‘Sol Liberalizm’ Bir Komplo mudur?

- 10 Eylül 2010 - Güncel Politika / Teorik Tartışmalar / Türkiye / Türkiye Solu

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

Adı sıkça ve bazen olur olmaz anılan ‘sol liberalizmi’, biraz şematikleştirmeyi de göze alarak, Türkiye’nin ‘ceberut devlet’ geleneğine sahip olduğu anlayışından hareketle devlet ve toplum, merkez ile çevre arasındaki çelişkiyi esas alan, Türkiye’deki otoriter politik iklimin çevrenin ‘muhafazakâr demokrat’ reaksiyonuyla ve/veya Avrupa’nın mevcut bütünleşme sürecine dahil olunarak bertaraf edilebileceğini varsayan bir fikri akım olarak tarif edebiliriz.

Buna göre, Türkiye’de ‘80 yıllık Kemalist rejim’ yahut ‘İttihatçı gelenek’ dolayısıyla  ‘sivil toplum gelişmemiş’, bunun sonucunda da Türkiye ‘normal’ bir demokratik ülke haline gelememiştir. Buradan hareketle solun asli görevi, Kemalist rejimle ya da ‘İttihatçı zihniyetle’ hesaplaşmak olarak görülür. Türkiye’nin ‘makul’ bir demokrasi haline gelmesi, yani ‘normalleşmesi’ işte bu hesaplaşmanın ürünü olacaktır.  Bu hesaplaşma ise Türkiye’deki devlet geleneğinin karşısında ‘çevre’yi ya da sivil toplumu seferber etmekle mümkün olacaktır.

Sol liberal zihniyetin ardında ekonomist, ‘vülger’ bir Marksist anlayış bulunur demek yanlış olmaz. Buna göre,  ‘sivil toplumun gelişmemişliği’, ‘demokratik kurumların zayıflığı’, otoriter bir siyasal kültürün varlığı hep bir ‘eksiklikle’, bir burjuva devrimi yaşanmamış olması ve dolayısıyla da eski rejimin varlığını bir biçimde sürdürmesiyle açıklanır. Bu yaklaşımın alt metni, burjuvazinin demokrasinin temel, hatta kurucu öznesi olduğudur. Böylece kapitalizm ile demokrasi arasında adeta bir neden sonuç ilişkisi kurulmuş olur.

Yukarıda zikredilen ‘vülger’ Marksizm mucibince beklenen, ‘ceberut/despotik devlet’ ya da ‘Kemalist rejim’, ne derseniz deyin, milli ‘ancien regime’in yine yerli bir Fransız Devrimi’yle yıkılmasıdır. Bunun için de her şeyden önce ‘yükselen’ bir burjuvazi keşfetmek, olmazsa icat etmek gerekir. Ne de olsa bu ilerlemeci-ekonomist Marksizan yoruma göre burjuvazi olmadan demokrasi de olmaz. Bu burjuvazi, kimilerine göre yükselen ve dolayısıyla eski rejime karşı demokratik özlemleri ifade eden ‘taşra’ ya da ‘Anadolu’ burjuvazisi, kimilerine göreyse devlet kapitalizmine karşı aynı özlemlerin taşıyıcısı olan ‘özel’ kapitalizmdir.

Türkiye’de ‘sol liberalizm’ yeni bir fikri akım değil. 1980 darbesi sonrasında sosyalist hareket içerisinde yaygınlaşmış bir fikirler kümesinde izleri sürülebilir. Dün Turgut Özal’ın asker kıtasını şortla denetlemesinde bir ‘sivilleşme’ fırsatı görenler ya da Demirel’in ‘değişiminde’ demokratikleşme imkânı arayanlar ayaklarını hep bu fikirler kümesine basmaktaydılar.

Günümüzde AKP’nin temsil ettiği hegemonik projenin yarattığı efsunlu havanın sol liberalizmin yelkenlerini bir hayli şişirdiği ise aşikâr. AKP’nin ordu ve bürokrasi içerisindeki neo-Kemalist unsurları tasfiye etmeye soyunması ve tesis ettiği neoliberal hegemonya, kimilerince yukarda anılan ekonomist-vülger bir Marksizan zaviyeden bir burjuva demokratik dönüşüm olarak algılanabiliyor.  Buna göre AKP’nin temsil ettiği ‘otantik’ burjuvazi Kemalist eliti tasfiye ediyor, tasfiye ederken de ister istemez demokrasinin önünü açıyor.

Dolayısıyla bugün AKP’ye ‘eleştirel’ bir destek sunmak, ‘yetmese’ de ‘evet’ demek gerekmektedir. Zira AKP’nin temsil ettiği toplumsal-siyasal güçlerin zaferi, solun da istifade edebileceği, demokratikleşme yönünde bazı gedikler açabilecektir.

Fazla uzatmayalım. Bu yazı ‘sol liberalizm’ hakkında bir analiz olma iddiasında değil. Burada önemli olan, sol liberalizmin hâkim sınıfın şu ya da bu kesimine ‘ilericilik’, ‘demokratiklik’, ‘millilik’ gibi hasletler atfederek onun yanına yamanma, mücadelesini hâkim sınıfın o ehven-i şer addedilen kesimin mücadelesine bağımlı kılma tutumuna bir örnek olması.

Yani sol liberalizm, sosyalist hareketin siyasal ve örgütsel bağımsızlığını hâkim sınıf içi çekişmeler aleyhine feda eden politik tutumlardan biridir. Tam da bu anlamda ulusalcı-Kemalist sol ile kıyaslanabilir; çünkü sol liberalizm de ulusalcı-Kemalist sol da esas itibariyle ezilenlerin mücadelelerine, emekçilerin kendi hayatlarını kurma ve yönetme iradelerine değil de egemenler arasındaki çekişmelerde pozisyon kapmaya odaklanır. Her iki akım da nihayetinde sosyalist hareketi hâkim sınıfın şu ya da bu kesiminin politik-örgütsel bir uzantısı haline getirme riskini taşır.

Sosyalist hareketin devletin ve sermayenin değişik akımlarına karşı kendi ideolojik, politik ve örgütsel bağımsızlığını savunması temel önemde bir meseledir. Bu anlamda sol liberalizm ve ulusalcılık gibi ezilenlerin toplumsal mücadelelerini ve sosyalist hareketin örgütlü yapısını egemenler arasındaki kamplaşmalara yedeklemeye dönük akımlarla mücadele, karmaşık bir görevler bütünüdür.

Anti-kapitalist ufkumuzda, yani mevcut kapitalist medeniyete karşı bambaşka bir dünyanın gerekliliği hususunda sarsılmaz bir ısrarı gerektirir. İdeolojik, politik, örgütsel düzeylerde sürekli bir yenilenmeyi, eleştirelliği gerektirir. Sol liberalizmi eleştirirken onun yaslandığı vülger-ekonomist-evrimci Marksist anlayıştan hemen hemen bütün solun etkilenmiş olduğunu unutmayalım. Hâkim sınıfların ‘ilerici’, ‘ulusal/antiemperyalist’ ya da ‘demokrat’ kanatlarını keşfetme ve bunlara şu ya da bu ölçüde bel bağlamaya dair tarihimizde çok sayıda örneğin bulunduğunu da gözden ırak tutmayalım.

Yani sol liberalizm soldaki bazı grupların politik tutumlarından ibaret değil; hele hele Slavoj Zizek‘in deyimiyle herkesin az da olsa liberal olduğu bir devirde, sosyalist hareketin tamamına şu ya da bu ölçüde sirayet eden bir liberal girdiden bahsetmek gerekiyor.

Dolayısıyla ‘sol liberalizmin’ bir ‘ihanet’ meselesi olmadığını, işimizin göründüğü kadar kolay olmadığını akılda tutmakta yarar var. ‘Satılmış’ kimi ‘döneklerin’, Sorosçuların, Fethullahçıların sosyalist harekete dönük bir komplosu filan değil sol liberalizm. Söz konusu olan, tıpkı ulusalcı-Kemalist sol gibi ayaklarını sosyalist hareketin teorik-politik-örgütsel geleneğinin kimi zaaflarına basan fikri-politik bir akım, eskilerin deyimiyle bir ‘teorik sapmadır’. Onunla bir fikri-siyasi akım olarak ideolojik-politik düzlemde kıya sıya mücadele edilmelidir.

Elbette sol liberalizmin etki alanının gelişmesinde ‘siyasetin STK’laşması’ denilen, ve sadece Türkiye’de değil, Arjantin’den Hindistan’a bütün dünyada yaşanan bir toplumsal sürecin etkileri vardır. Ancak ‘siyasetin STK’laşması’, bütünsel olandan parçalı-kesintili olana kayışı öngören projeci siyasetin yaygınlaşması, üç beş tane ‘dönek’ solcuyu değil, sonuçları ve etkileri itibariyle hepimizi belirleyen bir süreçtir. Bir ‘komplo’ ve ‘hainler’ aramayı, beğenmediğimiz kimi siyasal figürleri şeytanlaştırmayı bırakalım. Bu oldukça kolay ama bizi fikren ve politik olarak fukaralaştıracak, yavanlaştıracak bir yol.

Sol liberalizmle gerçek bir siyasal hesaplaşma, kendi fikri-örgütsel kabullerimizle de hesaplaşmayı, sürekli bir ideolojik mücadeleyi gerektiren meşakkatli bir yol. Mesela bu yolda 1980 sonrasında soldan bir demokratikleşme perspektifi geliştiremeyip demokrasinin bir ‘sivilleşme’ meselesi olarak algılanır hale gelmesine teslim oluşumuzu sorgulamalıyız. Yine örneğin ‘aşamalı devrim’ anlayışının bugün dahi solda yaygın oluşunu eleştirmeliyiz. Dahası, bu fikri akımın etkisinde bulunan kesimlerin tabanlarına da hitap etmek, onları da kazanmaya dönük bir çaba içerisinde olmak elzem. Oysa öyle görünüyor ki solda kolay yol seçiliyor. Birilerinin ne kadar ‘satılmış’ olduğunu haykırmak, panel basıp ‘işbirlikçilerin’ üzerine yumurta-boya atmak, hatta internette ‘döneklere’ karşı sol kültüre yakışmayan galiz küfürler savurmak kapsamlı bir ideolojik-politik mücadeleye yeğ tutuluyor.

Evet, solu yıpratmaya, tarihini itibarsızlaştırmaya dönük sistemli bir kampanya yürütülüyor olabilir. Solda bazı gruplar kendilerini soldan ayırarak, hatta sola ağır hücumlar ederek kendilerini büyütme zehabına kapılmış olabilirler. Bütün bunlar sol liberalizm eleştirisini küçümsememizi, bir ‘ihanet’, bir ‘komplo’ meselesine indirgememizi haklı kılmaz.

Tekrarda fayda var: Sol liberalizm, birilerinin ‘satılmış’ ya da ‘dönek’ olmasıyla, ‘liboş’luğuyla açıklanabilecek basitlikte bir olgu değil. Sol liberalizmi bir komplo, bir ‘turuncu devrim girişimi’ olarak görmek ve böyle davranmak aslında tam da solu itibarsızlaştırmaya dönük girişimlerin elini güçlendirebiliyor. Adalet Ağaoğlu’na yumurta atan gençler görüntüsü sola ne kazandırabilir? Dahası, sol liberalizm eleştirisini ‘döneklik’ üzerinden kurmak sol kamuoyu nezdinde ikna edici de olamıyor, olamaz.

Sol liberalizmi bir fikri-siyasal akım olarak değerlendirmek, onun düşünsel temellerini sorgulamak, tarihselleştirmek, kendimizi de sorgulamayı gerektiren hem fikri hem de pratik bir çabayı gerektiriyor. Kimseyi şeytanlaştırmadan, küfretmeden, internette ‘satılmışlar’ listeleri hazırlamadan, yumurta-boya atmadan gerçekleştirilebilecek, gerçekleştirilmesi gereken bir çaba. Aksi yola, yani ‘kolay’ yola sapmakla, her köşe başında ‘hain’ aramakla sosyalist hareketi kendi elimizle itibarsızlaştırılmış, bayağılaştırmış olmuyor muyuz?

(Bu yazı Sosyalist Demokrasi İçin Yeni Yol sitesinde yayınlanmıştır)

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: sol liberalizm /

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.