Masis Kürkçügil’le Referandum Üzerine Bir Akşam Sohbeti

Sol Defter - 19 Ağustos 2010 - Güncel Politika / Türkiye / Türkiye Solu

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

Malum, önümüzdeki ay 12 Eylül’ün 30. yıldönümü. Aynı zamanda, artık o tarihi kimin denk getirmesiyle, tam bilinmiyor, AKP’nin hazırladığı anayasa paketinin referanduma sunulacağı tarih ve tarihin 12 Eylül olmasından hareketle, referandumda takınılacak tutumlar konusunda 12 Eylül’ün ayrı bir cepheleşme vasıtası haline getirilmesi, siyasetin doğası gereği.

Biz de “Mesele” dergisinde bu çerçevede bir dizi söyleşi yapıyoruz. Önümüzdeki ay başında yayınlanacak olan Eylül 2010 sayısında bu söyleşi ve yazıları okuyabilirsiniz. İşte, bu kişilerden biri Masis Kürkçügil. Kürkçügil, halihazırda ÖDP’nin içinde ve arkadaşlarıyla birlikte “Yeni Yol” dergisini çıkarıyor.

Daha önce dergi ekibi olarak kendisiyle 2007’de, sosyalistlerin uzunca bir süreden beri ilk defa (ve tabii DTP’nin desteğiyle) bağımsız adaylarla seçime katılmaya hazırlandıkları bir dönemde konuşmuştuk. O konuşmamızın başlıca konularından birisi de ‘sol açısından seçimler’di.

Masis Kürkçügil o gün bize, biriken toplumsal güç ile parlamentodaki temsil arasındaki ilişkinin nasıl olması gerektiğine, bu dengenin nasıl kurulmasının hayırlı olacağına, aradaki makasın açıklığına ya da kapalılığına göre tutarlılık/denetim mekanizmasının da doğru/yanlış işleyeceğine dair genel bir çerçeve çizmişti. Çoğu kimsenin yoğun biçimde Ufuk Uras ve Baskın Oran kampanyasıyla ilgilendiği o dönemde, bizim Masis Kürkçügil’le söyleşi yapıp, bu seçim coşkunluğuna mesafeli bir tutum takınmamız, bazı yakın arkadaşlarımızca eleştirilmişti de.

Başka saptamaların yanında, esas olarak ne diyordu Masis Kürkçügil 2007 Temmuz’undaki bu söyleşimizde, okuyalım: “Hayatta yoksan orada [parlamentoda] olmanın fazla bir anlamı yoktur. Hatta kurumsal ilişkiyle aşağıdan mücadele arasında bir paralellik kuracaksan bunun bire bir de olmaması lazım. Aşağıda daha güçlü olman lazım, kurumsal temsilin daha zayıf olması lazım. Çünkü aşağıda sağlam olmazsan kurumsal temsiliyet ilişkisi seni balçık gibi çeker…”

Devamla: “Nihayetinde bir e-muhtırayla seçime gidiyoruz. Oluşacak meclis anlamlı bir meclis gibiymişçesine ona bir değer atfetmek bir yanılsama yaratmaktan başka bir anlama gelmez.” Ve biraz daha geride: “Seçim sonrasında mücadeleler açısından daha donanımlı, daha hazırlıklı olunmasını sağlayacak şekilde sosyalist hareketin inşasına katkıda bulunmalı bu çabalar. … Bugün üçsek yarın dört, dörtsek beş olmanın yolu aranmalı. Seçimin sosyalistler açısından esas manası budur.”

Mealen: Seçim kampanyaları bir ajitasyon-propaganda platformudur ve asıl olarak aşağıdan toplumsal mücadeleyi güçlendirmesi, bu mücadeleye katkıda bulunması açısından bir anlam taşır. Yoksa ‘yukarıdan kotarılan birtakım…’

Nasıl belirlenmişti o zaman İstanbul’daki adaylar, hatırlayalım: Ufuk Uras’ın bir temsil gücü vardı tabii, ayrıca Kadıköy yakasında iyi bir kampanya yürütülmüştü, yine de tek başına Türk sosyalistlerin çabalarıyla gerekli oy toplamına erişmesi mümkün değildi. Avrupa yakasındaysa Baskın Oran’ın isminin belirlenmesi tamamen ‘sivil toplum’ numarasıydı. Her ne kadar birleşik bir sosyalist gövdeden bahsedilemezse de, Baskın Oran’ı kimin belirleyip ‘dayattığı’, örneğin benim açımdan, meçhuldü. Zaten onu da DTP veto etti ve Baskın Oran seçilemedi. İyi de oldu. Birkaç ay sonra, parlamentoda ‘üniversitelerin paralı olması gerektiği’nden dem vuran bir ‘sosyalist’ milletvekilimizin daha olmasıyla övünmek durumunda kalabilirdik pekâlâ!

Ufuk Uras’ın meclisteki grafiği de Masis Kürkçügil’i yalancı çıkartmadı. Uras, kendisini meclise gönderen seçmen tabanına kalıcı bir hesap verme zorunluluğunda hissetmedi hiçbir zaman kendini. ÖDP’de yakın arkadaşlarıyla gerçekleştirdiği huruç harekâtıyla da gerçek oy tabanından önemli ölçüde koptu, başka sulara yelken açtı. 1970’li yıllarda (o zamanki, asıl) TKP’nin ulusal demokratik cephe kurma iddiasıyla arayıp da bulamadığı ‘sol sosyal demokratlar’ı, 2010’lu yıllarda aramanın ‘anakronikliği’ bir tarafa, ÖDP’yle arasına ciddi bir mesafe koymaktan başlayıp, geçen haftaki söyleşisinde ‘eski yol arkadaşları’nı ‘Ergenekon’a hizmet etmek’le suçlama noktasına kadar vardı.

Aklımızda bu tabloyla, Masis’le yeniden buluştuğumuzda, gündem bu sefer 2010 Eylül’ündeki referandum oylamasıydı. Foti (Benlisoy) ve Aykut’la (Tunç Kılıç) Metalurji’nin Taksim yönünü gören tarafına oturduğumuzda, Masis gene kendi tahliline, “Bakın arkadaşlar,” diye başlayacaktı. Bu ibare onun, ‘durum sandığınız gibi değil, anlatacağım dinleyin’ diyeceğinin ilk işaretiydi. Nitekim sözlerine, “Burjuva demokrasisinin labirentlerinde kaybolmanın alemi yok, arkadaşlar,” diye başlaması bunu doğruluyordu.

Belirleyici olan, BRIC ülkelerinin (Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin) bir alt kategorisine sokulan (ve bazı kaynaklarca dünyanın 16. büyük ekonomisi addedilen) Türkiye’nin son onyıllarda hatırı sayılır bir servet biriktirmesi ve gerek küresel sermayeyle entegrasyon, gerekse kendi çevresine sermaye ihracı yoluyla siyasal nüfuzunu da arttırdığıydı. Sermaye kesimleri arasındaki kavganın sertliğinin ölçüsü de, yeniden paylaşılması istenen bu servetin büyüklüğünde aranmalıydı.

Böyle bir ülkede, anayasaya bir ‘mutabakat’ merceğinden de bakılamazdı. AKP güçlü ise tabii ki siyasal alanı manipüle edecek ve başka kimseye danışmadan kendi pozisyonunu güçlendiren hamlelerde bulunacaktı. Bu anayasa paketi de başka bir ışıkta görülemezdi. O yüzden, AKP’ye karşı ‘ama bu paket bir uzlaşmayı yansıtmıyor’ türü gerekçelerle itiraz etmenin de sol muhalefet açısından anlamlı bir karşılığı olamazdı. Kürkçügil 2007 seçimlerinden sonra bu durumu öngörmüş ve “Yeni zoka anayasa değişikliği” diye bir yazı da kaleme almıştı.

Nitekim ‘anayasa oyalamacası’ üç yıl sürdü ve bu üç yıl içerisinde AKP hükümeti, küresel ve yerli sermayenin istekleri doğrultusunda çok yol aldı. Hem zaten, DSP-ANAP-MHP hükümeti gibi AKP hükümeti de başından sonuna kadar IMF ve Kemal Derviş’in belirlemiş olduğu ekonomik politikaları hayata geçiriyorlardı. AKP bu oy oranını ve meclisteki gücünü muhafaza ettiği ölçüde de iktidarını pekiştirmek için her türlü fırsattan faydalanmaya elbette devam edecekti. İşçi sınıfından gelen güçlü bir tehdit yoksa, gücünü neden bölmeye kalksındı ki?

Peki ya, ‘yetmez ama evet’ şiarı altında bu pakete oy verip, ‘sırf AKP düşmanlığı’ yapmanın abesliğinden dem vuranları nereye oturtacağız diye sorduğumuzda kaşları öyle bir çatıldı ki, soruyu geri alacak bile olduk. Tepkisi tipik ve sertti: “Demokrasi mücadelesi senin sınıfının yürüttüğü bir mücadele olursa bir anlam taşır, yoksa elin cebinden reform mücadelesi yapılmaz.” Yani, gözünü özel olarak sonuçlara dikmemek gerekiyordu; birlikte mücadele etmenin pratiklerini oluşturmadan bu istikamette gözle görülür bir yol alınamazdı.

Masis Kürkçügil’e göre, ‘iki anayasaya da hayır’ demek, bir, tarihe kayıt düşmek, iki, 1982’de 1980 darbesinin tezgâhladığı anayasaya hayır deme tutumuna tekrar sahip çıkmak anlamını taşıyacaktı.

Geniş bir dökümünü “Mesele”nin Eylül 2010 tarihli sayısında okuyacağınız bu söyleşiden bizim zihnimizde kalan son saptama da, “Burada ‘hayır’ ile orada ‘boykot’ birbirini dışlamaz. Bir seçimi boykot ediyorsanız, yerine bir şey koymanız gerekir ve yerine koyduğunuz şey, ufukta olan, görülebilir bir hedef olmalıdır. Bu açıdan BDP’nin ‘boykot’ tavrı tutarlıdır, çünkü Kürt siyasal hareketi kendi kitlesine, seçimde ‘evet’ ya da ‘hayır’ demek yerine ‘demokratik özerklik’ gibi bir hedef gösterebiliyor ve enerjisini buna hasredebiliyor; oysa batıda, yüzde 1’lik bir serencamla yüzde 99’a ahkam kesemezsiniz, o yüzden boykotun bir karşılığı olmaz,” şeklindeydi.

Masadan kalkarken bizi tekrar uyarıyordu: “Yine de seçim kampanyalarındaki sonuçlara fazla itibar etmeyin, esas olan aşağıdan mücadelelerdir,” diye.

Acelesi vardı; ertesi akşam “NTV Tarih” dergisi adına Mexico City’de Troçki’nin torunuyla görüşeceğinden, sabah erkenden havaalanında olması gerekiyordu.

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: Anayasa Referandumu / Referandumda Hayır /

Comments

  1. kerim dönmez diyor ki:

    Masis Arkadaş yine doğruları söylemiş. Reformist gerekçelerle başkalarının değirmenine su taşımanın anlamsızlığını bir kez daha vurgulamış.2007 seçimlerinde savrulma içinde olanlara da bu savrulmaya karşı görünüp aslında pek farkı olmayan ve örgütsel liberal anlayışlarını sürdürenlere de vurmuş.İyi de yapmış.Söyleşisini sabırsızlıkla bekliyorum.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.