1 Mayıs 2010′un Ateşi Ne Kadar Yanar?

Sol Defter - 7 Temmuz 2010 - İşçi Gündemi

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

Sol’da Taban İnisiyatifi ve Güç Birliği İhtiyacı:

1 Mayıs 2010’un Ateşi Ne Kadar Yanar?

Osman Akınhay

“Gelecek yıllarda, düzenleyici kuruluş veya komite nasıl bir çağrı yaparsa yapsın, eylem alanı olarak nereyi tespit ederse etsin, aklı yeten her solcunun bu geniş coğrafyadan [Taksim civarındaki semtlerden] hareketle mücadele ede ede artık sadece 1 Mayıs Alanı’na, yani Taksim’in bütün caddeleri ve ara sokaklarına ulaşmaya çalışmayı amaç belleyeceğine kuşku yok.”

(1 Mayıs 2007’nin akabinde,

Post-Express‘te yer alan

“Eğrisi Doğrusuna Geldi”

başlıklı yazımdan)

Katliamın gölgesinde sönük geçen 1978 1 Mayıs’ını bir kenara bırakırsak, kanlı 1977 1 Mayıs’ından beri özlemler, mücadeleler ve bedellerle geçen uzun yılların ardından nihayet 2010’da 1 Mayıs, bir ‘kazanım’ ve ‘şenlik’ olarak, üstelik katılanların büyük kısmını sevindirecek ölçekte bir kütleyle, en az 200 bin kişilik bir kitlesel gösteriyle kutlandı.

Doğal olarak, son dakikalara kadar akılların bir köşesinde saklı kalan ‘uğursuz kaygılar’ın gerçekleşmemesiyle birlikte, bu etkili kutlama üzerine çeşitli yorumlar da yapılmaya başlandı; halen de bu tür yorumlar, değerlendirmeler, analizler yapılmaya devam ediliyor, gözle görülür bir ‘büyüklüğe’ ulaşmış bu buluşmadan iyi kötü umut devşirilmeye çabalanıyor.

“Kürsüde Devrimciler Yoktu, Kadınlar Yoktu, Kürtler Yoktu!”

Bence enteresan olanı, en az 200 bin kişi gibi devasa bir kitleyi meydana toplayan bu mitingin -ana hatlarıyla- ikili bir izlenim uyandırmasıydı. Bir yanıyla, belirgin bir duygu ve coşku kabarışını temsil ediyordu, bu anlamıyla ‘görkemli’ bir eylemdi, bundan şüphe eden azdı, işçi sınıfının ve sosyalist hareketin mücadele tarihinde bir ‘dönüm noktası’ potansiyelini barındırabilirdi; öbür yanıyla, kalabalıkların alana (Taksim Meydanı’na, militanların taktığı isimle ‘1 Mayıs Alanı’na) girişiyle kendini hemen belli eden bir cansızlığı taşıyordu, bu anlamıyla, sonraki günlerde ağırlıklı etkisini belli edecek bir ‘katalizör’, ‘ateşleyici’, ‘motive edici’ enerjiyle fazla yüklü değildi ve geleceğe dair somut bir ‘vaat’, ya da ‘perspektif’ içermiyordu; daha kestirmesi, ‘seneye bakıp görecektik’, sanırım bu saptamadan da çok az kimse şüphe edecekti, demek ki ‘tarihsel önemi’ kendinden menkul değildi.

İşte bu ikili mercekte bakıldığında, 1 Mayıs’ın akabinde kabaca beş ayrı taraf (ve yorum) bulunduğu varsayılabilirdi: a) siyaseten iyimserler, 2010’u bir ‘kazanım’ ve ‘başarı’ sayanlar; b) siyaseten kötümserler, bunca kalabalığın toplanmış olmasına matah bir şey olarak görmeyenler; c) nostalji duyguları ağır basarak değerlendirme yapanlar ve hislenenler; d) egemenler katında, Tayyip Erdoğan’ın ağzından çıkan “hiç kimse bizden bir şey koparmış değil” sözleriyle, ‘kutladılarsa biz izin verdik diyedir’ şeklinde lütufkâr tutum takınanlar; e) Taraf’taki köşesinde epeydir fikren ihtiyarlama semptomları gösteren Murat Belge örneği gibi, ‘size bu hakkı AKP verdi, o yüzden AKP’ye saldırıp da nankörlük etmeyin’ şeklinde, mücadele etmekten ve riske girmekten yılmayan binlerce solcuya akılsız muamelesinde bulunmaya kalkışanlar.

‘Siyaseten iyimserler’in bir kısmı, Hrant Dink’in devasa cenaze törenindeki kalabalığı görüp de ‘yüklenirsek buradan bir şeyler çıkar’ diye hesap edenleri andırır biçimde, kitleselliği başlı başına bir güç sayıp, ‘sıçrama tahtası’ olarak yorumlamayı uygun görüyorlar. Bir kısmıysa, bu ‘moral hamle’nin Sol lehine iyi bir imkân, olumlu bir zemin yarattığı kanısındalar (bu kısımdakilere iki örnek, Erdoğan Aydın’ın bianet’te yayınlanan ve 1 Mayıs 2010’da ‘üçüncü gücün çıkış potansiyeli’ni gören yorumu ile, Bülent Forta’nın 9 Mayıs’ta Birgün‘de yayınlanan ve bu tarihi mitinge bakarak, “Şimdi sol için daha umutlu konuşmamız için yeterince neden var,” diyen “Kırılma Noktası” başlıklı yazısı oluyor).

‘İyimserler’ içinde elbette, kendi çapları ölçüsünde yaptıkları ‘gövde gösterisi’nden memnun olan grup ve fraksiyonların yanı sıra, sendikal bürokrasiye karşı mücadele eden bazı işçi kümelenmeleri de yer alıyor. Nitekim, tabandaki hoşnutsuzluk ve artık kül yutmama refleksi çok açık bir şekilde, Ankara’da ‘1 Nisan’da polis kendilerine gaddarca saldırırken kenarda durup seyreden’lere hınçlı, Şubat’taki mitingde kürsüden indirdikleri Mustafa Kumlu’yu, bu sefer de 1 Mayıs kürsüsünden zorla kovalayan TEKEL’in, itfaiyecilerin ‘direnişçi işçileri’nden geliyor.

Kaldı ki bu tablo, Mesele’nin Şubat 2010 tarihli 38. sayısında kendisiyle yaptığımız söyleşiden sonra ve bizzatihi bu söyleşi bahane edilerek, Eğitim-Sen’in 1 Nolu Şube Başkanlığı’ndan ‘indirilen’ Yunus Öztürk’ün daha 1 Mayıs’tan bir gün önce ifade ettiği bir gerçeğin tezahürü olarak tecelli ediyor: “Kürsüde devrimcilere yer yok, kadınlara yer yok, Kürtlere yer yok. Öyleyse işçiler nezdinde meşru olmayan bir kürsü bu.” (Aynı minvalde, kutlama öncesi görüşmelerde Kürt hareketinin temsilcilerinin, 1 Mayıs marşı ve konuşmasının hem Türkçe hem de Kürtçe olarak yapılması isteklerinin derhal reddedilmiş olması bu çerçeveyi tamamlıyor.)

Tabii, ‘iyimser’ bakışa Sungur Savran’ın kaleme alıp Radikal İki’de çıkan yazısında haklı olarak işaret ettiği üzere, “BDP’nin [Kürtlerin] yıllar sonra işçi sınıfının yanında mücadeleye kitlesel olarak dönmüş olması” olgusunun yansıttığı imkân da eklenmeli. Ki bu, onyıllardır kendini ‘Türk solu’ndan ayrı bir yerde gören BDP geleneğinin, yakın bir zamandan beri en yetkili kademelerinden yapılan, bilhassa adres göstermek istenirmiş gibi Mahir’lere, Deniz’lere atıflarda bulunarak tekrarlanan çağrılarla, Kürt ve Türk solcularının yeniden ortak bir platformda yan yana gelme arayışına yönelmeleri isteğine paralel düşüyor.

‘Siyaseten kötümserler’e çarpıcı bir örnek, koxuz.org sitesinde Tayfun İşçi imzasıyla yayınlanan, özellikle KESK’in muhatap ve hedef alınmasıyla, bir önceki yılın, yani Taksim’e kısmen çıkmayı başarabilmiş olan ‘çatışmaya hazır eylemci topluluğu’nun ‘moral, ruh ve direnci’nin nereye gittiğini sorup sorgulayan ve bu doğrultuda ’emekçilerin birliği’ne ihtiyatla bakan, “Bu da 1 Mayıs mı?” başlıklı yazının temsil ettiği görüş oluyor. Bu da aslında, bir önceki paragrafta değindiğimiz Türkler ve Kürtler arasındaki yakınlaşma ihtimalinin üstünü çizmeye namzet, küçümseyici yaklaşımın bir devamı niteliğinde.

Üçüncü öbeği meydana getirenler, yani mitinge şahsi itkilerle gelenler, daha ziyade ‘bireyler’den oluşuyor. Bir bakıma ‘sessiz kütle’yi oluşturuyor bu kesim; aslında umudun da, umutsuzluğun da bağlanabileceği bir topluluk yani. Kimisi 1 Mayıs 1977’yi bilfiil yaşamış ve örgütlü mücadelenin içinden geçmiş, o sebeple “1 Mayıs 1977’de Taksim’deydik” pankartının arkasında yürümeyi -yerinde bir haklılıkla- çok anlamlı görüyorlar. Haliyle, bu kesimin davranışlarının bir kısmı nostalji ve hatıra yüklü bir duruşu yansıtıyor, bir kısmı da yaşı o günlere yetmemiş olsa dahi, o gün 1 Mayıs’ı kutlamanın bireysel mutluluğuyla kalabalığın içinde seve seve yer almışlar.

Bu ‘munis çoğunluk’un kimileri, yaşı ileri ya da genç, 1 Mayıs’a simgesel bir mana atfetmişler ve o yüzden, şimdi (artık) herhangi bir örgüte bağlılık ya da yakınlık duymasalar bile, o gün alanda, 1 Mayıs Alanı’nda olmayı, benliklerini var eden olaylardan biri gözüyle değerlendiriyorlar. Hatta birçoğu, belki bir aksilik olur da alana giremeyiz kaygısıyla, çok erken saatlerden itibaren Taksim civarına akın etmişler (veya alana kolayca geçebilmek için yakın semtlerde gecelemişler).

Hükümet cephesi haliyle, kendi siyasal hesapları/korkuları neticesinde bu yıl ‘çatışmalı 1 Mayıs’ı göze alamayıp, kutlamalara izin vermesini bir ‘demokratik hamle’ gibi göstermeye çalışıyor. İktidar partisi sanki, aynı minvaldeki başka sayısız örneğin yanı sıra, şimdi Meclis başkanlığı koltuğunda oturan Mehmet Ali Şahin’in daha iki yıl önce adalet bakanlığı yaptığı 2008 Nisan’ında, “Taksim’de ısrar etmek anayasal düzene başkaldırıdır,” (abç) diyen bir tutumun sahibi değilmiş gibi, Tayyip Erdoğan’dan Bülent Arınç’a, valisinden emniyet müdürüne kadar takındıkları ‘bahşedici’ pozlarıyla, uzun yıllardır her türlü baskıya göğüs geren devrimcilerin ‘dinamiği’nin üstüne toprak atmaya çalışıp duruyorlar. Bir bakıma, TEKEL işçilerinin eylemlerinin lokomotifliğinde, işçiler arasında ülkenin değişik yerlerinde belirgin bir kıpırdanma olmasının kendilerine verdiği rahatsızlığı bastırmayı hedefliyorlar.

Aslında ‘halkın 1 Mayıs bayramını kutlayan’ bütün bu hükümet ricalinin sunduğu manzara, tipik bir benzerlikle, onyıllardır Kürt’ün varlığını bile inkâr ettikten sonra Kürt hareketinin Nevruz’u kopara kopara ‘herkesin bayramı olarak’ kabul ettirmesi üzerine çeşitli vilayetlerde (ve hatta askeri kışlalarda) yakılan ‘resmi Nevruz ateşleri’nin üstünden koca göbekleriyle atlayıp foto muhabirlerine sırıtarak poz veren bakanlarla valilerin, alay ve jandarma komutanlarının gülünç hallerini akla getiriyor.

Ve iktidar mensupları bu çabalarında en büyük yardımı, beşinci öbeği oluşturan ‘sözde solcu AKP kuyrukçuları’ndan görüyorlar. Diğerlerini bir kenara koyduk, en ‘berbat’ yazılarında bile aklı selimi elden bırakmadığı düşünülen Murat Belge (Taraf‘taki 30 Nisan tarihli köşe yazısında) bu duruşun en ibretlik satırlarını kaleme alıyor: “Bunca yıl sonra 1 Mayıs’ın yeniden Taksim’de kutlanabilmesi kararını veren, gene AKP hükümeti. Yarın Taksim’e gideceklerin arasında çok sayıda yeminli AKP düşmanı bulunması da Türkiye’ye özgü paradokslardan biri. Bunların arasında ya da aslolarak bunların dışında kavga-sever, asker-sever, ulusalcı-milliyetçi çeşitli oluşumlar, her şey gibi bunu da AKP’ye zarar verecek bir olaya dönüştürmek için ellerinden geleni yapacaklardır,” (abç).

Murat Belge’nin aleni ‘aculluk etmeyin, AKP’nin kıymetini bilin’ çağrısının yanında bir de utangaç AKP minnetkârları var. Onu da, son zamanlarda ‘işçici tutumuyla’ öne çıkan Birgün gazetesinin, ‘liberallere en sağlam kozları vermiş’ eski yayın yönetmeni Ahmet Tulgar’ın “Taksim ve Polemik” başlıklı yazısında, laf kalabalığıyla mülhem ve gerçeklerle alakası bulunmayan kaleminden okuyoruz: “Ak Parti’nin [Tayyip Erdoğan’ın hassasiyetine hürmet eden bir vurguyla, AKP’nin değil yani, Ak Parti’nin] bir süredir siyasi üstyapıda iştigal ettiği meseleler, darbeci gelenekle, vesayet rejimiyle giriştiği hesaplaşma, onu bir şekilde, tam da Türkiye’nin bu meşum özgünlüklerinden epeyce mustarip olan Sol’a daha dikkatli, daha yakından bakmaya yöneltti. Sonrasında da en azından buna yanaşanlarla fikir alışverişinde bulunmaya. … Sol 12 Eylül 1980’den beri ilk kez bir iletişim partnerinin karşısındaydı,” (abç).

‘Bir Sembolizma’yı Kovalayarak Elde Edilen Kazanım ve Moral

İşin aslına, yani 1 Mayıs Taksim yürüyüşünün yakın tarihçesine gelirsek. Aradan epeyce uzun bir zaman geçtikten sonra, sendikaların ve solcuların 1 Mayıs’ı yine Taksim’de kutlama arzuları ilk olarak üç yıl önce, 2007 yılında fiiliyata dökülmüştü. Ama tabii, Kadıköy’ü bırakıp tekrar Taksim istikametinin tutulmasının bir bahanesi vardı. Bu bahaneyi ise, esas olarak DİSK’in o tarihten hemen önceki yıllardaki utanılası sicili ve bu siciline bağlı olarak ağır eleştirilere maruz kalması oluşturuyordu.

DİSK’in ‘günahları’ndan birisi, 2007’den bir-iki yıl önce yine Kadıköy’de düzenlenen bir 1 Mayıs mitinginde, kendi saflarında topladığı az sayıdaki işçinin eline, “İşimi seviyorum”, “İşyerimi seviyorum” ve türevi dövizleri tutuşturmuş olmasıydı. Kaldı ki o tarihlerde DİSK’in üst kademesi ve bilhassa genel başkanı Süleyman Çelebi, 10 Aralık toplantılarıyla ve muhtemelen de yakın bir tarihte milletvekili olma hülyasıyla, sosyal-demokrasiye eklenme girişimlerinin şampiyonluğunu yapmaktaydı. (Bu perspektif birkaç yıl sonra, Ufuk Uras’ın başını çektiği bir grubun, 1990’ların kirli savaşında bizzatihi hükümette yer alarak, birinci derecede sorumlu ‘kabine’ üyesinin genel başkanlığa getirildiği bir sosyal-demokrat partiye ‘intisap etme’yle taçlanacaktı.)

Fakat asıl ‘kırılma’, başka bir ifadeyle gerçek ‘utanmazlık’, 78’liler Vakfı’nın 12 Eylül darbesini 25. yılında kitlesel bir lanetlemeyle hatırlamayı amaçladığı 2005 yılındaki 12 Eylül Kadıköy mitinginin sabote edilmesi oldu. DİSK bu mitinge katılmaktan, “‘Kürt milliyetçiliği’ bahane edilerek ülkeyi Türk-Kürt kavgasına sürüklemek isteyenlerle açıkça birarada olamayacakları” gerekçesiyle imtina etti ve 25. yıl gibi simgesel bir yıldönümünde -görkemli, en azından etkili olmaya aday- bir 12 Eylül mitinginin yapılmasını engellemiş, fiilen baltalamış oldu.

Aynı tarihlerde DİSK’e ‘itibar kaybettiren’, ya da daha ılımlı bir ifadeyle, ‘zevahiri kurtarıcı bir hamleyle telafi edilmesinde fayda iktiza edilen’ başka bir tutum, DİSK yöneticilerinin Cumhuriyet mitinglerinde, şimdi adları Ergenekon davasıyla anılan simaların kuyruğuna takılmakta bir beis görmemeleriydi.

İşte muhtemelen bu gelişmelerin doğurduğu iklim, DİSK’i yüz seksen derece dönüşlü bir manevrayla, yeniden Taksim’i işaret eden bir ‘cesaret gösterisi’ne yöneltecekti. Gerçi DİSK yöneticileri 2007’den itibaren her 1 Mayıs öncesinde, “Bu yıl 500 bir işçimizle alanlardayız, kimse bizi bu yoldan alıkoyamaz” yollu açıklamalarıyla madara olmaktan, palavracı durumuna düşmekten hiç kurtulamasalar da, neticede Çağlayan’da ve Kadıköy’de geçirilen yılların ardından DİSK’in ‘tribüne oynayan’ bu kararı sonucu Taksim yeniden gündeme girmişti ve ‘1977 menkıbeleri’ne doymuş ya da bu ‘menkıbeler’le ilgilenmeyen yeni genç kuşağın önünde, ‘eğrisi doğrusuna gelmiş’ bir şekilde yeni bir mücadele alanı açılmış oluyordu.

Bu yolun en can alıcı olgusuysa, Taksim mücadelesinin artık ‘DİSK’in vesayeti’ altında yapılmayacak oluşuydu. Bilakis, ara sokakları yangın yerine çeviren ‘eylemci dinamizm’, sendikalara Taksim’de göstermelik de olsa ısrar etmekten başka çare bırakmayacaktı. Ateşi daima yukarıda ve canlı tutanlar da, Okmeydanı’ndan Şişli’ye, Kurtuluş’tan Dolapdere’ye, Tarlabaşı’ndan Cihangir’e, Nişantaşı’ndan Maçka’ya kadar her sokak ve caddede, militanca mücadele eden gençlerin, radikal sol/sosyalist örgütlerin mensupları olacaktı.

İlk denemeden, yani 2007’de 1 Mayıs’ı kutlamak üzere Taksim’e çıkma denemesinin polis şiddeti ve gaz bombalarıyla bastırılmasından sonra, Post-Express dergisi benden bir yazı istemişti. O yazıda ben, özetle, DİSK yönetimi 1 Mayıs’ı göstermelik bir çelenk bırakmayla geçiştirmeyi arzu ederken, sol/sosyalist grup ve örgütlerin sokaklarda militanca çatışarak bu girişime başka bir içerik kazandırdıklarını, üstelik bugünün gençlerinin bu kavgada kendi güçleriyle yer alarak kendi hikâyelerini oluşturmaya koyulduklarını ve ‘1 Mayıs kavgası’ bir kere tahayyüllerine girdikten sonra artık onları İstanbul’un başka yerine çekmenin mümkün olmadığını vurgulamıştım. Tekrarla, bu da başlı başına yeni bir mücadele ve deneyimin önünün açılmış olması demekti; eğrisi doğrusuna gelen buydu.

Dergi çıktığındaysa, benim 1 sayfalık yazım ile Roni Margulies’in benzer uzunluktaki yazılarının yan yana yerleştirildiğini gördüm ve okudum: İkimizin havası (ve değerlendirmesi) öylesine zıttı ki, dergi editörü bile yazıları sunuş pasajında, “Bardağın dolu ve boş tarafını gören iki yazı,” diye takdim etmeyi seçmişti.

‘Bardağı boş gören’ Margulies’in yazısının ağırlığı, Cumhuriyet mitinglerine katılıp 28 Nisan muhtırasına karşı çıkmayan kesimleri gerekçe göstererek, “Türk solunu … Yasemin Çongar, Hasan Cemal ve Cengiz Çandar kadar olamamak”la itham etmek yönündeydi. Taksim’i zorlamak ona göre ‘anlamsız, sembolik radikalizm’di: Öyle ya, “1 Mayıs’ta Taksim’e çıkmanın sembolizmadan öte bir anlamı var mıydı?” Zaten Margulies’e göre, “mevcut Türk solunun büyük çoğunluğundan ve bunların yönettiği kurum ve örgütlerden ne köy olurdu ne kasaba”.

Oysa bu yazılardan çok değil, sadece üç yıl sonra, 1 Mayıs 2010’da Taksim’de toplanan en az 200 bin kişilik ‘moral verici’ miting ve elde edilen ‘mevzi kazanım’, nihayetinde Türk-İş başkanını kovalayıp AKM’nin önündeki kürsüyü ‘sendika bürokrasisi’ne yâr etmeyen dirençli işçi kesimleri ile ‘olmayan köy ve kasabalar’ın devrimci dinamizminin tam da ‘o sembolizma’yı katık ettikleri mücadelelerinin eseri olacaktı.

Taksim’i çevreleyen semtlerin sokakları, bu mücadelenin ilk elden tanığıydı.

200 Bin Kişilik Bir Mitingin Mutlaka Siyasal Bir Karşılığı Vardır

Dünya sendikalar tarihine geçecek bir refleks ve koltuklarını koruma azmiyle, 1 Mayıs 2010’un on gün kadar sonrasında biraraya gelip bir bildiri yayınlayarak “Türk-İş genel başkanı Mustafa Kumlu’nun şahsında tüm konfederasyonlara yapılan saldırıyı ve kürsüyü işgal girişimi ile kutlamaları sabote etmek isteyenleri kınayan, bu tür yaklaşımların teşhir ve tecrit edilmesi gerektiğine inanan” (ve içlerinde DİSK ile KESK’in de eksik olmadığı) altı sendika konfederasyonu, 1 Mayıs’ın coşkulu bir enerjiyle kutlanmasını zaten canı gönülden istememişlerdi.

Bunun ilk bariz göstergesi, koskoca bir alanın ‘günün mana ve önemine yaraşır bir gösterişlilik’le düzenlenmemiş oluşuydu. Gerek bizde gerekse dünyada 1 Mayıs dendi mi hemen zihinlerde canlanacak şekilde, alanın hiçbir tarafında büyük bayraklar, göz alıcı pankartlar, işçi mücadelesi önderlerinin portreleri ve dev resimler yoktu. Kürsü de olabilecek en ‘sönük’ haliyle kurulmuştu; geçmiş onca deneyimine rağmen, sesleriyle ve kitleleri yönlendirme yetenekleriyle alanı dolduran kalabalıkları ajite edecek kişiler bulunup seçilmemişti.

Alan düzenlemesinin önemine işaret etmek için, hepsini bir tarafa bırakalım, eğer bir tek, AKM’nin ön cephesine, 1 Mayıs 1977’deki devasa, zincirlerini koparan işçi pankartının benzeri bir pankart asılmış olsaydı, bu manzaranın 1977’yi yaşamış olsun olmasın, alana giren her göstericide nasıl bir duygusal fırtına estireceğini tasavvur etmek bile yeterdi aslında.

Tevazuya gerek yok: Eski Sovyetler Birliği ve Doğu Bloku ülkeleriyle Çin ve Kuzey Kore’deki ‘resmi geçit’ statüsünde düzenlenen kortejleri saymazsak, dünyanın hiçbir ülkesinde en az 200 bin kişilik bir 1 Mayıs gösterisi sıradan bir eylem, sık rastlanan bir çıkış değildir ve gerek taşıdığı önem, gerekse ondan çıkarılması gereken dersler/sonuçlar kesinlikle ‘geçiştirilerek’ okunamaz.

Yadsınamaz olan gerçek, bu 1 Mayıs’ın 1980’den sonraki en büyük işçi ve solcu gösterisini oluşturduğudur. Gerçekten, işçilerin katılımlarının göstermelik küçük, resmi kortejlerle sınırlı kalmamış olduğu bir mitingdir. Bu kapsamda, nasıl 1 Mayıs 1977, (silahların patladığı ana kadar) 1974’ten sonraki çıkışın tepe noktasını işaret etmişse, 1 Mayıs 2010 da Sol adına, ÖDP’nin kuruluş döneminin ikliminden sonraki yeni bir silkinme hamlesine işaret fişeği işlevi görebilir.

Bunun ötesinde, 1 Mayıs 2010’un önemli bir dönemeç imkânı sayılması, bu çağa uygun gerçekçi tespitlere bağlı olsa gerektir.

Kenan Evren ‘Başzabit’ İdi, Tayyip Erdoğan İse ‘CEO’

Burada ayırt edici olan kerte, ‘bugünkü çağ’dır. İmkânlarımızın kısıtlılığını ve ‘bizi ezmek isteyenler’in her zamankinden daha karanlık emellerini belirleyen de, bugünkü çağda kapitalizmin yeni yönelişleridir ve bu yeni yönelişlerin güncel turnusol kâğıdını, 2008’de başlamış olup halen içinde bulunduğumuz ‘küresel kriz’ oluşturmaktadır. Gidişat öyle göstermektedir ki, dünya kapitalizminin krize ‘düşmüş’ olmasına bir nebze olsun sevinmek ne söz, tam tersine, esas olarak bu krizden ‘çıkılması’ndan korkulacak bir geleceğin eşiğinde duruyor olma ihtimalimiz oldukça fazladır.

Lafı uzatma pahasına, yine bu noktada, bazı dost yazarların çeşitli değerlendirme ve yazılarında AKP’nin ’12 Eylülcü/Eylülist olduğu’ şeklindeki vurguyu öne çıkarmalarına bir düzeltme yapmak isterim, ki bir önceki paragrafta işaret etmek istediğim ‘karanlığın eşiği’ni de bu minvalde daha iyi açımlayabileceğimi zannederim.

İstanbul’lu gelenekseli ve Anadolu’lu kaplanı, Batı’yla iç içesi ve Araplarla kucak kucağasıyla Türkiye burjuvazisinin ‘münasip bir idari vasıtası’ saymak gereken AKP, tabii ki geçmiş bütün sağ iktidarlardan, Osmanlı’dan beri uzanagelen muhafazakâr sağ damarın bütün nimetleri/tecrübelerinden nasiplenerek politikasını oluşturmuş ve sınırlarını bu geleneği/geleceği gözeterek çizmiş bir partidir ve bu silsile içerisinde 12 Eylül’ün kendi heybesine kattığı çok şey vardır; en önemlisi, neo-liberalizmin biçilmiş kaftanı olan 12 Eylül anayasası, ihtiyaç duyduğunda işine ziyadesiyle yaramaktadır.

Fakat AKP sadece 12 Eylülcü, Eylülist bir parti değildir; AKP’nin (ve günümüzün küresel-sermaye bloklarının) temsil ettiği iktidar odakları bundan daha ötesidir, daha karanlık bir ufka sahiptir. Başka bir devrin, belki de önü yeni bir kısmi/topyekûn dünya savaşına açılacak olan önümüzdeki dönemlerin ‘çekirdek’ bir prototipidir.

Bunun başlıca kanıtı, AKP hükümetinin 8 yıllık iktidarı boyunca gerek kendi parti içi hayatında ve kabine içinde, gerek parlamentoda diğer partileriyle ilişkilerinde ve önerip çıkardıkları yasaların içeriğinde, gerek fındıkçısından bakkalına kadar istisnasız bütün aşağı tabakalara yönelik azarlayıcı tutumlarında, gerekse ülkenin en kritik meselesi olan Kürt sorununda ve dolayısıyla ‘Kürtlerin partisi’ne karşı politikalarında asla demokratik bir sicil ortaya koymuş olması değildir (ki eksiği var fazlası yok, bu göstergelerin hepsi de doğrudur).

AKP’nin bugün temsil ettiği pozisyonun nasıl bir karanlığa denk düştüğünün başlıca kanıtı olarak, bir önceki paragrafta sayılanların üstüne şu noktayı vurgulamak gerekir: AKP, esasen ve ilkin ‘çokuluslu büyük şirketlerin çıkarlarını kollama’ya göre dizayn edilmiş ‘çağdaş’ küresel kapitalizmin, yakın ve orta vadede geleceğe dair projeksiyonunda öngörülen ‘yeni modeli’yle müthiş bir kan uyuşması içindedir. Bu son bölümün ara başlığında 12 Eylül’ün lideri “Kenan Evren Bir ‘Başzabit’ İdi”, 2000’lerin lideri “Tayyip Erdoğan ise bir ‘CEO'” diye vurgulamamın dayanağı budur. (Kaldı ki, Tayyip’in kendisi de, “Devleti bir şirket gibi yöneteceğiz,” türünden demeçleriyle bu metaforu kendi payına kullanmaya bayılmaktadır.)

12 Eylül dönemi artık geride kalmıştır, ne yazık ki negatif bir süreçle, muhalif güçler cephesinde kendisiyle hesaplaşılamadan tarihe intikal etmiştir; dünya gibi Türkiye de, bilhassa 11 Eylül 2001 saldırılarından sonra ‘güvenlik’ konseptine yaslanıp yeni bir toplum modeline yönelmiştir ve artık yeni kuşaklar zihniyet olarak, siyasal iklim olarak başka bir çağın içindedirler.

Nihayetinde tabii ki, sırayla Refah Partisi ile Saadet Partisi’nin yükselişini sağlayan ve AKP hükümetini iktidara getiren kapıyı 12 Eylül rejimi ve anayasası açmıştır. Ancak, ’12 Eylül korsesi’nin devrini tamamladığının da ziyadesiyle farkında olan AKP bu noktada kalmamakta, şimdi de o kapıyı 12 Eylül’ün yüzüne kapatıp, önünde uzanan yeni neo-liberalist kulvarda doludizgin at koşturmaya meyletmektedir.

(‘Başzabit’ ile ‘CEO’ arasındaki ayrımın nasıl apayrı devirlere mal olmuş, ‘kategorik’ ve ‘paradigmatik’ bir farklılığa tekabül ettiğinin ayrıntılı analizini başka bir yazıya bırakırken, şimdilik bu farklılığın dünya yüzündeki tezahürlerinin en sarsıcı örneklerini, üstelik 1950’lerden bugünlere uzanan neo-liberal yolculuğun kavşak noktalarını çok zengin verilerle sergileyen Naomi Klein’ın Şok Doktrini – Felaket Kapitalizminin Yükselişi başlıklı kitabını salık vermekle yetineyim: Nitekim bu kitapta sergilenen en ‘temsili’ kanıtlardan birisi, ‘neo-con’ takımın önde gelen isimlerinden Donald Rumsfeld’in ABD savunma bakanlığına getirildiğinde giriştiği ilk icraatlardan birinin, önce kendi Pentagon’una ve ‘ABD ordusu’na cephe alması ve ABD Silahlı Kuvvetleri’nin temel fonksiyonlarının çok büyük kısmının ‘şirketlere ve taşeronlara havale edilmesi’ni savunmasıdır.)

Peki, bugünkü çağın sömürü modelinin belli başlı parametreleri nelerdir dersek bunlar -ilk akla gelen maddeler olarak- şöyle sıralanabilir: Ana mülkiyetin ve kazançların/kârların aslan payının çokuluslu ve yeryüzüne yayılmış büyük küresel şirketlerde olması; devletin (Şükrü Argın’ın Yaşlanan İnsanlık, Gençleşen Kapitalizm kitabında isabetle işaret ettiği üzere) ‘yüklerinden kurtulup arılaşan’ bir yönelim içine girmesi; sermaye birikiminde yeni can simidi olarak devlet işletmelerinin tümüyle özelleştirilmesi; büyük şirketlerin çıkarları söz konusu olduğunda ülke hukuklarının ‘üzerinden atlanması’; bunlara bağlı olarak, ülkelerin (ve şirketler arası ticaretin) ana gayesinin, rekabet edebilirliği sağlamak amacıyla ’emeğin maliyetini düşürmek’ için en hunharca araçlara sarılmakta bir an dahi tereddüt etmez bir noktaya gelmesi, ve saire.

Türkiye’de 4-C düzenlemesiyle simgelenen (ve kademe kademe, gün geçtikçe bütün sektörler ve alanlarda çalışanlara giydirilmek istenen) deli gömleği, sermayenin küresel çaplı son saldırısının görünen yüzüdür ve 1980’lerin neo-liberalizmini, 2001’ler sonrasının ‘güvenlik’ konseptine dayalı yeni ‘saf devlet/mutlak şirketleşme’ modeline taşıyacak kayıştır. Tayyip Erdoğan’ın ‘yakın arkadaşlarım’ diye öykünerek onlarla aynı fotoğraf karesine girmekte hiçbir fırsatı kaçırmadığı Putin’den Bush’a yeni tip muktedirler de bu modelin baş aktörleridir.

Bir buçuk yüzyıl önce, Marx’ın Komünist Manifesto‘yu yazdığı devirde, sınıf ilişkisi iki dinç ve bütünlüklü kutbun arasındaydı: burjuvazi ile proletarya. Oysa şimdi, aradan yüz elli yılı aşkın bir zaman ve büyük devrimler, büyük hayal kırıklıklarıyla kapanan bir 20. yüzyıl geçtikten sonra, burjuvazinin niceliği küçülerek azgınlaştığı, karşı kutbunun ise, işçilerin ve yoksul köylülerin yanı sıra beyaz yakalıların, güvencesiz çalışanların ve kısa süreli iş bulabilenler ile devasa işsizler kütlesinin de katılımıyla genişleyerek güçsüzleştiği bir kutuplaşma söz konusu.

Dolayısıyla, ‘geçmişe dönük bir niteleme’yle AKP’yi ‘Eylülizm’ kapsamında değerlendirmek, metaforik bir anlatım yolu olarak hâlâ işe yarayabilir belki, fakat bunun yanı sıra, bu partinin ve kadrolarının (ve onun gelecekteki türevlerinin, dünya yüzündeki benzerlerinin) barındırdığı müstebit/otoriter/paternalist/vahşi potansiyelini azımsamak gibi bir sonuç da doğurmaya adaydır.

Umut Bağlanabilecek Tek Damar, Taban İnisiyatifi ve Örgütlü Mücadeledir

Bir mücadele içerisinde bardağın boş tarafını görenler daima ‘haklılıkları’ndan şüphe ederler ve kendi hayalleri ve ütopyalarını bir kenara bırakıp, başka bir gücün ‘avadanlığı’yla yol aramaya kalkışırlar. Sol söz konusu olduğunda Türkiye’de bu eğilim, 1960-1970’li yıllarda önce bir ‘sol cunta’dan, sonra CHP’den medet ummaktan başlamış, Özal hayranlığıyla önemli bir sıçrama kaydetmiş, ‘AKP destekçiliği’yle de şahikasına ulaşmıştır (derginin baskıya gittiği son günlerde, bilhassa da Birgün’de art arda yer alan yazılarla, bu silsileye alçak perdeden de olsa muhtemelen ‘Kılıçdaroğlu CHP’sine prim açma’ tavrının ekleneceğinin işaretleri belirmektedir).

Oysa 1 Mayıs 2010’da büyük bir kalabalık toplanmasının, yıllardır ara sokaklarda çatışan devrimcilerin eseri olduğunda çoğu kimse birleşmektedir. Ve bu gerçek aynı zamanda, 1 Mayıs 2010’dan nasıl bir ‘umut devşirilebileceği’nin ipuçlarını da vermektedir.

1 Mayıs 2010’un ‘moral başarı’ olmaktan daha ileri bir anlamı olmasını, hatta bir ‘işaret fişeği’ni simgelemesini arzu eden herkes kendine göre bir formül ortaya atmaktadır muhtemelen, fakat benim burada vurgulayarak altını çizmek istediğim ve 1 Mayıs 2010’nun gösterdiği asıl gerçeğin kanımca, ‘büyük gösteriler’in uzun yıllar, hatta onyıllar boyunca inatla sürdürülen 50-100’er kişilik küçük gösterilerin kümülatif bileşkesi olduğudur.

Yukarıda, 1 Mayıs 1977 nasıl ki 1974’ten sonra 1980’e kadar uzanan devrimci kabarışın tepe noktasını teşkil ettiyse, 1 Mayıs 2010’un da önemli bir kavşak noktası oluşturabilme imkânından bahsetmiştim. Ama bunu biraz daha açabilmek için, 2010’un 1977’den önemli bir farklılığı üzerinde durmak gerekir.

1977, devrin sendikaları ve sol örgütlerinin ‘merkezi’ bir eylemiydi ve ‘yukarıdan’ örgütlenmişti. Dönemin koşulları ve ‘demokratik merkeziyetçi‘ örgütlenme anlayışı ile eyleme çıkma kapasiteleri dikkate alındığında da bu son derece tabiatına uygun bir tabloydu. Fakat bu tablo, ‘büyük katliam’la sonuçlanan o günkü saldırıya (keza, sonraki dönemde burjuvazinin sokak cinayetleriyle beslediği ve Çorum’dan Maraş’a ‘dozu iyice arttırılan’ saldırılara) karşılık verecek güçte bir örgütlenme ve mücadele sürdürülmesinin baş sorumluluğunu da aynı şekilde ‘merkezi’ örgütlere yüklüyordu.

Ne var ki, 1977 1 Mayıs’ından sonra ivmenin kademeli olarak düşmeye yüz tuttuğu gözlendi. Bunun üzerine, burjuvazi hamlelerini pervasızlaştırdı ve sonunda 24 Ocak kararlarının öngördüğü ‘demir yumruk’la bir askeri darbeye kadar vardırdı. 1980 ‘yenilgisi’ sola ağır bir darbe indirirken, sonraki dönemde bir türlü örgütsel olarak toparlanamayan sol, teorik mevzisini ve ‘ideolojik haklılık’ siperini de elinden kaçırdı.

Doğal bir sonuç olarak, 1980’den sonraki 30 yıla, öncelikle de Sol’a dair dilimize ve terimlerimizle kavramlarımıza sirayet etmiş olan bu ‘özgüvensizlik’ damgasını vurdu. 1980 sonrası hapishane yıllarının özgül koşullarını ve ÖDP’nin kısa süreli ‘kuruluş havası’nı saymazsak, bu 30 yılda (eski) TKP’nin TBKP macerasından itibaren sol örgütlerdeki hiçbir ‘ayrılık’ veya ‘kopma’ yeni bir ‘toparlanma’ meydana getirmediği gibi, ‘kalanlar’ın da ‘gidenler’in de güç ve mevzi kaybettikleri, ‘sol gövde’nin toplam olarak gün geçtikçe eridiği bir ‘likidasyon/otolikidasyon’ yaşandı.

2008 seçimleri ve sonrası, son ‘likidasyon’ kavşağında kayda değer bir uğrağı temsil etti. Solun ‘bağımsız adayları’ bırakın tabandan başlayan bir seçme yönetimini, örgütlerin anlaşmasıyla bile değil, ‘bir grup kişinin inisiyatifi’yle belirlenir ve bu kampanyada ‘solun bir adayı’ yer yer çok açık bir şekilde anti-sosyalist dil kurmaktan çekinmezken, kimileri de ‘arkaik yapılar’ diye küçümsediği ‘örgütlü mücadele’ye cepheden tavır alıyordu. Zaten, biri parlamentoya girmeyi başaran ‘o adaylar’ da sonraki sicilleriyle ‘solun güçlerinin dağılması’ sürecine toprak atmaktan başka bir şey yapamadılar.

2010 ise bütün bunlara rağmen ve bu olayların yanı sıra, açık bir şekilde ‘aşağıdan’ zorlamaların öne çıktığı bir merhale olmuştur. 2007’den itibaren Taksim civarındaki ara sokaklarda çatışan örgütlü gruplar küçük ve dağınıktır; çatışanların önemli bir kesimi ‘bireyler’den oluşmuştur ve bu bireyler her yıl o sokaklara, 1 Mayıs’a resmi olarak izin verilmeyeceğini, polisin biber gazıyla, panzerle ve coplarla saldıracağını bilerek gelmişlerdir; sendikalar kesiminde ısrarla Taksim’i kovalayanların içinde, sayıları kısıtlı bile olsa yine tabana daha yakın güçlerin inisiyatif aldığı bilinmektedir.

1977 ile 2010 arasındaki bu temel farklılık, aynı zamanda bugün sol güçlerin hangi yoldan ‘1 Mayıs kazanımı’nı bir imkâna çevirmenin mümkün olduğunu da göstermektedir.

Fakat bundan da önemlisi 1 Mayıs 2010, tahayyül dünyamızı (yeniden) genişletmeye kayda değer bir katkı yapabilir. 1980 yenilgisinden beri gerek teorik gerekse siyasal lugatimiz adım adım geriler, kavram ve terimlerimizden birer birer vazgeçilirken, bugün Sol’un önemli bir kesimi açısından ‘reformlar’dan ötesini göremeyen bir dile sıkışmaya mecbur olmadığımızı göstermiştir zira.

Ancak, yönünü tekrar ‘düzen dışı’na çevirecek dili, cüssesi iyice küçülmüş ‘yapılar’ın önde gelen isimlerinden beklemenin hiçbir gerçekçi tarafı yoktur. Yakın ve orta vadede örgütsel planda ‘solda birlik’ benzeri düşüncelerin en fazla ‘niyet’ olarak tasavvur edilebileceği de ortadadır. Gelgelelim, yerine yenisi konmadıkça, ‘çağ atlatan’ büyük değişimleri karşılayacak bir siyasal alternatif tasarlarken ‘örgütsel temelde arayışlar’ın tamamen geçmişte kaldığından da söz edilemez.

İşte bu sebeple, teorik, siyasal ve örgütsel düzlemdeki ‘kötü haller’e derman olabilecek yol ve yöntem, yine aşağıdan, tabandan gelecek inisiyatiflerin derlenip toparlanmasına bağlı olabilir. Ki bu kertede, son derece ‘merkezi’ bir yapıya sahip görünüyor olsa bile, muazzam kitlesellikte bir ‘aşağıdan damar’ı bünyesinde barındıran Kürt hareketi ve Kürt yoksullarıyla ittifak imkânının büyük bir şans olduğunu ayrıca kaydetmek gerekir.

Şubat ayında alınan 26 Mayıs ‘genel grevi’nin sendika konfederasyonlarınca ‘satılması’ ve 24-25 Mayıs’ta birkaç şehirde birden Türk-İş binalarının işgal edilmesi, 1 Mayıs 2010’un üstüne bu ‘inisiyatifler’e hâlâ umutla bakabileceğimizi, sayıları 50’yi, 100’ü geçmese de yeni bir kararlı işçi ve devrimci kuşağının mücadeleyi ayakta tutup ileri taşıyabileceğini göstermektedir…

Not: Bu yazı Mesele Kitap Dergisi’nin Haziran 2010 tarihli 42. sayısında yayınlanmıştır.

oakinhay@gmail.com

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: 1 Mayıs 2010 / işçi mücadelesi / sendika bürokrasisi /

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.