Referandum ve eğitim

Sol Defter- Haber - 11 Eylül 2010 - Türkiye

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

Başbakan alanlarda “Fatma bacım okullar açılırken çocuğun kitapları eksiksiz ve ücretsiz alıyor mu? Alıyor.” “Ayşe bacım yoksul kız öğrencilere 30, erkek öğrencilere 25 lira aylık ödüyor muyuz? Ödüyoruz.” Kendisi soruyor, kendisi cevaplıyor ve arkasından da ekliyor: “Neredeen, nereye!… “Bunların zamanında kitap kuyrukları vardı, kitap!…” başbakanımız yerden göğe kadar haklı. Hem öğrenciliğimizde hem de öğretmenliğimizde az beklemedik o kitap kuyruklarında… Her ne kadar anayasa ve yasalara uymakla, kendi işini gerektiği gibi yapmakla övünmenin tuhaflığı ortada dursa da, başbakanımız haklı. Keza bu memlekette solcu olduğunu iddia edenler defalarca hükümet ortağı oldular, bu kadarını bile yapmak bir tarafa, akıl bile edemediler.

Daha da tuhafı aslında başbakan bu argümanla konuşurken karşısındakini sıkıştırmıyor, tersine karşısındakine eşi bulunmaz bir koz veriyor. Fakat karşısındaki bu kozun ya farkında değil, ya da işine gelmiyor. Her halükarda sıkışmışlığı kabul ediyor.

Örneğin Kılıçdaroğlu, “iyi yapıyorsunuz sayın başbakan, kitapları zamanında eksiksiz ve ücretsiz dağıtıyorsunuz. Zaten bu sizin göreviniz. Anayasamıza göre de ilköğretim okullarının ücretsiz olması gerekir.” Deyip şöyle devam etse, “peki kaşıkla verdiğinizi neden kepçeyle geri alıyorsunuz.” “Fatma bacım, çocuğundan okulda temizlik parası toplanıyor mu? Toplanıyor. Ayşe bacım, çocuğunu okula kayıt ettirirken kayıt ücreti ödedin mi? Ödedin”. Ya fotokopi parası… ya spor parası… ya aidat… ya temizlik parası… ya güvenlik parası… Say sayabildiğin kadar. “Peki sormazlar mı adama, anayasasında ilköğretimin ücretsiz olduğu yazılan bir ülkenin okullarında bu paraların neden toplandığını”. Sormazlar, soramazlar.

Sahiden bir sosyal demokrat parti olsa çevresinde iş bitirici müteahhitler yerine sendikacılar olurdu. Sorduğunda da okullarda öğrencilerden sene boyunca kırk kaleme yakın para toplandığını öğrenirdi.

Kılıçdaroğlu bunu bilmediğinden mi sorumuyor? Sanmıyorum. Hiç olmazsa okula giden torunlarından biliyordur. Peki, neden sorumuyor, ya da soramıyor?

Eğitimin pazar ilişkilerine açılma süreci cunta dönemindeki “kendi okulunu kendin yap” kampanyalarına kadar uzanır. O sırada servetini meşrulaştırmaya çalışan, cuntanın şu ya da bu ölçüde desteğini almak isteyen, cuntanın gözüne girmek isteyen, cuntadan aferin almak isteyen irili ufaklı iş adamları, tüccarlar, sanatçılar okul yaptırmak için sıraya girmişlerdi.

Daha sonra üniversitelerde harç dönemi başladı. Her üniversite öğrencisi okuduğu bölüme göre, YÖK’ün belirlediği bir miktarı okuduğu üniversiteye ödemek zorundaydı. Derken, süreç lise ve ortaokullarda “eğitime katkı payı” ödenmesi şeklinde katlanarak devam etti. Öğretmenler, sorumlu oldukları sınıflardan para toplamakla karşı karşıya kaldı.

Bütün bu uygulamalara karşı çıkan öğrenci ve öğretmenler, özelleştirme propagandasının baskısı altına alındı. Bu baskı, öğrencilere ve velilere karşı; “okuduğun okula bir sigara parası kadar parayı çok mu görüyorsun” gibi ayıplamalara kadar vardırıldı. Parayı toplamayı reddeden öğretmenler hakkında soruşturma açıldı, onlara ceza verildi, sürgün edildi. “Bunlar eğitimin özelleştirilmesinin ilk adımlarıdır” gibi açıklamalar işe yaramadı.

Zaman onları haklı çıkardı. Bu politikalar ilköğretimi ve anaokulu ve sınıfları da kapsayacak şekilde genişletildi, sistematik hale getirildi ve kurumsallaştırıldı. Bugün devlet okullarındaki 657’ye taabi personelin maaş ve ücretleri dışındaki bütün giderler, okul aile birlikleri marifetiyle öğrencilerden karşılanıyor. Eğitim, ana yasa ve yasa hükümlerine rağmen, fiilen paralı hale getirildi.

Bu sürecin bir de uluslararası boyutu var. Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti 1994 GATS (Hizmet Ticareti Genel Anlaşması) anlaşmasına DTÖ (Dünya Ticaret Örgütü) kurucu üyesi olarak imza attı ve anlaşma TBMM’de 25 Şubat 1995’te onaylandı. Bu anlaşma eğitimi, herkesin eşitçe yararlanabileceği bir hak olmaktan çıkartıp, parası olanın satın alabileceği bir hizmet olarak tarif ediyordu. Nitekim bu anlaşmadan sonra okullardaki para toplama işi daha da sistematik hale getirildi.

Bundan sonra sırada öğretmenlerin sözleşmeli hale getirilmesi ve okulların tek tek satışı vardır.

Kitapların parasız dağıtılmaya başlandığı dönem bu sürecin aşağı yukarı tamamlandığı zamana denk gelmektedir. Halkın ücretsiz kitap nedeniyle hükümeti alkışlamasının sebebi, kitap paralarının oldukça kabaran toplam eğitim masraflarından düşmesi dolayısıyladır.

Cunta ve ANAP hükümetleri dönemini çıkarsak bütün bu sürecin arkasında sosyal demokrat ya da demokratik solcularımızın ortak olduğu hükümetler var. ‘Aslan sosyal demokratlarımızın’ özelleştirme politikalarına sahip çıktıklarını ve eğitimin özelleştirilmesi sürecine de itiraz etmediklerini, hatta katkı sağladıklarını biliyoruz.

Kılıçtaroğlu’nun başbakanın parasız kitap dağıtmakla ilgili salvolarına yanıt vermemesinin sebebi sorumlu oldukları bu arka plan mıdır?

Yoksa buradan çıkacak bir polemiğin, havuzlu villa polemiğinden daha zengin, daha anlamlı, daha düzeyli bir içeriğe sahip olacağını, içi boş polemikleri seven Kılıçtaroğlu bile fark ederdi.

Kim bilir bekli de Kılıçdaroğlu’na, havuzlu villa sahibi olmaya çalışırken havuzlu villa polemiğine girmesi ders olmuştur.

Öyleya!.. Eğitimin piyasaya açılmasını ve özelleştirilmesini taahhüt eden uluslararası anlaşmanın altındaki imzanın ünlü bir sosyal demokrata ait olduğu ortaya çıksaydı kitleler üzerindeki yıkıcı etkisi her halde daha fazla olurdu.

Tam da okulların açılacağı sırada… Tam da toplumun hemen tamamının okul alışverişine çıkacağı zaman… Sonuç hiç de hayırlı olmazdı.

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: Anayasa Referandumu / eğitim /

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.