Yunus Öztürk’le Söyleşi: 26 Mayıs Eylemi

Sol Defter - 1 Temmuz 2010 - Güncel Politika / İşçi Gündemi / Teorik Tartışmalar / Türkiye / Türkiye Solu

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

Mesele dergisi’nin Temmuz sayısında yayınlanan

Yunus Öztürk’le Söyleşi:

26 Mayıs Eyleminin Fiyaskoyla Bitmesinin Sebepleri

Kendisiyle Şubat 2010’da, TEKEL işçilerinin eylemi henüz yükseliş evresindeyken yaptığımız uzun söyleşinin sonunda sendikacı Yunus Öztürk, “Türk-İş’te sendika bürokrasisinin inşa ettiği devasa yapı birkaç eylemle, birkaç iyi niyetli sendika önderiyle, birkaç ölümü göze almış fedakâr işçiyle yıkılmaz. Belki de onlarca 17 Ocak, 25 Kasım gerçekleştirmemiz gerekecek,” demişti ve o günlerden bu yana süreç gerçekten de onun öngördüğü zorluklarla ilerledi; TEKEL işçileri, haklı davalarının Danıştay’ca onaylanması üzerine altı aylık geçici bir süre kazanırlarken sendika bürokrasisi mücadeleyi yükseltmek için kılını bile kıpırdatmadı, üstelik 1 Mayıs’ta işçilerin seslerini kürsüden duyurmak üzere girişimde bulunmaları üzerine 6 sendika konfederasyonu işçileri kınayan bir bildiri kaleme aldı ve nihayetinde 26 Mayıs’taki ‘genel grev’, ‘genel eylem’ beklentileri tam bir hüsranla sonuçlandı. Şimdi, Şubat ayından itibaren işçi/emekçi cephesinde meydana gelen olayların yorumunu yine Yunus Öztürk’den dinliyoruz.

***

26 Mayıs’taki ‘genel eylem’ beklentisi niçin fiyaskoyla sonuçlandı? Dahası, bırakın eylemin bir ‘genel grev’e dönüşmesini, böyle bir sonucun ortaya çıkacağı çok önceden görülmesine rağmen niçin bu akıbetin değiştirilmesi doğrusunda somut adımlar atılamadı?

26 Mayıs genel eylem kararı, daha doğrusu TEKEL işçileriyle dayanışma göstermek amacıyla bir günlük iş bırakılması eylemi kararı 22 Şubat’ta, yani üç ay önceden ve sıcak mücadele sürüyorken alınmıştı. TEKEL işçileri Ankara’da Sakarya Caddesi’nde çadır kentlerini kurmuş, her gün yürüyüş ve protesto eylemlerini sürdürürken, AKP’nin maskesini düşürüp, işçilerin ana muhalefet rolü oynadıkları bir konuma gelmişken alınmıştı.

Dört konfederasyonca alınan bir karardı bu, değil mi?

Evet, kararı alan konfederasyonlar Türk-İş, DİSK, KESK ve Kamu-Sen’di. Ondan önce, ek olarak Hak-İş’in de bulunduğu beş konfederasyonun inisiyatifiyle 4 Şubat için öngörülen genel grev etkisiz olmuştu. O günlerden üç ay sonrası için bir eylem kararı alınmasındaki temel saik, daha geniş bir hazırlanma imkânı olsun ve eylem daha etkili bir şekilde gerçektirilsin dileğiydi (ya da karar kamuoyuna böyle takdim ediliyor, işçileri ikna etme kaygısıyla buna benzer iddialar öne sürülüyordu).

Oysa işçilerin 4 Şubat eyleminin etkisiz kalması üzerine sendika yönetimleri ve konfederasyonlardan talebi, daha etkili, hükümeti geri adım attırıcı bir eylem programının (üstelik öyle üç ay sonra falan değil, çok yakın bir zaman dilimi içinde) ortaya konmasıydı. Bu bağlamda, bizatihi KESK’in önerisiyle üç ay sonraya, 26 Mayıs tarihine atılan bir eylem kararı alınmasıyla öngörülen, Sakarya Caddesi’ndeki çadırlar üç ay orada duramayacağına göre, bir genel eylemin daha kapsamlı bir hazırlıkla planlanmasıydı.

Aslında bu ‘geçiştirici’ tutum, KESK’in eylemi ileri bir tarihe erteleyerek Türk-İş bürokrasisine ve AKP hükümetine verdiği desteğin ifadesi şekline büründü. Böylece AKP’ye, ‘biz aslında bir şey yapmak istemedik, işçiler bizi zorladığı için tavır almak zorunda kaldık, yoksa grev ya da mücadele gibi bir niyetimiz yok’ mesajı verilmiş oldu.

TEKEL işçilerinin mücadelesi ‘özlük hakları’ doğrultusunda verilen bir kavgaydı. ‘Özlük haklar’ın kaybedilmesi demek, bugün 657 sayılı devlet memurları kanununda yapılmak istenen değişikliğin de açıkça gösterdiği üzere, güvenceli ve kadrolu çalışma düzeninden sözleşmeli, güvencesiz ve düşük ücretli bir rejime geçilmesi anlamını taşıyordu.

Bu amaca ulaşmak için sendikal örgütlülüğün tasfiyesi de herhalde önemli bir merhaleyi temsil ediyor olsa gerek…

Tabii ki. Hükümetin arzusu da bu yöndedir. Nitekim, 26 Mayıs eyleminin fiyaskoyla sonuçlanmasının hemen ardından hükümetin 657 sayılı yasaya tabi devlet memurlarını kapsayan bir tasarıyla ortaya çıkması kesinlikle tesadüf değildir. Bu ne demektir: İşçi muhalefeti fos çıkınca, ben daha da üstüne gelirim, haklarını budamaya ve elinden almaya devam etmek için daha fazla şey yaparım demektir.

Haliyle burada, diğer konfederasyonların havlu attığı; KESK bünyesinde Eğitim Sen üyelerinin ancak yüzde 10’u kadarının eyleme katıldığı bir 26 Mayıs’tan söz ediyorum. Grevi sözde gerçekleştiren KESK genelinde ise, bu oran daha da düşük olabilmiştir. Dolayısıyla, niyetler ne olursa olsun, somut durum şu ki, Şubat ayında üç ay ileriye bir tarihte eylem kararı alınmasıyla, TEKEL işçilerinin eylemlerini savsaklamaktan, zamana yaymaktan ve etkisizleştirip değersizleştirmekten başka bir amaç güdülmemiştir.

Burada bir ayrıntıya dikkat çekmek istiyorum. TEKEL işçileriyle görüştüğümüzde, Ankara valisinin basına da yansıyan bir sözünü aktardılar bize. Vali, “Çok yakın zamanda önemli şeyler olacak” demiş. Bu açıklamadan birkaç gün sonra da hem bu grev kararı alındı, hem de Danıştay’dan hükümetin işçilere 1 ay içinde 4-C’ye geçme kararı verme dayatmasının 6 aya çıkarılması yönünde bir karar çıktı. Nitekim bunun üzerine, kararlarını referandumla götüren Tek-Gıda İş sendikası, işçilere sormaya tenezzül etmeden 3 Mart’ta çadırların sökülüp kaldırılmasına karar verdi.

Şunu söylemeye çalışıyorum: 22 Şubat’taki 26 Mayıs eylemi kararı, valiliğin önemli gelişmeler olacak açıklaması, Danıştay’ın AKP hükümetinin tanıdığı süreyi uzatması çadırların Sakarya Caddesi’nden sökülüp mücadelenin zamana yayılmasına sebep oldu. Bu olayları tesadüfî ve birbirinden bağımsız olarak gösterilebilirsiniz, fakat bu gelişmeler yan yana konduğunda, işçi mücadelesini zayıflatan bir etki yaratmıştır.

Öte yandan, 26 Mayıs’tan önce, bu eyleme hazırlık olarak yapılması tasarlanan bir dizi eylem ve etkinlik de (paneller, basın açıklamaları, mitingler, vb.) hayata geçirilmedi. Tek başına bu bile, 26 Mayıs eylemi kararının ‘yapılmamak amacıyla’ alınmış bir karar olduğunu göstermektedir.

Bu arada, sendika bürokrasisinden 26 Mayıs’ı 1 Mayıs’a bağlayan bir sürü açıklama yapıldı…

Evet, özellikle KESK genel merkezi ve konfederasyon içindeki kimi siyasi eğilimler bu yola başvurdular. Fakat bu bir aldatmaca çabasıydı. Bilerek ya da bilmeyerek buna ortak olan siyasi parti ve eğilimler oldu. KESK MYK’sı içinde temsil edilmeyen bazı siyasi eğilimlerce de (örneğin Emek Hareketi), 1 Mayıs güçlü geçerse 26 Mayıs’ın da çok güçlü geçeceği vazediliyordu. O yüzden de tıpkı valilik ve sendika bürokrasisi gibi, bu eğilimler de 1 Mayıs’ın ‘iyi ve sorunsuz’ geçmesini “arzu” etmekteydi. Kitleleri caydıracak ve dışlayacak bir çizgi izlenmemesi için de “güvenlik” ön plana alınmalıydı.

Bu konuda sonuç olarak söylemek istediğim, AKP’yi Taksim’i 1 Mayıs’a açma kararını vermekte asıl zorlayan etkenin, sosyalist ve devrimci-demokratların yıllardır sokak aralarında çatışarak sergiledikleri azim göz ardı edilmek istendi ve TEKEL işçilerinin emekçi mücadelesine kazandırdıkları meşruiyet yok sayıldı. 1 Mayıs kamuoyuna “devrimcilerin ve işçi sınıfının bir kazanımı” olarak sunulamadı.

Oysa konfederasyonların 1 Mayıs’ı düzenleme biçimleri bile, 1 Mayıs’ın 26 Mayıs’ı besleyecek bir şekilde kutlanmasını değil, 1 Mayıs’ın sadece ‘kontrol altında’ geçmesini arzu ettiklerinin bir ifadesiydi. Nitekim, kürsüden ‘bazı demokratik talepler’in dillendirilmesine izin vermemeleri de bununla bağlantılıydı.

Bu noktada üç soru yöneltmek isterim: Birincisi, hükümetin bu yıl 1 Mayıs’ın resmen yapılmasına izin vermesini hangi sebeplere dayandırıyorsunuz? İkincisi, 1 Mayıs’ın çoğumuzun beklemediği ölçüde görkemli geçmesini neye bağlıyorsunuz, bunun nasıl bir siyasal karşılığı vardır? Üçüncüsü, mitingin sonunda TEKEL işçileriyle itfaiye ve İSKİ işçilerinin kürsüye çıkıp Türk-İş genel başkanını kovmaları hakkında neler söylemek istersiniz?

AKP hükümeti son üç yıldır Taksim konusunda oldukça zorlanıyordu ve çok ciddi bir sıkışma içindeydi; kamuoyu baskısı altındaydı. Fakat bu sıkışmanın sebebi, sendikacıların ve medyanın ısrarından ziyade, devrimci-demokrat ve sosyalist hareketlerin (ve bu hareketlerin sendikaların küçük şubeleri ve çeper güçleriyle birleşen çevrelerinin) otuz yıldır bedel ödeyerek  (5 ölüm ve oynarca yaralıyla) sürdürdükleri kararlı mücadelenin oluşturduğu birikimdi.

Bizim gözümüzde, Türkiye’de 1 Mayıs’ı siyasal olarak Taksim ifade ediyordu. Bu talep, sendikal harekette sürekli bir bölünme konusuydu. Son yıllarda da Kadıköy ile Taksim arasında tercihte bulunma bu ayrışmanın bir ifadesi oldu. Neticede, ara sokaklarda çatışan militan öğeler Taksim’in resmen kabul ettirilmesinde son derece önemli bir rol oynadılar. Keza, TEKEL işçilerinin mücadelesiyle AKP’nin yıpranmasının da bu kararda rol oynadığı kanısındayım.

Elbette AKP, Taksim alanını 1 Mayıs’a açmanın getireceği olumlu havadan kendine pay çıkarmayı da istemiştir. Murat Belge gibi isimler de izinli 1 Mayıs’tan dolayı AKP’nin takdir edilmesi yolunda kalem oynattılar. Fakat bunların dışında, Tek-Gıda İş sendikasının, “Biz bu yıl 1 Mayıs’ta Taksim’e çıkarız” yönündeki açıklamaları ve bu yılın daha ‘elektrikli’ olması sebebiyle çatışmaların daha şiddetli tezahür etmesi ihtimali nihai kararın alınmasında etkili olmuş olmalıdır.

Hal böyle olunca, yıllardır Taksim için verilen mücadeleyi dışarıdan izleyen ve Taksim’in açılması üzerine (bir tür Hrant Dink’in cenazesinde gelişen reflekse benzer biçimde) 1977’de öldürülenleri anma duygusuyla hareket eden, devrimci mücadelenin çeşitli saflarında hareketin içinde yer almış, AKP’ye öfke duyanlar gibi, işçiler de alana akmıştır.

Tabii bu gösterinin bir de siyasal okumasını yapmak gerekiyor…

Kuşkusuz. 1 Mayıs 2010’un ortaya çıkardığı gibi, esas güç üç önemli damardan oluşuyor: Bunlardan birisi, Kürt ulusal/siyasal hareketinin bu 1 Mayıs’a diğer 1 Mayıs’larda olduğundan daha fazla önem verip katılma arzusunu hayata geçirmesidir. Bu önemli bir olaydır. Birleşik mücadelenin olanaklarını ifade eder. İkincisi, devrimci hareketin 1 Mayıs ve Taksim alanı konusundaki ısrarının yarattığı moral üstünlüktür. Üçüncüsü de, TEKEL işçilerinin yaratmış olduğu AKP karşıtı ve sınıf mücadeleci lehte hava; sendika bürokrasisinin teşhir edilmiş olmasıdır.

Sendika bürokrasisi bu ‘siyasal çıkış’ı kendince karnavala çevirmek isteyerek sulandırmaya çalışsa da, 1 Mayıs 2010 aynı zamanda AKP hükümetine karşı biriken öfkenin bir dışavurumudur. Zaten 2010, yılbaşından itibaren AKP hükümetinin giderek irtifa ve itibar kaybettiği bir döneme denk geldi. 1 Mayıs AKP hükümetinin gerileyişinin emek cephesinden tepe noktası oldu.

İşçisi, işsizi, öğrencisi, kadını, aydınıyla geniş kesimlerin TEKEL işçilerine verdikleri destek ağırlıkla bir ‘vicdani pozisyon’a işaret ederken, 1 Mayıs alanına yansıyan somut kalabalıklar da ağırlıkla düzene karşı bir ‘siyasi öfke’ye işaret etmektedir.

Doğrudur, bu kadar kalabalık bir kitleyi kimse beklemiyordu. Dahası, polis de beklemiyordu ki kalabalığın yığılması üzerine Taksim Gezi’nin arka tarafındaki bölümü de mitinge açmak durumunda kaldı. Fakat sonraki yorumlarda, mitinge dair ‘bir tür ruhsuzluğun ve çekingenliğin’ bulunduğu şeklinde gözlemler de epeyce yaygın oldu. Örgütlü ve kaynaşmış bir kitle resmi de değildi yani, alanda toplanan 200 bin kişinin fotoğrafı. Bu da kitlenin önemli bir kesiminin Taksim için alanda olduğunu gösteriyor.

Toparlarsak, son aylardaki sürece genel olarak baktığımızda, sendika bürokrasisi ile tabandaki işçiler arasındaki makasın giderek açıldığını gözlemliyoruz.

Bu makasın açılmasını sağlayan TEKEL, itfaiye, İSKİ ve diğer mücadeleci işçilerin tutumları oldu. Keza, 1 Mayıs’ta Türk-İş Genel Başkanı Mustafa Kumlu’nun konuşacağı sırada bu işçilerin kürsüye çıkmayı istemeleri, esas itibariyle de kendilerinden bahsedip kendi görüşlerini dile getirmeyi hedeflemeleri, sendika bürokrasisinin 1 Mayıs kurgusunu boşa çıkartan sembolik ama devrimci bir müdahale oldu.

Bu kürsü baskını nasıl gerçekleşti?

Kürsü baskını diye ifade edilen olay, kriminalize anlamla yüklü bir baskın olmaktan ziyade şöyle gelişmiştir: İşçiler miting başlamadan önce hem Türk-İş hem de DİSK genel başkanlarıyla, kendi mücadelelerinin dile getirilmesini amaçlayan birer görüşme gerçekleştirdiler. Buna karşılık aldıkları cevap, konuşmaların hazırlandığı, konuşmalarda işçilerin istedikleri şekilde bir bölümün yer alamayacağı oldu.

Oysa TEKEL işçileri, 22 Şubat’ta alınmış olan 26 Mayıs eylem kararının mitinge gelenlere bir kez daha hatırlatılmasını istiyorlardı ve sendika yöneticileri böyle bir konuşma yapmayacaklarsa kendileri bunu dile getirmekte kararlıydılar. Daha sonra basında yer aldığı üzere, Mustafa Kumlu’nun yapılmayan konuşma metninde zinhar böyle ifadeler (TEKEL mücadelesi ve 26 Mayıs grevi) yer almıyordu.

Sonuçta, direnişteki işçiler taleplerine karşılık bulamayınca kürsünün ön tarafında sloganlarıyla kendilerini ifade etmeye çalıştılar. Zaten Mustafa Kumlu da takdim edildiği sırada, 200 bin kişilik miting alanının her tarafı tam bir yuhalama dalgasıyla gürledi. Kürsünün üstündeki sendika görevlileri de seslerini duyurmak isteyen işçilere önce el kol hareketleri, sonra fiilen, susturmaya çalışıp aşağılayarak müdahale etmeye kalkınca, bir de kürsünün hemen önünde oturan işçileri tekmelemeye kalkınca, bildiğiniz olaylar gelişti. Hatta işçiler kimseyi kovalamadı, ama yöneticiler kaçmayı tercih etti.

Netice itibariyle, işçilerin söylemek istediği şuydu: ‘Siz ey yöneticiler, burada Taksim Alanı’nda, 1 Mayıs’ta, daha önce 1 Mayıs’ın bir hak olarak kazanılması uğruna mücadele eden işçiler ve militanlara kürsüde en ufak bir temsil hakkı vermeyi düşünmez ve üstelik bu mücadeleye en ufak bir katkısı bulunmayanlara söz hakkı tanımaya kalkarken, hatta 1 Mayıs’ı daha önceleri “Yahudi bayramıdır, komünist bayramıdır” diye aşağılamaya kalkanları, evvel beri işçileri Taksim Alanı’nın dışında tutmaya özen göstermiş Hak-İş, Kamu-Sen, Memur-Sen, Türk-İş gibi sendikaları ön plana çıkarırken işçilerin, kadınların, Kürt halkının ve devrimcilerin söz ve konuşma hakkını gasp edemezsiniz.’

Sonrasında konfederasyonların, üstelik KESK ve DİSK’in de aktif çabasıyla, kürsüye müdahale eden işçileri mahkûm ettikleri bir bildiri okuduk. Ve zannederim bu bildiri, dünya sendikalar tarihinde sendika bürokrasisinin tabandaki militan işçileri hedef aldıkları nadir aleni örneklerden birisidir…

DİSK ve KESK önderliğinde altı sendika konfederasyonunun tabandaki işçilerin kürsüye müdahalesini ‘işgal’ ve ‘saldırı’ olarak niteleyip, mücadeleden yana olan emekçileri hedef göstermeleri gerçekten de manidar bir emsaldir. İşçilerin haklı olduklarını gösteren bundan daha bariz bir durum olamaz.

Sizce KESK neden mücadeleyi baltalayan, sendika bürokrasisinin güçlenmesi ve devamından yana olan, dahası hükümeti kollayan, hükümetle işbirliği içine giren tutumlar alıyor?

KESK, kamuoyunda devrimci bir sendika olarak bilinir. Fakat KESK bir süredir kendi tabanından kopmuştur. Artık, emekçilerin çıkarlarını kovalayan bir sendika olmaktan çıkmış, ‘siyaset’ yapan, ‘konfederasyonlar arası dengeler’i gözetmekle yetinen ve hükümet karşısında bir ‘güç’ olduğunu konfederasyonları birleştirmekle kanıtlayacağını sanan bir örgüt halini almıştır.

Bu, tabanda kaybedilmiş olan ilişkiler ve mücadele dinamikleri ve güvenin ‘yüksek politika katı’nda geri kazanma çabalarından başka bir şey değildir. İşte bu kaygı, KESK’i hükümetle ilişkiler nezdinde işbirlikçi bir konuma doğru itmektedir. Dahası, KESK şu tarih itibariyle konfederasyonları bir araya getirme amacında başarılı olamamış, bilakis diğer konfederasyonlarla arasına; birlikte iş yapmasını dahi engelleyecek şekilde karakedi sokmuş, 26 Mayıs eylemine kendi üyelerini dahi katamamış ve tabanıyla da güven bağını kaybetmiş bir konfederasyon durumundadır.

Söyleşiyi bağlarken şuna değinelim. Bu son altı ay içerisinde tabandan iki güçlü çıkış oldu: TEKEL işçilerinin eylemi ile görkemli bir 1 Mayıs mitingi. Buna mukabil, iki sürecin öncesi ve sonrasında da sendika bürokrasileri işbirlikçi bir tutum izlediler. Taban ile tepe arasındaki uçurum alabildiğine açılmış oldu. Şimdi ne olacak? Biliyoruz ki, bu böyle kaldığı sürece çürür ve tabana herhangi bir kazanım sağlamaz.

Bu minvalde, 1-2 Nisan’da Ankara’da yapılan TEKEL eyleminden bahsetmek istiyorum. Tek Gıda-İş Sendikası 3 Mart’ta çadırlar söküldüğünde bir eylem programı açıklamıştı. Bu program uyarınca, her ayın ilk günü Ankara’ya gelinecekti; ilkin 1.000, sonra 2.000, sonra 3.000 kişiyle Ankara’da bir, iki, üç gün kalınacaktı. Bunlar olmadı; ama daha önemlisi, Tek Gıda-İş bütün bu eylemleri KESK’in desteğine güvenerek planlamıştı.

İşte bu yüzden, 1-2 Nisan’ın cılızlığı, konfederasyonların TEKEL işçilerini yalnız bırakması, 1 Mayıs’ın manzarasını da önceden ortaya koymuş, hele 26 Mayıs’tan hiçbir şey beklenmemesini akıllara getirmişti. Demek ki, konfederasyon yöneticilerinin yan yana gelip kararlar almaları, bunların gerçek hayatta mutlaka siyasal bir karşılığının olacağı anlamına gelmediğini gösteriyordu.

Evet, 1 Nisan’da Ankara’da 1.000’e yakın TEKEL işçisi vardı. O işçiler polis barikatlarına karşı iki gün mücadele ettiler. İlk gün ağırlıklı olarak sosyalistler de devredeydi, fakat ilk günün sonunda, işçilerin daha ileriye gitmesinin mümkün olmadığı kanaatiyle onlar geri çekildiler, ikinci gün sadece işçiler kaldı. Ve bu iki gün açıkça şunu gösterdi: Tek Gıda-İş hem yalnız bırakılmış, hem de iddialarının altında kalmıştı.

Buradan, 26 Mayıs öncesinde, Türk-İş temsilciliklerinin işgaline geliyoruz.

Gerçekten de 24 Mayıs’ta Türk-İş bölge temsilciliklerinin işçilerce işgal edilmesini işte bu olaylar silsilesi kapsamında değerlendirmek gerekir. Bu işgallerin gerçekleştirilmesinin sebebi, 26 Mayıs eyleminin söz verildiği gibi yapılması konusunda sendika yönetimleri üzerinde baskı oluşturmaktı. Bu işgallere varan süreçte tabandaki işçilerin sayısı sürekli artıyordu. 1 Mayıs’ta kürsüye çıkan militan işçilerin sayısı 25-30 iken, 24 Mayıs’taki işgallerde bu sayı -iki gün boyunca- yüzlere çıkmıştı.

Yine de bu tablonun, 1989 bahar eylemlerine benzemediğini hatırlatmak gerekir. Tabandan gelen zorlama TEKEL işçileriyle sınırlı kalmıştır ve onların da 78 günlük çadır eyleminden sonraki mücadelelerinin izlediği seyir belirgin bir iniş hali sergilemiştir. Yeniden aynı ivmenin yakalanması ihtimali de pek mümkün gözükmemektedir.

Bu noktada, asıl yönelttiğin sorunun cevabına gelirsek. İşçilerin mücadeleyi bir aşama daha üste çıkarmaları gerekiyor. Fakat hâlihazırda kendi birikimleri ve deneyimleriyle bunu başarmaları da imkân dâhilinde görünmüyor. Sendikaların örgütsel olarak sürece dâhil olmaları ihtimali dışında, perspektif olarak böyle bir ufukları bulunduğu da söylenemez.

Kastettiğim şu: Güvencesizliğe, sözleşmeliliğe, geçici çalışmaya, 4-C statüsüne itiraz edecek, herkese iş ve herkese güvenceli çalışma imkânı doğrultusunda, yeterli ücret ve sendikal örgütlenme hakkı amacıyla baskı yapacak; 35 saatlik iş haftası talep edecek bir mücadele seviyesine çıkma hedefi –işçiler bunu zorluyorlar gerçekten, ama sendika gibi bir örgüt yönetimine gelerek gerçekleştiremedikleri için, taban örgütlenmeleri de son derece zayıf kaldığı için, sosyalist hareketin de işçi sınıfıyla ciddi ve organik bağları bulunmadığı için, henüz bir kitle hareketi ortaya çıkmış değildir.

26 Mayıs’tan sonra açıkça görüyoruz ki, sendika bürokrasisi güçlü bir tabandan ve örgütlenmeden yoksun. Bölgelerde 20-30, ülke çapında 100 işçi militan tavır koyduğunda sendika yönetimleri kürsüleri bile terk edip gidiyor.

Sendika bürokrasisinin alaşağı edileceği ortaya çıkıyor…

İşçi sınıfı, bugünkü öncü ve sembolik devrimci eylemleriyle dahi sendika bürokrasisini alaşağı edebilir olduğunu, onları medyadan ve kürsüden kovabildiğini göstermiştir. TEKEL eyleminde, 1-2 Nisan’da Ankara’da, 1 Mayıs kürsüsü ve 24 Mayıs’ta Türk-İş temsilciliklerinde bunu gördük. Şimdi gerekli olan, bunun bilançosunu çıkarmak ve işçi öfkesini ve taleplerini Türkiye genelinde örgütlemektir.

Önümüzde bir buçuk yıl var. Referandum –eğer olursa- önümüzdeki Eylül ayında, seçimler –zamanında yapılırsa- 2011 Temmuz ayında gerçekleşecek; KESK Kongresi 2011 yazında, Türk-İş kongresi de 2011 Aralık ayında yapılacak. Dolayısıyla, bu bir buçuk yıllık dönemi yukarıda vurguladığım taban örgütlenmesi perspektifiyle ve bu perspektife denk düşen siyasal çalışmayla değerlendirmemiz gerekiyor. Ne AKP hükümetinin ne de sendika bürokrasisinin uzun ömrünün olduğu söylenemez; yeter ki işçi sınıfı içindeki sendikal ve siyasal görevlerimizi yerine getirelim! İşçi sözü ve sol duruşu ifade edebilelim.

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: 26 Mayıs / DİSK / Grev / KESK / sendika bürokrasisi / Türk-İş /

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.