İntihal Kolaylık Değil, Angaryadır, Bunu İyi Çevirmenler Bilir

Sol Defter- Haber - 11 Ağustos 2010 - Kitaplık / Teorik Tartışmalar / Türkiye / Türkiye Solu

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

 

İNTİHAL KOLAYLIK DEĞİL, ANGARYADIR, BUNU İYİ ÇEVİRMENLER BİLİR;

MÜFTERİLER İSE HERKESİ KENDİ GİBİ BİLİR

Ferit Burak Aydar

 

 

“Bazı cümleler çok değiştirilmiş, bazı cümleler az değiştirilmiş…”

Şakaysa Hiç Komik Değil, Ciddiyse Çok Komik!

Aslında ilk saldırı geldiğinde de yanıt vermeyi düşünmüyorduk. Muhatap alınmayacak kişileri muhatap almanın bile bazı ön kabuller içerdiğini ve konuyu başka yerlere çekebileceğini bildiğimizden, yaptığımız işi anlatan bir yazı yayınlamakla yetinme düşüncesindeydik. Ama işlerin öyle ilerlemediğini gördük. Bazı insanların hayatlarındaki tekdüzelikten, “yeni, inanılmaz, heyecan verici” şeyler duyma ihtiyaçlarından olsa gerek, cevap vermeyince “acaba”lar doğduğunu ve cevap verip kurtulmak gerektiğini anladık.

Aziz Nesin’in hikâyelerinde sıradan insanların hayatlarının anlatıldığı çok tekrarlanan bir doğrudur. Aynı sıradan insanlar içinde, “ev kadınları” önemli bir yer tutar. Onların hayatlarının tekdüzeliği ve yeniliklere kapalı olması, gelecek iplerinin kendi ellerinde olmaması vb., hep kendi dışlarında bir yerlerde olağanüstü, “yepyeni” olaylar arama ihtiyacına ve abartılara inanma eğilimine yol açar. Nesin bu abartılardan bazılarını çok güzel hicveder: “Hiçbir yaz bu kadar sıcak olmamıştı”, “kırk yıldır böyle soğuk görülmedi” türünde abartılar, eve kapatılmış meleklerin kurulu düzene yönelik adı konmamış, hattâ bastırılmış, rüşeym halindeki muhalefetlerinin kendine özgü bir yansımasıdır. Onlar adeta, “her şey olduğu gibi gitmesin, bir şeyler değişsin de, gerekirse dünya yıkılsın” derler. Bu yüzden kendi dışlarındaki her türlü “yeniliğe”, aşırılığa inanmaya teşnedirler. Kendi hayatlarındaki sıkıcılığı, yavanlığı bu şekilde tazmin ederler, içlerindeki “vay be, bu da olmuş” ihtiyacını bu şekilde tatmin ederler.

Bizim başımıza da “vay be, bu da olmuş” gelince, birkaç gün sonra cevap vermek zorunda kaldık, olay bambaşka yerlere gitti, iyi de oldu: Saygımızı, minnetimizi eksik etmediğimiz birilerinden devrimciliğe yakışmayacak laflar, milliyetçi-reformist neviden de olsa en azından solcu diye bildiğimiz insanlardan en bayağı lümpenlikler gördük …

Tüm bu çerçevede, meseleyi baştan (ve son kez) ele alarak gitmek en doğru yaklaşım olacak. Zaten öbür türlü tam da kurulan tezgâhın parçası olmuş oluyoruz.

Özetlemek gerekirse, müfteri önce elinde olmayan bir çeviriye çamur atarak, nasıl bir amaca sahip olduğunu gösterdi. Üstelik arka kapaktan(!) kısaltılmış bir alıntıyı da kullanıp, nasıl da yanlış çevirmiş demeye getirdi. Sonra buna dair özür dilemek yerine, güya sessiz sedasız siteden kaldırdı. Sonra elde mercek detektifliğe girişti ve alt alta örnekler sıraladı: Üç ayrı başlığa ait olan örnekleri bir araya toplayıp kalabalık görünmesini sağlamaya ve niceliği çok tutarak argümanını desteklemeye çalıştı.

Neydi bunlar?

-Benzerlik olan, daha doğrusu olması kaçınılmaz olan cümleler (benden önceki bütün klasik çevirilerinde var olan türde benzerlikler),

Sözde benzerlik olan cümleler,

-Son olarak,  yanlış çevirdiğimi iddia ettiği, ama aslında kendi cehaletinden başka bir şeyi göstermeyen cümleler (Öyle ya, diyelim ki yanlış çevirdim, bunun intihalle ne alakası var?!).

Verdiği örneklere tek tek yanıt verdim. Kendisi çeviribilim sitesinde ve Birgün Kitap’ta yayınlanan söyleşi yazılarımı ayrıntılı bir “değerlendirme”ye tabi tutmasına karşın; kafadarlarıyla birlikte akıllarına geleni bir dakika bile düşünmeden hemen yazmalarına karşın (bu yüzden de birçok dediklerini utangaçça yutmak zorunda kaldılar), Mesele’de yaptığım çürütmeye tek bir yanıt gelmedi. Keza salt çeviribilimsel bir değerlendirme yazısı olan Akınhay’ın ikinci yazısına da herhangi bir cevap vermediler, daha doğrusu veremediler, zira bel altı vurmak, çamur atmak ve meseleyi “siyasi” yerlere çekmek dışında bir şey bildikleri yok.

İdelojilerini de Taktiklerini de Burjuvaziden (Ç)alıyorlar: “Bugün Bir Çamur At, Tutsa da Olur, Tutmasa da! Yarın İkinci Çamuru Attığında Nasılsa Birileri İlkini Hatırlar.”

Halbuki Ne Yapmalı?’ya dair suçlamaya verdiğim yanıt, Birgün’deki ya da çeviribilim sitesindeki söyleşiler değil, Mesele’deki yazıydı, bunu da zaten ilk söyleşinin başında söylemiştim.

Orada yazdığım cevapları karambole getirmeye, hasıraltı etmeye çalıştılar. Her gün bir şeyler yazmayı iş edinmiş müfterilerden, derginin ve dolayısıyla cevabımın yayınlandığı 30 Haziran gününden 6 Temmuz’a kadar tam bir hafta boyunca tek bir cevap gelmedi. Ben de bu uyanıklığı gördüğüm için (olayın üstünü örtmek nedense işime gelmedi, oysa “intihal yapmışsın”, bırak kaşıma, sessiz sedasız kapansın konu, değil mi?!), bir arkadaşımdan rica ettim, dergiden haberdar etsin diye (isteyen yorumlar kısmına baksın), sanki haberleri yokmuş gibi! Ben Mesele’de cevap vereceğimi duyurmuşum, muarızlarımız ise bu işin sıkı takipçisi olacaklarını bu konuyu sitelerinde sanki dünyada başka hiçbir haber yokmuş gibi haftalarca anahaber olarak tutarak belli etmişler, ama ne hikmetse tek bir cevap yok! Neden? Nedene dair akıl yürütmeye gerek yok, zira çok açık. O gün bugündür her şeye dair yazmış olmalarına karşın, Mesele’de verdiğim asli suçlamalara dair cevapların hiçbirine cevap verilmemiş olması (tek bir yanıt verildi, onu da söyleyeceğim birazdan), çamur at izi kalsın taktiğini izlediklerini gösteriyor. Çamuru atıp, sonra geri çekileceklerdi, ama olmadı!

Ben bunun nasıl bir uyanıklık olduğunu bildiğim için, baştan açıkça söyledim zaten. Tarz çok bilindik bir tarz, bu tarzı bilmek için uyanıkların şahı sosyal-yurtsever olmaya da gerek yok. Birgün’de bir ay önce yaptığım söyleşinin sonunda dedim ki, “Neticede mantık çok basit, ideolojilerini olduğu gibi taktiklerini de burjuvaziden (ç)alıyorlar: Bugün bir çamur at, tutsa da olur tutmasa da olur. Bir süre sonra, başka bir çamur attığında, birileri nasılsa ilkini hatırlar…” Benzerliklerin olması neredeyse kaçınılmaz olan örneklerle, benzerliklerin olmadığı örnekleri ve yanlış çeviri demeye getirdiğin (açıkça yanlış da diyemiyor, ortaya laf atıyor) örnekleri bir çuvala tıkıştıracaksın, cevabını alınca da susup, yeni salvolara girişeceksin.

Çürütmelerimin içinde cevap verdiği tek şey, patron-işveren mevzuuydu, yani çeviribilimsel değil, yine siyasi kısma dair. Ha, bir de meşhur düzine mevzuu var (şunu anlamak o kadar mı zor acaba? Çevirmen kullanmakta beis görmüyor, editör ise kullanmamayı tercih ediyor ve yer yer müdahale ediyor! İlla bütün mahremimizi önünüze mi serelim?) Sıkıştı mı meseleyi sözde siyasi-teorik tartışmaya çeken bir yaklaşım. Ama o siyaset de öyle sığ ki!

Neticede karşımızda siyasi lügati Fethullahçı ya da Amerikancı yaftalamasından ibaret olan, bunu diyemediği müddetçe lâl olan bir siyasi eğilim var. Kimse yanlış anlamasın, muarızlarımız gibi konuyu başka yere çektiğim ya da çamur attığım yok, bizzat bu tartışma sırasında yazdıklarına göndermede bulunuyorum. Kanıtla konuşayım. İçlerinden biri ne buyurmuş: “Yahu, bu Agora H.B. Kahraman da basıyor, bir araştırın bakalım, ne çıkacak arkasından.” Bu yazar, AKP’ye yer yer destek veriyor diye başlayıp… Hoşgeldin “AKP’ye destek vermiyorsan, statükocusun” diyen sol liberal mantık!

Saldırıların özünü siyasi saikler oluşturuyor ve bunu da açık açık sergilemekten çekinmiyorlar.  Bir başka yerde de Lenin’in Troçki’ye 1917’den önce söylediği sözleri aktarmış ve “Troçki devrim davası için hiçbir şey yapmamıştır” demiş! Sizin nenize gerek teorik tartışma? Acaba şunu düşünmüyor musunuz, bu Troçkistler bize bir belge sunarlar, ne olduğumuzu şaşırırız! Troçki hiçbir şey yapmamış öyle mi? Alın size belge, hem de Lenin’den ya da Troçki’den değil, daha haso bir “devrimci”den, Stalin’den bir belge. Stalin devrimin birinci yıldönümü vesilesiyle 6 Kasım 1918’de Pravda’da yayınlanan makalesinde şöyle yazar (maalesef devrimin bütün önderlerini katletmek mümkün oldu, keza Stalin’in bu sözlerini sonraki eserlerinden çıkarmak da mümkün oldu, ama tüm Pravda nüshalarını ve diğer ilgili belgeleri yakmak mümkün olmadı):

“Devrimin esinleyicisi başından sonuna kadar, Lenin yoldaşın başını çektiği parti Merkez Komitesi’ydi. O dönemde Vladimir İlyiç Petrograd’da Viborg ilçesinde saklanıyordu. 24 Ekim akşamı hareketin genel önderliğini ele alması için Smolni’ye çağrıldı. Ayaklanmanın pratik ayağının örgütlenmesi işinin tamamı, Petrograd Sovyeti başkanı Troçki’nin doğrudan önderliğinde gerçekleşti. Kesinlikle denilebilir ki garnizonun Sovyet safına çabucak geçişi ve Devrimci Askeri Komite’nin çalışmasının mahirane örgütlenmesiyle ilgili olan her şeyi parti öncelikle ve her şeyden önce Troçki yoldaşa borçludur.”

Nasılmış?

“Yurtseverlik ile Sosyalizm: Birbiriyle Çelişkili İki Görev” (Lenin)

Tüm dertleri, sıkıntıları, karın ağrıları Lenin çevirilerinin artık bu ve benzeri tarihi belgelerle desteklenen bir format içinde basılıyor olması. Sunuş’larda yazılanların dayanağı Stalinist teoriler gibi işkembe-i kübra değil, belgeler olduğundan, Lenin bu çevirilerde şal altında değil, ayan beyan ortada olduğundan hazımsızlıklarını böyle gidermeye çalışıyorlar. Lenin’den tek bir alıntı onları öyle rahatsız ediyor ki: “Yurtsever yanılsamaları ile körleşen proletarya bunu algılayamamıştı. Yurtseverlik fikrinin kökeni on sekizinci yüzyıldaki Fransız Devrimi’ne dayanır. Bu fikir Komün sosyalistlerinin zihnini egemenliği altına almıştı ve örneğin devrimci ve sıkı bir sosyalist olduğu tartışılmaz olan Blanqui bile gazetesi için şu burjuva çığlığından daha uygun bir başlık bulamamıştı: ‘Yurt Tehlikede!’ Birbiriyle çelişkili iki görevin, yani yurtseverlik ile sosyalizmin bir araya getirilmesi Fransız sosyalistlerinin sonunu hazırlayan bir hataydı.” Lenin’in yurtsever yanılsamaları körleştirici bir şey olarak görmesi, “Yurt Tehlikede” çığlığını bir burjuva propagandası olarak nitelendirmesi, yurtseverlik ile sosyalizmi iki çelişkili görev olarak açıkça ortaya koymuş olması ve üstelik bunun münferit bir alıntı değil, defaatle söylenen, bir derleme yapılacak kadar çok yazıya konu olmuş bir görüş olduğunu birilerinin öne çıkarıyor olması canlarını o kadar yakıyor ki, buna bulaşmamak için binbir takla atıyor ve konuyu başka yerlere çekiyorlar.

Tekrar vurgulamak istiyorum, zira işin en önemli ayağı bu: Verdiği çalıntı örneklerine yanıt verdim, ama buna dair bir karşı yanıt gelmedi, hattâ üstünü örtmeye çalıştı. Araya “only-henüz-sadece” gibi ya da benzeri “yanlış” çeviri örnekleri sıkıştırmasının da nedeni bu: Kalabalık görünsün! (Müfterinin kendisi de çevirmenmiş, kendi kendime “bu kadar saçma bir eleştiri olmaz ama” diyordum, mantığı daha iyi çözünce taşlar yerine oturdu).

Ya da benzerlik denen cümleye bakın:

ME: Legal marksistlerle birleşme, bir bakıma, Rus sosyal-demokratlarının girdikleri gerçekten siyasal ilk ittifaktı.

FBA: Yasal Marksistlerle birleşme, kendi çapında, Rusya sosyal-demokratlarının ilk gerçek siyasal ittifakıydı.

Kaynak metin: The combination with the legal Marxists was in its way the first really political alliance entered into by Russian Social–Democrats.

Birincisi bunda bir benzerlik yok. İkincisi benzerlik olmaması için yapılacak tek şey, herhalde, sözdizimini (“Rusya sosyal-demokratlarının ilk gerçek siyasal ittifakı…” şeklinde) tersine çevirmektir, ki o da benzerlik olmaktan kurtaramaz. [EÖ’nün “Fransa’da Sınıf Mücadelesi” kitabında kendi cümlelerini savunurken kurduğu mantığa baktığınızda da, orijinalin cilayla parlatılmışı kadar birinci elden çıkmadır.]

Onun dışında işaret ettiği bazı örneklerin ise dizgi ya da redaksiyon hatası olduğunu Akınhay söyledi, çok meraklısı olan gider bakar belgesine.

Bunu uzatmıyorum, ama altını çizerek söylüyorum, sosyal-şovenistler kadar aklımız çalışmayacaksa ölelim daha iyi. Bu tartışmayı kendi bildikleri tarzda ilerletecekler, biz de her seferinde safdil gibi cevap yetiştirmeye çalışacağız, ama verdiğimiz cevaplara tek bir cevap alamayacağız.

Malum siteye şöyle bir göz gezdiren biri bunu niye özellikle vurguladığımı anlayacaktır. Zira bu sitede söylenenlere, yazılanlara şöyle bir bakacak olursak, kendileri dışında sol adına tek bir insan bırakmadıkları görülür. Siteye giren birinin eminim ilk tepkisi şudur: “Meğer bu memlekette tek bir solcu yokmuş!” Vedat Türkali’sinden Şevval Sam’ına, İlkay Akkaya’sından Sırrı Süreyya Önder’ine kadar herkese bir kulp, bir sataşma, bir hakaret. Ya biat edersin ya da canından bezdiririz yaklaşımıyla, bir tür cephe örgütü işlevi görüyor. Bu site psikolojik harekât ve karşı-propaganda örgütlerinin nevi şahsına münhasır bir türüymüş ki biz de yeni yeni anlıyoruz.

Yazdığım çeşitli yazı ya da söyleşilerde verdiğim yanıtları, dahası Akınhay’ın yazılarını yeterli gördüğümden yeni bir yanıt daha vermeyi düşünmüyordum, zira sözün tükendiği yere gelmiştik. Ben ısrarla onların dilinde cevap vermemeye çalıştım, zira hem zamanım yoktu hem de bu pek uygun olmayacaktı. Nitekim en son, Akınhay “alın size, anladığınız dilde yanıt” diyip, ikinci yazısını (http://www.soldefter.com/2010/07/12/agoranin-ne-yapmali-cevirisi-nicin-sol-yayinlarininkinden-daha-derli-toplu-ve-ozgundur) yazınca, bir çevirmen dostumuz, bu yazının şeklini (tarzını değil, şeklini) beğenmediğini yazdı. Ben de cevaben, “ben bu yazıyı çok beğendim, zira böyle bir yanıt vermeseydik, aynı türde yanıtlar vermemiz gerekecekti ya da susacaktık” mealinde bir karşı yanıt verdim. Hakikaten de öyle. Söylenenlerin hepsine çeviribilim kapsamında yanıt verdik, hiçbirine geri dönüş alamadık, tersine intihalciden, üst çevirmene, sonra editöre diye terfi ettirdiler beni (benim kendilerine kafamda nasıl bir tenzili rütbeyi takdir ettiğimi ise söylemiyorum…)

Dolayısıyla toparlayacak olursam, Ne Yapmalı? çevirisinde ne bir intihal ne de gördüğüm kadarıyla bir yanlış var. Tersine harcanmış ciddi ve ortalamanın üstünde bir emek var. Mesele suyu bulandırmak, sonra nicelikten güç alıp devam etmekti, birinden ağızlarının payını alınca, yenisine sıra geldi. 

Gelelim, ikinci suçlamaya.

Burada da aynı “çuvala sıkıştırma” taktiği izlenmiş ki ona cevabımı verdim. Yine birçoğu cehalet kokan örnekler sıralanmış, bu kısmı geçiyorum.

İddianın temeli, birçoğu çok kötü olan çevirileri kopyala-yapıştır ile düzelttiğim üzerine kuruludur ki bunu reddediyorum ve böyle bir tartışmayı tamamen yersiz buluyorum. Bunu Akınhay açıkladı zaten:

“Çeviriyle ‘iştigal edenler’ bilirler: Yapılmış olan bir çeviriyi (ortaya çıkan çalışma ne kadar iyi olursa olsun) redakte etmek, her zaman için sıfırdan bir çeviriye girişmekten daha zahmetli, can sıkıcı ve vakit tüketicidir. Orijinal cümleyi okuyacaksın, kafanda bir cümle şekillenecek, sonra redakte ettiğin metne bakacaksın, orada bir şey göreceksin, gördüğün şey ile kendi kafandakini kıyaslayacaksın, çakışan çakışmayan yerlerini zihninde şöyle bir tartacaksın, sonra da bir tercihte bulunacaksın. Tam da bu yüzden, biraz olsun aklı başında bir çevirmen, orijinal cümleyi okuyup kendi çevirisini yazar. Sorumluluğunu da üstlenir. Hem böylece sadece 1+1, 2 birim (yabancı dilden okuduğunu anlama ve onu Türkçe’ye nakletme) işlem yapmış olur. Oysa diğerinde, ister redaksiyon olsun ister hırsızlama, en az 4 birim işlem vardır (yabancı dilden okuduğunu anlama/redakte ettiğin ya da hırsızladığın çevirmenin ne yazdığına bakma/o metin ile kendi kafanda kurduğun cümleyi kıyaslama/sonra da kendi tercihin olarak birinden birine karar verme). Tipik astarı yüzünden pahalı hikâyesi; durduk yerde işimizi iki katına çıkaracak kadar enayi sanıyorlar bizi, ya da herkesi kendileri gibi biliyorlar. (Ha bir de tabii, son tercihte bulunduktan sonra 5. birim işlem var ki, o da hırsızladığınız metinden farklı görünsün diye uğraşmak)…” Yalnızca çeviri yapmayı bilmeyen biri için kopyalayıp düzeltmek daha kolay bir iştir.

Onlarca çeviri yapmış, yapamayacağını düşündüğü çevirilerin altına girmekten bile çekinmemiş (ve az çok altından kalkmış) bir çevirmen olarak, diğer yaptığım çevirilere kıyasla çok daha kolay olan çevirilerde böyle bir riske girip (aşağıda sıraladığım diğer bütün nedenler söyle dursun) itibarımı ve onca emekle edindiğim mesleki saygınlığımı zedeleme riskini alacak kadar aklımı peynir ekmekle yemedim. Neticede yaptığı işle en azından işsiz kalmayacak kadar bir isim edinmiş bir çevirmen olarak böyle bir riske girmem, girmedim, girmeye ihtiyacım da yok; böyle bir iftirayı reddediyorum. Ben hayatında üç tane çeviri yapmış, onları da daha önce çevrilenlerden yapmış, yapar yapmaz da eski çevirmene saldırarak kendini saklamayı cinlik bilmiş, sonra da o çevirilere bakıp bakıp kendini bir şey zannederek hülyalanan şöhret avcılarından değilim, kendim için çok kolay bir işte “yağma” yaparak kendi adımı zedelemem. Bu iddia, saçmalığın daniskasıdır. Dahası benden çok daha emektar ve tanınan bir çevirmen-editör-yazarın adını ve kurumunu da böyle bir riske atacak olduğum düşünüldüğünde, bu tamamen saçmadır. Şu âna kadar sekiz kitabı basılan, bir o kadarı da yedekte bekleyen bir çeviri serüvenin içine gireceğim, gireceğiz, bu projenin siyasi nedenlerle çok düşman çekeceğini bileceğiz, ama kalkıp böyle bir şey yapacağız, hem de iki-üç yıl önce tanışmış iki insan olarak. Bunun hiçbir mantıkta yeri yok.

Kim Hatadan Muaf ki? Hiçbir Şey Yapmayanlar!

Peki, birkaç istenmeyen sorun (yanlışlık ya da eksiklik) ne olacak?

Bunlar temelde üç nedenden kaynaklanmaktadır. Birincisinden başlayayım: Çeviri yaparken karşılaştırma yapma zahmetine girmek. Bunu zaten hiçbir zaman gizlemedim (zira gizlemeyi gerektirecek bir yanı yok), çeviri sürecinde görüştüğüm çevirmen-editör tanıdıklarımla sık sık paylaştım, ilk suçlama geldiğinde Sabri Gürses’le yazıştığımda söyledim vb. Çıkan tek tük sorunlar esasen buradan kaynaklanıyor.

Neden böyle bir şey gerekli görüldü? Ancak bu sayede ideolojik çarpıtmalara, çeviriden kaynaklı siyasi yanlışlara vb. ulaşabilirdim. İkincisi Lenin çevirilerinin ana dilden değil, ikinci bir dilden (İngilizce), üstelik kötü bir ikinci dilden yapıldığı düşünüldüğünde ancak bu şekilde eksik ve yanlışların önüne geçilebilir(di). Keza derlemeler söz konusu olduğunda, internetteki İngilizce metinlerin eksik olduğunu biliyoruz. Mesela Yenilgicilik’ten özellikle bir tane hatırlıyorum ki, Lenin burada “yenilgisini istemek” mevzuu gibi çok kritik bir husustan bahsettiğinden daha bu projenin en başında bana uyarı işlevi olmuştu: “but must also wish for the defeat for revolutionary insurrection, if an insurrection to prevent the war proves unsuccessful.” Eksik, yarım cümle yok. Ya da, Lenin’in İngilizce Toplu Eserler’inin 32. cildinin ilk yazısı olan “Sendikalar ve Troçki’nin Yanlışları”nın İngilizce çevirisiyle Fransızca çevirisini karşılaştıran biri (ya da Almanca bilen Almancasını, İnter’deki çevirisine sahip olan Türkçesini karşılaştırdığında), bu yaklaşımın ne kadar zorunlu olduğunu görecektir: Tek kelimeyle, korkunç ve eksik bir çeviri, hattâ biraz daha ileri gideyim, yer yer farklı bir metin.

Daha da somuta ineyim: İnter Yayınları’nın “Sol” Komünizm çevirisinin başında öyle bir ibare var ki, “authoritative” bir Lenin metni olmadığı tartışmalarına bile yol açabilir, zira sorun metne dair değil, kitabın, hem de Lenin döneminde basılmış bir kitabın başlığına dairdir. Şöyle yazıyor kitabın hemen başında: “Bu kitabın Rusça adı, ‘Solculuk’ Komünizmin Çocukluk Hastalığı’dır. Almancası ise ‘Sol Radikalizm’ Komünizmin Çocukluk Hastalığı; Fransızcası ise ‘Goşizm’ Komünizmin Çocukluk Hastalığı’dır. Önceden birkaç kez baskısı yapılmış olan ‘Sol Komünizm’ Komünizmin Bir Çocukluk Hastalığı şeklindeki kitap adının nereden kaynaklandığını bilemiyoruz.” Zaten bu yüzden de metin boyunca (İngilizcede), Lenin’in sol komünizm ya da solculuk dediği yerlerde bir tutarsızlık vardır (ayrıca İngilizce çevirisi özgün metne kıyasla farklılıklar gösteren metinlerden biri de “Sol” Komünizm’dir). İngilizce dışındaki diğer dillere İngilizceye olduğu kadar hâkim olmayan bir çevirmen olarak, farklı metinleri karşılaştırarak gitmeyi gerekli gördüm, hâlâ da yer yer yapmak zorundayım.

Karşılaştırma ne kazandırıyor? Dediğim gibi, metinlerin aslı İngilizce değil. Sabri Gürses’in sürecin başından beri dile getirdiği özgün dilden çeviri talebine katılmıyorum, bazı yazılar hariç Lenin’de böyle bir şeye gerek yok; Akınhay nedenlerini sıraladı, yazdıklarına katılıyorum. Ama hiç mi sorun yok? Elbette var. Onları nasıl gideriyorum? Kötü Fransızcamla Fransızcadan karşılaştırarak, Almancaları google translation’a yapıştırarak ve nihayet birçoğu Almancadan olan çevirilere bakarak. Bu yüzden bazı çevirilerde biraz Fransızca bildiğim için Fransızca metne ve dahası Türkçe metinlere bakıyorum, zira İnter’den çıkanlar Almancadan yapılma ve Almancaları çok daha düzgün. Bu bir zorunluluk. Ama müfterinin düşündüğü gibi, yalnızca internette olanlarla değil, kitap halinde olan Türkçe metinlerle de karşılaştırıyorum.

Müfteri en son saldırısında, “eski Emperyalizm çevirisine atıf yok” demiş. Ben her an her yerde çevirilere atıfta bulunmuyorum ki! İlk çeviri olan Devlet ve Devrim’de çeviriye dair şeyler yazdım, ama devrimci cenahtan meslek ukalalığı olduğu yönünde sözlü takılmalar (“bize çeviri değil, Lenin lazım”, ya da “eski köye yeni âdet getirmeyin, künyesinde vereceğinizi verin, uzatmayın!”) gelince, vazgeçtim, sanki çevirmen olarak kendimi öne çıkarmaya çalışıyormuşum gibi hissettim. Ne Yapmalı? doğal olarak bir istisnaydı, orada çeviri sürecine, çeviri metinlerine göndermede bulunduk, bulunmak zorundaydık. Ama asla önceki emekleri yok saymak vb. bir tutumumuz olmadı, olmaz da. İki örnek verip uzatmayacağım: Birgün kitap ekinde şunu dedim: “Burada aslolan, salt bir yeniden çeviri yerine, okura yeni bir perspektif sunacak, ‘piyasada’ olmayan bir şeyin sunulup sunulmadığıdır. … Zaten tam da bu nedenle biz bir kapitalist gibi rekabete girmekten ziyade, çevirilerimizde önceki basımlara referans veriyoruz.” Bir de Yenilgicilik derlemesinden örnek vereyim. Ne yazmışız: “Bunun dışında yalnızca görece uzun ve (zaten çevrilmiş) bir metin olan ‘Sosyalizm ve Savaş’ istisna kabul edildi ve çok önemli olmasına karşın derlemeye yalnızca doğrudan ilgili kısımları alındı.” Yani ortada kendisinin düşündüğü gibi bir rekabet yok. Kendisi, Marx yayınladığı yayınevi üzerinden Sol yayınları ile böyle bir rekabete girmeye çalıştığından, herkesi de kendisi gibi zannediyor.

Dolayısıyla kendinden önce yapılmış çevirilere saygı duyma zorunluluğundan da vazgeçtim, Lenin eserlerinin bu durumu bile (düz bir çeviriden ziyade) her türlü karşılaştırmayı zorunlu kılmaktadır. Elbette birileri Rusçadan yapmış ya da yapıyor olsaydı, biz de bu işe girişmiş olsaydık, o zaman hata yapmış olurduk, ama böyle bir şey yok. Daha geçenlerde, seçkin bir yayınevinden bir editör arkadaş Gramsci çevirecek İtalyanca çevirmen bulamadığını söyledi, yapmak isteyip istemeyeceğimi sordu, kaldı ki Rusça. Dahası ben yıllarca Marksist klasikler basacak yayınevi aradım durdum!

Buna dair Devlet ve Devrim’le ilgili yaptığım açıklamayı hatırlatayım: “Maalesef önceki çevirilerin hiçbirinde Lenin’in bürokrasi-memur ayrımına gerekli özen gösterilmemişti. Metnin özünü zaten işçi devleti ve bürokrasi (ya da, yarı devlet) oluştururken, bu kısmın okur açısından tamamen anlaşılmaz şekilde ‘çevrilmiş’ olması…” Kitabın Sunuş’unda ise şöyle demiştim: “Metinde ihtilaflı olduğu düşünülen kısımlarda özgün Rusça baskıyla ve Fransızca ve Almanca çevirileriyle karşılaştırma yapıldı. … Bu bakımdan, özellikle de işçi devletinde ya da genel olarak sınıflı toplumlarda bürokrasi-memurlar sorunu noktasında Sovyetler Birliği örneğinden bu yana maalesef ciddi bir kafa karışıklığı yaşandığından, bu hususa özel bir dikkat göstermek gerekti. … İmza yetkisi ve dolayısıyla (metindeki tabirle) ‘tepeden inmecilik’ yapma yetkisi olan ‘memurlar’, yani bürokratlar, yani yüksek devlet ricali ile yalnızca ‘emir kulu’ olmasına karşın, büroda (dairede) çalışanlara üye olmasından ötürü, yanlış bir şekilde, bürokrat diye adlandırılabilen memurlar (ya da devlet görevlileri) arasındaki ayrım çizgisinin kavramsal açıdan her yerde net bir şekilde çizildiğini ya da daha doğrusu çizilebildiğini söylemek güçtür. Bu nedenle olsa gerek, Almanca, Fransızca ve İngilizce çeviriler ile özgün Rusça metinde birbirinden farklı kelimeler kullanılmıştır. Lenin de yalnızca bu metinde değil, diğer yazılarında da yer yer memur/bürokrat, memurlar zümresi/bürokrasi tabirlerini münavebeli olarak kullanmıştır. … Lenin bir bütün olarak memuriyet sisteminin kaldırılmasını ve devlet işlerinin dönüşümlü olarak herkes tarafından yapılmasını, ‘herkes bir süreliğine “bürokrat” olunca hiç kimsenin “bürokrat” olamaması’ gerektiğini savunur. Dolayısıyla makam, mevki, arpalık vs. sahibi değil, görevi, sorumluluğu ve hesap verme zorunluluğu olan kamu çalışanları yaratma hedefi, tek bir işe hapsolup kalmış memurları ortadan kaldırma hedefinden ayrı düşünülemez. Bu nedenle, metinde, bürokrat, yani ‘kendisini toplumun üzerine yerleştirmiş’ yetki sahibi devlet görevlisi ile memur tabirinin münavebeli kullanılması bir çelişki oluşturmaz.”

Her şey bir tarafa, kendim bile ancak bu karşılaştırma neticesinde eski görüşlerimi tam olarak netleştirebildim (Karşılaştırmaları öncesinde yapıp, sonra çeviriye girişme aklını vereceklere, mutat çevirmen cevabını vereyim: Bir yerden burs alıyor olsak…). Neticede karşımızda varını yoğunu tahrifata ayırmış, her türlü tahrifat için profesyonel ekipler oluşturmuş bir akım var: Stalinizm. Ve maalesef bu eserler bize Stalinizm üzerinden geliyor.

İkinci neden: Yaptığım çevirilerin sayısı kırkı bulmuş olmasına karşın, ilk kez metinlerin çıktı üzerinde son okumasını ben yapıyorum (bir nevi editörlük) ve bunun zorluklarını yaşıyorum (daha doğrusu, yaşadığımı gördüm). Benim kararsızlıklarım, müşkülpesentliğim yüzünden (cümleleri/kelimeleri “daha güzel” yapacağım diye alakalı alakasız değiştirmem) Akınhay’ın zorda kalması, yayına hazırlama sürecinde (anladığım kadarıyla) bunalması, benim editörün düzeltmelerinden sonraki son okumada “tembelliklerim” (“nasılsa olmuştur” diyerek hızlı ve yer yer atlayarak okumak, gelen çeviri tekliflerini geri çevirmeyip iki işi aynı anda yapmaya çalışmak).

Mesela ilk çevirimiz olan Devlet ve Devrim’den bir örnek vereyim. Çeviri belki de en temiz çevirilerimden biri, ama onda bile, “yok şöyle olsun, yok böyle olsun” diye epey bunalttım Akınhay’ı. Nihayet çeviri basılana yakın, bir eki de maille attım, bu kez Sunuş kısmına. Sanırım, Akınhay ekleme yaparken, “ya sabır” çekti ki, eklemeyi yapmış, çıkarmayı yapmamış. Sonuç: Kitabın ilk sayfasında, “özellikle de işçi devletinde ya da genel olarak sınıflı toplumlarda bürokrasi-memurlar sorunu noktasında Sovyetler Birliği örneğinden bu yana maalesef ciddi bir kafa karışıklığı yaşandığından, bu hususa özel bir dikkat göstermek gerekti” kısmının bir cümle aralıkla tekrarlanması oldu.

Bu hataların içinde, alakalı alakasız bir şekilde eski çevirilerle benzerlikler yakalayıp bana intihal yakıştırması yapmak ancak yarası olan birinden beklenir, zira (insanın büyük hevesle giriştiği bir çeviri sürecindeki eksikliklerini söylemesi hoş bir şey değil ama gerçek şu ki), maalesef çoğu yayınevinde olduğu gibi bizde de bazen redaksiyon-dizgi hataları olabiliyor (ki bunların kabahati de dediğim nedenlerden ötürü esasen bendedir).

Mesela, Devrim Yazıları 1’den, s. 19: Ben maille gönderdiğim metinde, “Almanya’daki ve Batı’daki işçi kitleler arasındaki mayalanmayı görmemesi bir insanın için kör olması gerekir” demişim, kâğıtta yaptığım düzeltmede yine olmamış: “Almanya’daki ve Batı’daki işçi kitleler arasındaki mayalanmayı görmemesi için bir için kör olması gerekir” olmuş. İnternette bu çeviri yok, intihal izi mi kalmış yani? Ya da (her kitabın ancak bir 20 sayfasına bakabildim, örnekler oradan) Devrim Yazıları 2’den, s. 4: “sosyalizmin bütün ülkelerde zaferine ulaşmasını sağlamak”. İnternette olmayan bir çeviri, ama “Emekçi Halkın Hakları Bildirgesi” gibi fevkalade önemli bir belge olduğu için hem Sol’dan hem de İnter’den karşılaştırarak yaptığımı hatırlıyorum. Onlarınkiyle alakası yok. “Sosyalizmin bütün ülkelerdeki zaferini kendisine temel görev bilen” (Sol), “sosyalizmin bütün ülkelerde zaferini koyar” (İnter). Olsaydı intihal mi olacaktı?

Yani “hızlı” ya da “yoğun” çeviriden kaynaklı sorunlar her metinde var, bunları önüme çıkarmanın âlemi yok. Binlerce sayfalık bir çeviri işiyle uğraşan bir emekçinin, gözünden kaçması, zihinsel tembellik yapması mümkündür (elbette mümkün olan dünyaların en iyisinde böyle bir şeyin olmaması gerekir, ama mümkündür). Fakat esas sorun şu ki ilk defa editörden gelen metnin kâğıt üzerinde son okumasını yapıyorum (ve işin bu kısmını çok da severek yapmıyorum – bilen biliyor, kısmi son okumaları bile bazen lalettayin yapmışlığım var). Ama asla işten kaçtığım yok: Hâlihazırda teslim etmiş olduğum 1000 küsur sayfalık Troçki çevirimi, en sonda bir kez daha karşılaştırarak okumayı çalıştığım yayınevine bizzat ben teklif ettim.

Akınhay’ın da sıraladığı nedenlerle, bu karşılaştırmalı tarzın, özellikle de benim ortalama çeviri hızımı bilenler için, bir uyanıklık değil, ek bir külfet olduğunu söylememe gerek yok. Müfterim çok istiyorsa, eline bir kronometre alsın, istediği Lenin eserini –başka bir yazarınkini değil, Lenin’i (ya da Troçki’yi)– gözü önünde usul usul çevireyim, bakalım bundan daha hızlı bir sürede çevirmek mümkün mü?

“Kimini Az Değiştirmiş, Kimini Hiç Değiştirmemiş!”

Bunu neden söylüyorum? Bir insan herhalde iki şeyden ötürü intihal yapar: Kendi çeviremediği için (benim bu konuda bir sıkıntım yok) ya da daha hızlı (ve dolayısıyla kârlı) olması için. Bu ikincisi de benim için geçerli değil, zira böyle daha hızlı ya da az yorucu değil, çok daha yavaş, uzun ve en önemlisi aşırı yorucu oluyor (ara ara tembellikler, hataya düşmeler, gözden kaçırmalar da buradan kaynaklanıyor). Lenin çevirilerine henüz “alıcı” bulamadığım, hattâ daha da geriye gidersem çeviri yapacak yayınevi bulamadığım (yani işsiz olduğum ve alıcı arayacağım çeviriler yaptığım) ve dolayısıyla hevesimin epey yüksek olduğu dönemde bu yoruculuk (ya da ekstra zaman) gözümde büyümüyordu. Şimdi bu geçerli değil ve dahası mümkün de değil. Bu yüzden belli bir süredir (istisnalar hariç) böyle yapmıyorum.

Emperyalizm çevirisinden verilen örnekler (yukarıda sıralananlar bir tarafa, onlara zaten defalarca yanıt verdim) bu yüzden de intihale girmiyor. Daha da örnekler verebilirim. Kendi tabirleriyle, Lenin’den çabuk para kazanma derdinde olan biri, topu topu 27 sayfa ek yapacağım diye 800 sayfalık bir eseri okuyup, Emperyalizm’in sonuna ekler mi? Neticede Akınhay bana “açık çek” vermiş, ona desem ki 100 sayfa ek yapmamız gerekiyor, bana hayır mı diyecek? 100 sayfa ek yapsak etiket fiyatı ve dolayısıyla telif ücreti artar, ama yapmamışız, üstelik o 800 sayfadan alınabilecek birçok önemli parça var. Lenin’i çevirmeye giriştiğimde, eserleri içinde daha önce okumadığım bir tek bu vardı (esasen Lenin’e ait olmadığı, Lenin’in okuyup incelediği eserler olduğu için), ama okuyup, tekrar üzerinden geçip, çevirip, eklemekten kaçınmadım.

Ya da intihal yapacak insan 40 sayfa sunuş için uğraşır mı o kadar araştırma, inceleme ve yazmayla? Şu ana kadar 8’i yayınlanmış olan 15-20 ciltlik bir projeye girişen biri, bir ayını bile almayacak bir çeviri için tüm projeyi riske atmaz. Her şey bir tarafa, Lenin projesinde yalnızca bir çevirmen olarak değil, sunuşlarla bir yazar olarak da bulunuyorum ve yazdığım siyasi içerikli sunuş yazılarını riske atmış oluyorum. Bunu düşünmeyecek kadar saf mıyım? Yalnızca ben değil, hiçbir insan böyle bir şey yapmaz. Ben bunu kendime zül sayarım! Sanırım en baştan beri karşımdakileri ciddiye alıp cevap vermektense söylemem gereken buydu.

Karşılaştırma kısmına dönersek, takmış bir “kopyala yapıştır”a, öyle gidiyor… Ben karşılaştırmayı yalnızca nette olan çevirilerle yapmıyorum ki? Emperyalizm çevirisini, hangileriyle karşılaştırdığıma dair elimde kanıtlar olmasa, yani “hızlı hızlı çevireyim de yayınlansın, cebim para görsün” diye yapmış olsam, amenna diyip susacağım. Yaptığım mail yazışmalarından, gittiğim kütüphanelerin kayıtlarına kadar, mevcut üç çeviriyle karşılaştırdığımı ve bu çeviriye normalin üstünde emek harcadığımı rahatlıkla kanıtlarım. Metinde içinden çıkılması güç olan (bazıları İngilizcesinden ötürü, bazıları hakikaten zor) mevcut diğer çevirilerle karşılaştırmak çok daha gerekliydi. Ama anlaşılan o ki, bu şekilde malzeme elde edelim derken, düşmanın eline malzeme veriyoruz. Fakat bunların intihalle değil, doğrudan dikkat dağılmasıyla alakası var, zira müfterinin de verdiği örneklerde görülebileceği üzere, internetteki metinle alakası olmayan yerlerde de birkaç eksiklik ya da yanlışlık var. Belli ki bu çeviri, çok yoğun bir dönemime denk gelmiş, bu birkaç hata bana yakışmamış, daha iyisini yapayım derken, ortalamamın altına düşmüşüm. Nitekim Emperyalizm kitabına yazdığım Sunuş’un neden dipnotlarının ve bölüm başlıklarının olmadığı yönünde de birkaç arkadaşımdan (daha önce) uyarı gelmişti ve ben de bu kitap sırasında yoğunluğumun çok fazla olduğunu, her şeye yetişemediğimi söylemiştim. Fakat bu konulara (emekçi çevirmen vs.) girdiğimizde, ana-baba parasıyla solculuk yapmaya alışmış zengin çocukları öfkeden deliye döndüğünden, kısa kesiyorum.

Ben kendi yaptığım yanlışı ya da eksiğimi düzeltirim, asla gocunmam, başvurduğu yalanlar, “kalabalık görünsün” taktikleriyle çamur atmalar da ona kalsın, hayrını görsün. Kendisiyle aynı seviyeye inmeyeceğim, ama bu tarzın dönüp kendisini vuracağını unutmasın diye şunu da söylemeden geçmeyeceğim. Tartışmayı takip eden birisi, sağ olsun, malum siteye “şimdi başkası da kalksa senin çevirilerine intihal suçlaması atsa” diye bir yorum yazmış. Şöyle:

“Biri çıkıp senin de çevirilerini baştan sona okumalı, bakalım o kadar çamur attığın Sevim Belli’yle ne benzerliklerin var veya özgül olacak diye ne hataların var. Sen ‘insanlar kendi tarihlerini kendileri yaparlar’ cümlesini Türkçe hatası da yaparak –lar ekini atarak çevirmişsin. Başka türlü çevirmenin aptallık olacağı cümle için sana intihal yaptın densin mi şimdi?

SB: Fransızların yaptığı gibi, uluslarının gafil avlandığını söylemek yeterli değildir.

EÖ: Fransızların yaptığı gibi, uluslarının gafil avlandığını söylemek yetmez.

SB: Fransız Devriminin 24 Şubat 1848’den Aralık 1851’e kadar geçirdiği evreleri, ana çizgileriyle özetleyelim.

EÖ: Fransız Devriminin 24 Şubat 1848’den Aralık 1851’e kadar geçtiği aşamaları, genel hatlarıyla özetleyelim.

SB: Deniz tanrıçası Tetis, Aşil’e, gençliğinin baharında yokolup gideceğini önceden haber vermişti.

EÖ: Deniz tanrıçası Tetis, Aşil’e, gençliğinin baharında öleceğini önceden haber vermişti.”

[Hemen ardından, müfterinin çevirdiğini iddia ettiği “Fransa’da Sınıf Mücadeleleri”nin daha ilk sayfasının ilk dört cümlesinin, her cümlede bir-iki değişiklik dışında tıpatıp aynı olduğu gösterildi.]

Açıkçası bu şekilde intihal suçlaması yapmak çok kolay. Niye? Eminim benzerlikler ve “benzerlikler” burada olduğu gibi ganidir, zaten “only-henüz-sadece” ya da “dozen” diyen birinin kesin yanlışları da vardır, dahası bağlamı falan bilmediği için anlamadığı yerler vardır, onları da araya sıkıştırırım!! Ama ben yalnızca yukarıda aktarılanlardan örnek vereyim:

Niye Akhilleus gibi yerleşik yazılı kullanım değil de Aşil? Hani Almancadan çevirmiştin, Aşil diye Fransızlar diyorlar, SB belli ki bu yüzden Aşil demiş. EÖ niye Aşil dedi? Çünkü kopyala yapıştır yapmış!

Neden virgüllerle cümleyi boğacağına, “Aşil’e gençliğinin baharında öleceği deniz tanrıçası Tetis tarafından önceden haber verilmişti” diye çevirmemiş? Çünkü kopyala yapıştır yapmış!

Neden “Devrimi’nin” değil de “Devriminin”? Yanlışları tekrarlamış!!

“Geçtiği”ni “geçirdiği”, “evreleri” “aşamaları” yapmış,

İlk cümle tamamen aynı, utanmadan “yetmez”i “yeterli değildir” yapmış. Kelimeleri değiştirmekle “yepyeni” çeviri yarattığını zannetmiş!

“yok olup gideceğini” ise “öleceğini” yapmış.

“gafil avlandığı” aynen duruyor, oysa gayet özgün bir kullanım ama aynı! İnsan özgün kullanımı korur mu? Belli ki parmak izi kalmış!

Oldu mu şimdi? Ne demişler, keser döner sap döner, gün ölür hesap döner, ya da kendisinin anlayacağı dille yazayım, ne ekersen onu biçersin!

[Yazı bittikten sonra müfterinin cevabını gördüm ki gülünç bile değil: “Bakın, bakın, Sevim Belli çevirisiyle kıyaslandığında, kelimeleri değiştirmişim” diyor! İnsanda en azından birazcık utanma olmaz mı? Dön bak bir yazdıklarına, bana attığın intihal suçlamalarında “kelimeleri değiştirmiş” demiyor muydun? Bu tartışma “kelimeleri değiştirmiş, o halde intihaldir” diyerek başlamadı mı? Kelimeleri değiştirince yeni çeviri mi oluyor? Başka bir yerde de, “benim çevirimde yer yer sözdizimi bile değişik” demiş. Ne Yapmalı?’dan ya da Emperyalizm’den verdiğin örneklerde sözdizimi değişik olanlar yok mu?! Sonra da sıkışınca, bakın FBA İngilizce “can” kelimesini “-ebilmek” diye çevirmemiş, es geçmiş diyor. Gerçekten komik! Basitlik pahasına da olsa tekrarlamak zorundayım: Çeviri bütün kelimelerin tek tek çevrilmesi değildir. Bu yanlışa mütercim-tercümanlık okullarının birinci sınıf öğrencileri bile düşmez. Ama kendisi bunu bilmediği için, “kendi” çevirisinde bazı cümleleri az değiştirmiş, bazı cümleleri hiç değiştirmemiş, yalnızca yer yer kelimeleri değiştirmekle yetinmiş! Tevekkeli değil, daha “kendi” çevirisi yayınlanır yayınlanmaz, yangından mal kaçırır gibi, Sevim Belli’ye saldırmıştı. Demek ki kendisine intihal suçlaması yapılacağını bildiğinden, proaktif davranmış ki, sonradan “Sol Yayınları’nın yanlışlarını gösterdim diye bana çamur atıyorlar” diyebilsin. Seni gidi ucuz kasaba politikacısı seni!]

Karşılaştırmalı çevirinin zorluğundan kaynaklı örnekleri bulup çıkartıp “intihal” demek, cımbızlamacı mantıkla meşrulaştırılabiliyor, ama mesela “Sol” Komünizm’deki (nette olan bir başka metin) şu tür (maalesef) eksiklikleri nereye oturtacağız? “…devrimin merkezinin daha da kaydığı, yani Rusya’ya kaydığı [eksik] bir aşamaya yaklaştığımızı düşünmemek elde değil. … Batı’dan muazzam bir devrimci inisiyatif edinmiş [dizgide “göstermiş” olmuş] olan Rusya, belki de artık kendisi Batı için … hazırdır.” Netteki çeviriyle alakası yok bunun: “devrim merkezinin yeniden bir yer değiştirmesiyle, Rusya’ya doğru yer değiştirmesiyle, karşı karşıya olduğumuzu bize düşündürmektedir. … Batıdan bunca devrimci inisiyatif edinmiş olan Rusya, belki şimdi artık … yolundadır.”

Peki, neden oluyor bu sorunlar? Her şey bir tarafa, bu kitapları alan okura karşı ayıp olmuyor mu? Onun nedenini de söyledim: Kendim ilk defa son okuma yapıyorum. Çeviri teamülünü bilmeyenler için söyleyeyim: Çevirmen metnini teslim ettikten sonra, editörden özellikle bir talep gelmediği müddetçe yeniden bir okuma yapmak zorunda değildir. Editörün böyle bir talebi olursa, mesela ben de çevirmen olarak derim ki, “değişiklik yaptığınız yerleri metin üzerinde göreyim, o kısımlara bakarım, son okumayı yine siz kendiniz yaparsınız.” Öyle ya, bir kez daha okumak, rahatsız edici yerlerde bir daha kaynak metne dönmek vb., çevirmen için ek bir külfet daha olur. Ama ben bu metinleri sahiplenen bir Marksist olarak, Lenin çevirilerine özel ilgimden ötürü, meselenin para ya da emek kısmını düşünmeden işin bu kısmına da giriştim. İntihal yapacak insan, böyle bir yükün altına girmez.

Emperyalizm çevirisiyle ilgili tek bir örnek vereyim, bir yaz sıcağında tamamen boşa gitmiş bir emek olduğu için çok iyi hatırlıyorum. Emperyalizm çevirisini basmadan önce güncellemek ve eksik bir araştırmayla sunmamak derdindeydim. En son, bir kitaba denk geldim: “New data for V. I. Lenin’s “Imperialism, the highest stage of capitalism. / Edited by E. Varga [and] L. Mendelsohn. Lenin, Vladimir Ilich, 1870-1924. Kütüphane kodu: HB501 .L5613 1940” adlı kitabı çok uzak olan Boğaziçi Üniversitesi’nin kütüphanesinde gidip inceledim. Sonra Akınhay’a 12/08/2009’da şöyle yazmışım: “Bir koşut metin yapmışlar, koşut metinde Lenin’in verdiği bilgilerin/istatistiklerin 1930’lardaki güncel hallerini ve sonra yorumlarını koymuşlar. 2000’lerdeki hali olsa harika olurdu ama bu haliyle gereksiz.” Nereden baksan, yarım günüm heba oldu. (Aynı yazışmamızda şuna da rastgeldim ki söylediklerimi daha da kanıtlayacak bir şey. Akınhay şöyle yazmış “…hem kâğıt dizgi üzerinden göz atman ve gerekirse düzeltmen daha uygun olacak bu sefer.” Bu sefer demiş, çünkü ilk ikisini PDF halinde incelemiştim. İsteyene tüm mailleşmelerimi açabilirim.) Başımda acilen teslim edilmesi gereken, ek süre talep ettiğim çeviriler vardı, tatile bile gidememiştim ve saatlerim heba olmuştu, üstelik sonradan aradığım metnin internet ortamına aktarıldığını gördüğümden ıstırabım daha da artmıştı!

Hata elbette olmaması lazım, ama binlerce sayfalık bir çeviri serüveninin içinde münferit hatalar kaçınılmazdır ve aslolan –en azından benim açımdan– sonradan bunların düzeltilmesidir, ben de bundan kaçacak değilim.

Özgün Çeviri Dil ve Terminolojidir, Kelime Seçimi Değil!

Bunları görmezden gelip, yok kelimeler benzer, şunlar benzer deyip argüman inşa etmeye çalışmak artniyetliliktir. Çeviriyi özgün kılan şey kelime benzerlikleri vb. değil, esasen dilidir. Benden önceki bir çevirmen, bir kelimeye tam oturan bir karşılık bulmuşsa, neden farklı bir kelime bulma telaşına gireyim? Benden önceki bir çevirmen, “discredited” sözcüğünü “ne mal olduğu anlaşıldı” şeklinde harikulade bir biçimde çevirmişse, niye bozayım da müfteri gibi gülünç duruma düşeyim? Onu çevirisinin özgün olmayacağından korkan, sonra yaptığı iki tane çeviriyle caka satmak için başkasının çevirisine çamur atarak “Sol yayınlarının çevirisinde bilmem kaç hata” arayanlar düşünsün! Ben kendimden önceki meslektaşlarıma da başka birine de terbiyesizlik yapmadım, yapmam, ama çirkefleşecek olana da pabuç bırakacak değilim. Ortada harcadığım muazzam bir emek var; intihal yapacak adam, kalkıp onlarca derleme yapıp, çevirip, bunlara sunuşlar yazıp, yarı-editörlüğünü yapmaz, en azından kendi emeğine saygı duyduğu için yapmaz.

Üçüncü neden ise, Lenin çevirilerinden bağımsız olarak, her çeviride görülen, editör-çevirmen arası “farklılıklar”. Bu tabiri tırnak içinde kullanıyorum, zira bu farklılık kaçınılmaz. Biri şöyle yazar, diğeri böyle. Biri şöyle bakar, diğeri böyle. Mesela ben bu yüzden editör olmam, zira kararsızlıktan çeviri sonlanmaz. Elbette Akınhay’la bizim aramızda da var. Dahası uyum süreci denen bir şey var. Birimiz karşı-devrim diyor, birimiz karşıdevrim, birimiz hattâ diyor birimiz hatta, birimiz Merkez Komite diyor, birimiz Merkez Komitesi… Daha başka örnekler var da uzatmanın gereği yok.

Yani kısacası, vereceğim cevap, laf ola beri gele…

Saldırılarına devam ettikleri için, bir kez daha yanıt verdim, ama bir daha bu konuda herhangi bir şey yazmayacağım, internet solcusu delikanlılar oyalansın diye zamanımı harcayamam, çünkü birilerinin hoşuna gider mi bilmem ama daha hazırlamam gereken başka derlemeler, yazılması gereken sunuşlar, yapılması gereken çeviriler var. Üstelik bunlardan birisi, Troçki’nin yanlışlarını (oley!) anlatıyor (acaba korkup cımbızlasa mıydık?), diğeri ise komünistlerin klasik örgütlenme tarzı dünya partisi olduğundan her zaman Enternasyonal bir partide örgütlenmiş olan Lenin’in Enternasyonal partisi “Komünist Enternasyonal”i konu alıyor, alt başlığı da … ne olsa beğenirsiniz? Lenin’in bir sözüne atıfla, Komünist Enternasyonal: “Dünya Devriminin Partisi”. (aman yarabbi, dünya devrimi mi?! Evlerden ırak…) İşte sorun da tastamam bu, birilerinin mitleri yıkılıyor, bu yüzden de o birileri takacak kulp arıyor…

[Not: Göksel Kılınç adlı bir yorumcu arkadaş, Özalp’a yönelik suçlamayla ilgili “bu yazı da FBA tarafının benzer bir tepkisi gibi geldi bana” diye yazmış. Benim bunlarla uğraşacak zamanım yok, sözleşmesini yaptığım çevirileri yetiştirme telaşından bu yazıyı yazacak zamanı bile zor buldum, ki zaten yapacak olsaydım, ilk gün yapar, konuyu başka bir tarafa çekerdim, yani hiç işim olmaz.]

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: Agora Kitaplığı / intihal / Lenin çevirisi /

Comments

  1. […] Burak Aydar, Ne Yapmalı? tartışmasına “İntihal Kolaylık Değil, Angaryadır, Bunu İyi Çevirmenler Bilir” başlıklı yazıyla son verdi. Sol Defter’de yayınlanan yazı ilgi çekici bazı […]

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.