıktan sonra geriye kalan işçilerle dayanışmaya gittiğimizde, işçilerden gelen sosyalist gruplara karşı sanki bizleri parkta karşıdan seyredermiş gibi bir hal söz konusuydu. Hatta iki işçi arasında şöyle bir konuşmaya şahit oldum. Biri diğerine, “Ya, bunlar niye buraya geliyorlar?” diye sorarken, diğeri şöyle cevap vermişti: “Olsun, kötü günde geldiklerine göre demek ki bunlar bizim dostumuzmuş”.

Basmakalıp bir yaklaşım gibi görünecek ama, siz işçilere giderseniz, onlar AKP’li de olsalar MHP’li de, onlara hakiki çıkarlarının nerede yattığını sınıfsal bir dille anlatabilirseniz, fiili tutumunuzla onların yanında durabilirseniz, siyasal düzlemdeki dönüşümleri gerçekten bu Son-Dev esprisine uygun düşecektir.

Fakat işçilerle sendikacılar üzerinden kurulacak olan bir bağ kirli bir bağdır. Bugünkü sendikaların işlevi, hangisi olursa olsun, ister istemez bir süzgeç vazifesi görmektir. Onun için işçilerle, emekçilerle mümkün olduğunca doğrudan bağ kurmak gereklidir. Sendikasız kesimlere ulaşmak gereklidir. Ortak örgütlenme diye ifade edilen şeyse, o birlikteliğin yollarını zorlamak gereklidir.

Militan bir işçi mücadelesine inanan insanların tutacakları yol, emekçilerle diplomatik değil, açıktan ve doğrudan bağ kurmaktır.

Önümüzde bizi krizin mayalandırdığı bir kapışma bekliyor. 25 Kasım 2009 ve 17 Ocak 2010 eylemleri de 1989’u hatırlatacak bir potansiyeli ortaya koymuş durumda. Sol siyasal örgütler bu süreçte gerektiği biçimde ve ölçüde müdahil olamazlarsa belli ki sendika bürokrasisi ve hükümet güçleri bu potansiyeli yok edecek, hatta çürütecek.

Tamamen öyle. Bunu önlemeliyiz. Hangi yollara başvuracaklarını önceden kestirmemiz gerekli. Bazen mücadeleye engel olmak için ipe un seriyorlar. Ya da hareketin gelişimini önleyemiyorlarsa, mücadelenin önüne geçmek isteyeceklerdir. Bu miting odur. Bu miting Tek-Gıda İş’ten rol çalma hamlesidir. Türk-İş bir adım öne geçerek, Tek-Gıda İş’i, Tekel işçilerini boşa çıkararak inisiyatifi ele almak istemiştir. Fakat Tekel işçileri ne yapmışlardır? Bir aydır antrenmanlı olarak o boşluğu doldurmuşlar ve kürsüye çıkmışlardır. Mesele budur.

Bu süreç bir günde ilerlemez. Türk-İş’te sendika bürokrasisinin inşa ettiği devasa yapı birkaç eylemle, birkaç iyi niyetli sendika önderiyle, birkaç ölümü göze almış fedakâr işçiyle yıkılmaz. Belki de onlarca 17 Ocak, 25 Kasım gerçekleştirmemiz gerekecek. Fakat başkaca bir yol da yok.

Bakın, bu söyleşi boyunca gündeme getirdiğimiz bütün umutvar perspektifi bize 10 bin işçi sağladı. Bunu 10 bin işçi yaptı. Şimdiki gibi amaçlanan Tekel işçisinin gücünün tükendiği noktaya kadar bekleyip de ondan sonra devreye arabulucuları sokarak, kötünün kötüsü bir uzlaşmaya varma yoluna gitmek olmasaydı da, oraya 20 bin kişi de KESK yığsaydı, 10 bin kişi de DİSK getirseydi? Durum ne olurdu?

Açlık grevi benim benimsediğim bir eylem biçimi değil ama Tekel işçileri açlık grevine başladıktan sonra, birkaç 10 bin kişi olarak biz de onların eylemine katılsaydık? Bir de onlar 100 bin işçi olsalardı, ya da 1 milyon işçi olsalardı? Zor mu? Evet; ama imkânsız değil!

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: DİSK / EMEP / KESK / ÖDP / Türk-İş /

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.