Taner Akçam ya da “Miloseviç’i Bulmak”

Özcan Özen - 6 Ekim 2010 - Teorik Tartışmalar / Türkiye Solu

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

Her yıl Yahudi soykırımı hakkında onlarca roman yazılır ve film çekilir. Bazıları ödüllere boğulur ve böylelikle iyi eserler olarak tescil de edilirler. Filmlerden en az birinde ünlü bir yönetmenin ya da oyuncunun olmasına bilhassa özen gösterilir. Aslında sanat eseri olarak değerlendirilemeyecek kadar sıradan ve bilindik metalardır bunlar. Fakat ne olursa olsunlar bir insanlık suçu ve utancı olarak soykırım ve ırkçılığı hatırlatmayı değil unutturmamayı başarırlar. Bu eserlerin arkasında, İsrail devletini meşrulaştırmak, Yahudi lobisi, Amerikan emperyalizminin Ortadoğu politikası, soykırımın kapitalizmin faşist iktidarının değil de Hitler liderliğindeki bir Alman hükümetinin korkunçluğu olarak ele alınması ve benzeri pek çok mevzu olabilir ve bunların doğruluğu, haklılığı tartışılabilir fakat tüm bunların ötesinde bu film ve kitaplar sonuçta soykırım ve ırkçılığın makul ve makbul olmadığını insan zihnine kazır. Bu onların başarısıdır, bunu örgütleyenlerin başarısıdır.

Tayyip Erdoğan’ı ırkçı olmayan bir milliyetçiliği benimsediğini vurgulamaya zorlayan da bu başarıdır. Irkçı bir milliyetçilik konusunda en yakın rakibi Devlet Bahçeli ve MHP’ye açık ya da kapalı göndermede bulunurken işte bu kitap ve filmlerin başarısından destek alır. Gerçekten de ırkçı olmakla suçlanan bir milliyetçi bu atak karşısında sinmekte, en azından o da ırkçı yaftasını bir hakaret olarak değerlendirmekte ve bu ithamı şiddetle reddederek özür talep etmektedir –yani suçlama işe yaramaktadır.

Miloseviç’e benzetmek mi benzemek mi?

Bir kişi ya da siyaset hakkında Miloseviç benzetmesi yapmak da aynı sonucu almak için pekala kullanılabilir. Nitekim Taner Akçam da 27 Eylül 2010 tarihli Taraf gazetesindeki “Miloseviç’i Aramak” başlıklı yazısında Birgün gazetesini, referandum sonucuyla ilgili manşetinden dolayı, Miloseviç benzetmesiyle milliyetçi, ırkçı ve soykırım örgütleyicisi olarak itham etmektedir –Miloseviç yakıştırması bunları çağrıştırdığından.

Fakat ne tuhaf ki, siyasi rakiplerini Taner Akçam’ınkine benzer bir üslup ve benzetmelerle suçlayarak siyasi parsayı toplamak tam da Miloseviç’in yöntemiydi. Miloseviç, Sırbistan Komünistler Birliği başkanlığına kadar yükselir ve buradan tüm Yugoslavya liderliğine soyunurken, daima siyasi rakiplerinin söylemlerini benimsemiş, onları bire bin katarak dillendirmiştir –kısaca çalmıştır. Milliyetçiden daha milliyetçi, liberalden daha liberal, ırkçıdan daha ırkçı olmuş; rakiplerini kendi söylemlerinin takipçisi olmamakla itham etmiş, kara çalmış, çamur atmış ve seçim yarışlarını bu sayede daima bir adım önde bitirebilmiştir. Uzmanlık alanı tarih ve siyaset bilimi olan bir akademisyenin Miloseviç örneğinde öne çıkarması gereken, onun canavar, psikopat, ırkçı vb. sıfatları değil (bunu gündelik medya yeterince yapıyor) tek tek bu sıfatlarla anılan siyasi rakipleri karşısında onların söylemini kullanarak onları alt eden bir figür olmasıdır (tabii onu var eden koşullar ve onu, bugün artık nefretle andığımız tarihsel rolü üstlenmeye iten sosyal atmosfer öncelikle ele alınmalıdır). Oysa Taner Akçam tam da Miloseviç’i Miloseviç yapan özelliği benimseyerek kendini küçük düşürmektedir. Şimdi Taner Akçam bir yazısında Miloseviç’in yöntemini kullandı diye onun şahsında “Miloseviç’i bulmak,” Akçam’ın kutsadığı yönteme göre mümkündür ama bu ahmaklığın şahikası olurdu.

Akçam ne Birgün gazetesinin ne de arkasındaki siyasi görüş, anlayış ve geleneğin Miloseviç (Akçam’ın yüklediği ırkçı anlamda) benzetmesini hak etmediğini ve atılan manşetin buna kanıt olamayacağını gayet iyi bilmektedir. Aksini düşünmek en azından kendisinin akademisyen kimliğine hakaret olurdu. Çünkü bu gelenek örneğin bir gösterici çocuğu dipçikle döven, çocukların üzerine ateş edip onları öldüren, istediği herkesin telefonunu, evini dinleyen bir polis teşkilatını yönetmemiştir ya da yıllarca elini sıkmadığı siyasi rakibini meclise gönderenleri buzdolabı, kömür, gıda ve benzeri ile devşirmeye çalışmamıştır veya ülkedeki nüfusun önemli bir bölümünün kendi dilinde eğitim görmesini yasaklamamış, kendi kaderlerini belirlemelerini engellememiştir. Evet, Miloseviç bunları ve beş beterini yapmıştır ve eminim Taner Akçam benzer şeyleri yapan çok yakın ve güncel örnekler bulmakta zorlanmayacaktır ama bu topraklarda sosyalistlerin, komünistlerin bunları yapmaya aday olduğunu söylemesi, bir manşetten –bu yönde emareler bile değil– kesin kanıt bulması ancak şiddetli bir akıl tutulması ve hezeyanla mümkündür.

Akıl tutulması ve hezeyan genellikle aşırı sinirlenme ve öfkenin sonucudur. Yazısının ana hedefine oturttuğu manşetin bağlamı ve seçim ittifakları ile oy tercihi konusundaki ifadelerinden anlaşıldığı kadarıyla Akçam anayasa değişiklik paketine HAYIR diyen solculara sinirlenmiştir. HAYIR diyerek MHP ile aynı safa düşen solda (hele de MHP’yi sol oylar hanesinde gösteren solda) Miloseviç’i araması ve bulması mümkünken AKP ile aynı safta olunmasında beis görmemektedir. AKP ve Erdoğan’ın ne kadar demokrat olduğunun farkında olmayanlar kabahatin büyüğünü işlemektedirler. Zaten sonrası da Miloseviç olmaktır. İnsaf mı desek? Hiç gerek yok çünkü Srebrenitza’da sekiz bin Müslüman Bosnalıyı katledebilen aklı tutulmuş, hezeyan içindeki bir katil asla insaf nidalarına aldırmamıştır. Taner Akçam da insaf etmeyecektir.

Taner Akçam’ın utanç duyulacak benzetmelerinin ne kadar zorlama olduğunun tekrar tekrar üzerinde durmanın gereği yok. “Mahalle” metaforu ise, içine o kadar çok şey doldurarak oluşturulmuş ki neredeyse tüm dünya tarihini izah etmek için bir formül haline dönüştürülmüş. Marx’ın Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı adlı kitabının önsözündeki cümleler sonradan “Marksistler” tarafından bir karikatür haline getirilmiş, tarihte olan biteni açıklayan toptancı ucubelere dönüştürülmüştü. Akçam ise tek bir mahalle metaforuyla bunu gerçekleştirmeye çalışmış. “Bizim mahallenin” hep yaptığı şeydir bu, Akçam da bundan muaf olmadığını göstermiş. Yazıyı Taraf gazetesinde değil de akademik bir yayında yazsaydı herhalde böyle bir metafor üzerine görüş kurgulamaz ve metaforu böylesine uzatıp esnetmezdi. Fakat Taraf gazetesi işte…

Milliyetçi damar ve komünizmin yüreği

Taner Akçam’ın yazısında “Miloseviç’i bulduk” bulmasına ama yine de bunun ötesine geçerek ve yazarın tüm hezeyanından arındırmaya çalışarak değerli bir şeyler bulabilir miyiz diye bakmalıyız. Akçam sosyalist soldaki milliyetçi damara, kurucu ulus-devlet ideolojisiyle temas noktalarına dikkat çekerek sosyalistlerin de milliyetçi olabileceğine, hatta Miloseviç’e, (daha üstü kapalı olarak Stalin ve Mao’ya) dönüşebileceğine dikkat çekmeye çalışmış olabilir ama sinirlerine yenilerek bunu hezeyan olarak ortaya dökerek tam da eleştirdiklerine benzemiş.

Doğu Perinçek örneğine bakıldığında solun milliyetçi damardan azade olmadığı çok açık. Keza Kürt ulusal hareketine yöneltilen emperyalizmle ya da devletle masaya oturulması (oradan da işbirlikçilik) ve (kendileri gibi) yeteri kadar devrimci olmadıkları dolayısıyla yapılan eleştirilere bakarak şoven olabildikleri de. Milliyetçi ve şoven damarlar mevcut fakat bunlar yine de atardamar değil. Yani bu damarlar var diye onlar doğrudan milliyetçi ve şoven olmuyorlar. Yani bir MHP ya da AKP gibi milliyetçi ve şoven değiller. Ana karakterleri bunlar değil aksine sosyalist ve komünist olmalarıdır asıl onları var eden. Dönüşebilirler ama milliyetçi ve şoven değiller. Damar var ama yine de BBP ya da CHP gibi değiller. Oysa burada adı geçen burjuva partilerinin değil bir damarı tüm kalpleri ve beyinleri milliyetçilik ve şovenizmden oluşmuştur, bunlara demokrasi ancak işçi sınıfı mücadelesi tarafından zorla kabul ettirilmiştir. Bu zorlama çoğu kere yerel işçi sınıfının değil uluslararası işçi sınıfının eseri olmuştur.

Akçam’ın eleştirdiklerinin aksine Miloseviç ya da Yugoslavya Komünistler Birliği ise daha baştan bir ulus-devlet projesinin ve ulusallığının cisimleşmiş halidir. Burada damar falan yoktur doğrudan tüm bünye bu ulusallık ve ideolojisiyle bütünleşmiştir. (Yugoslayva-Güney Slavları altı ulusa ait devlet ve iki özerk bölgeden oluşan bir konfederasyondu, Ulus-Devlet değildi. Fakat Yugoslavya’nın kuruluşu bir ulus-devletin tüm özelliklerini taşımaktadır. Bu SSCB’de daha belirgindi. Uluslar folklorik bir unsurdu ya da buna indirgenmeye-asimilasyona çalışılıyordu.) Çünkü siyasi seçkinler-bürokrasi işçi sınıfı üzerindeki egemenliklerini salt Marksizm ile kuramazlardı, Marksizm suyuna batırılmış bir ulusallık esastı. Aksi halde bir ve aynı işçi sınıfı “ideolojisi” üzerine tesis edilmiş “sosyalist” devletlerin birbirine rakip hatta düşman olmasını açıklayamayız. Bir tane –ilk olan– esaslı örnek varken neden pek çok ülkenin proletaryası ayrı ayrı tek ülkede sosyalizm kuruluşu deneyimi yaşamak zorunda kaldı?

Taner Akçam, sosyalistlerin milliyetçi, ırkçı, katliamcı olabileceğine dair önceki tarihsel örneklere şöyle bir değinip geçer ve esas olarak Miloseviç üzerinden bir kurguya girerken kurnazlık ve daha kötüsü takiye yapmaktadır. Neden Birgün’ün manşetinde Stalin ya da Mao’yu aramadı da Miloseviç’i aradı? Kuşkusuz Miloseviç daha tartışmasız bir “kötü” idi ve daha az tepki toplardı. Oysa tartışmaya çalıştığı damar meselesini açmanın esas yolu tüm örneklerin değerlendirilmesinden geçer. Böyle bir değerlendirme yaptığında örneğin SSCB ya da Yugoslavya komünist partileriyle örneğin Türkiye ve İran’daki komünist partiler arasındaki farkı görebilirdi.

Mirko Jović, Voyislav Şeşelj, Vuk Drasković ya da bir başka siyasi rakibi de Miloseviç yerinde olabilir ve bugün bu isimlerden birini ırkçılığı, soykırımı, kötülüğü, şeytanı tarif etmek için kullanıyor olabilirdik. Bu isimlerin hepsi komünist partisi üyesi ve yöneticisiydi. Tıpkı Putin, Aliyev, Türkmenbaşı gibi. Fakat Birgün gazetesi sosyalistlerinden hiç birisi onlar gibi değildir, benzetme yapmak dahi anlamlı değildir.

Birileri bir devlet ideolojisi, bir ulus-devlet ideolojisi olarak “sosyalizm”i diğerleri sosyalizmi savunurlar. Benzer söylemleri benimseyip, benzer kavramları kullanıyor olabilirler, hatta benzer jestlere bile sahip olabilirler ama aynı değillerdir. Stalinizm SSCB ve Yugoslavya’da bir devlet ideolojisiydi, sahibi devletti fakat Türkiye’de “Stalinizm” salt bir ideolojidir. İkisi arasında bu yazının sınırlarına sığmayacak kadar fark vardır. Bu yüzden SSCB ve Yugoslavya “dönüşürken” Stalinizm tüm safralarını atarak salt bir ulus-devlet ideolojisi olarak milliyetçiliğe tamamen dönüştü fakat Türkiye’de “Stalinistler” asla sosyalizm ve komünizmden vazgeçmediler. Aliyev Demirel ile, Putin Erdoğan ile sıkı fıkı dostu olurken Türkiye’deki sosyalistler ve komünistler devletin eteğine yüz sürmediler, inadına dediler, birgün dediler. Kıymetli olan budur. Ne dün ne de bugün Miloseviç gibi olmadılar. Yarın? Kefil olmak kimsenin haddine değil. Fakat o yola sapabilecekleri/saptıkları görülecek olursa bugün nasıl savunulursa o gün de eleştirilirler.

Taner Akçam da bu yola sapmış olduklarını öngörerek eleştiri yapmış olabilir ama sinirlerine hakim olamayarak verimli bir üslup ve yöntem seçmediği de ortada. Doğmamış çocuğa da don biçilebilir ama Miloseviç’in beden ölçülerine göre makas oynatarak kimseyi ikna etmek de mümkün değil.

Milliyetçilik ihtiyacı

Tartışılabilir umuduyla son bir noktaya dikkat çekilebilir: Sosyalist sol esaslı bir zaafı olan milliyetçi damara ne zaman müracaat eder ve neden? Neden mesela “sol” bir burjuva parti olan CHP’nin kapısının dibinden ayrılmaz? Bırakın HAYIR cephesindekileri “Yetmez ama EVET” cephesi içinde yer alan DSİP ve başkanı Doğan Tarkan bile yıllarca CHP içinde çalışmayı savunup durmuştur ve en küçük bir işarette yine aynı siyaseti benimseyeceği, geçmiş söylemlerine bakılarak, öngörülebilir. CHP, Aleviler, çevreciler, (varsa) savaş karşıtları vb. akımların içine girerek başı çekmeye çalışmak ama çoğunlukla da içine girilen örgütün tabanının önemli bir kısmını sosyalizme kazanarak onlarla birlikte, bulundukları örgütten ayrılıp bir işçi partisi kurmak olarak özetlenebilecek formül –şu ya da bu değişikliklerle– her zaman için geçerlidir.

Bu bir güçsüzlük siyasetidir. Güçsüzlük iki zaafı içselleştirir: Hem gücü/tabanı olmadığı için güçlüye yanaşmayı, ondan faydalanmayı (tabii ki işçi sınıfının genel çıkarları için), hem de kendi gücüne bir türlü güvenmemeyi içerir.

Güçlüye ya da tabana yanaşmak sık sık kendi görüşlerinde tenzilata gidilmesini beraberinde getirmektedir çünkü bu en kolay çoğalma yoludur. Tabana “bilinç götürülürken” onu mevcut bilinç seviyesinden yakalamak gerekir. Fakat bu, genellikle, mevcut bilinç seviyesinin sosyalistlerin bilinç seviyesi haline gelmesiyle sonuçlanır. “Memleketin taşı toprağı altın, gavurlar bırakmıyorlar ki düze çıkalım, zenginleşelim,” söylemi sosyalistlerin “emperyalizmden kopma, tam bağımsızlık” talebiyle buluşur. Ezilen, mazlum, mağdur olmanın izahatında en sık başvurulan cevap anahtarı “içimizdeki hainler” ile “işbirlikçiler” söylemi aynı bilinç seviyesinin farklı izdüşümleri değil midir?

Bunca yol gelmişken milliyetçilik kapısından içeri girmek de mümkün olabilmektedir pekala.

Bazen aşırı sol söylemlerle de aynı kapının önüne varılır: Greve çıkmış bir işçiye, karşısında bildiği tanıdığı, cismani olarak dokunabildiği, etten kemikten bir patron dururken yaşadığı tüm bu ezilmişliğin, parasızlığın, mağduriyetin vb. sorumlusu olarak İMF ve emperyalizmi gösteren sosyalist bu kez işçinin milliyetçi damarına kan taşır. Tabii bu iyi seçenektir yine de, çoğu durumda işçi büyüyen mücadele hedefleri karşısında dehşete düşmekte ve hiçbir galibiyet ihtimali görmeyerek kazanabileceği bir mücadeleden dahi vazgeçmektedir.

Son derece bezgin bir şekilde atılan “Gün gelecek, devran dönecek, …. (ihtiyaca göre faşizm, emperyalizm, vb.) halka hesap verecek,” sloganında kendini en bariz şekilde gösterdiği gibi az sayıda olmak ve halk tarafından kitlesel bir itibar görmemek de bir süre sonra kendi gücüne olan inancı sarsmakta ve güçsüzlük siyasetini beslemektedir. Biraz daha fazla itibar görmek, tabanı çoğaltmak için revaçtaki siyasi görüşlere geçici olarak yanaşmak bu sayede mümkün olabilmektedir.

Daha önce değinildiği gibi sosyalistler açısından örneğin Stalinizm bir sosyalizm ideolojisidir, ama “sosyalist” ülkeler için bir ulus-devlet ideolojisi (ya da “idi”). Salt bu yüzden milliyetçi damarı bu topraklardaki sosyalistler için içkin sayabiliriz. Evet, kaynak burasıdır. Fakat yine de damarın kan taşıması daha çok güncel mücadele ile ilgilidir. Bu da güçsüzlük siyasetiyle…

Bu siyasetin, stratejinin gerisinde parti/örgütlenme anlayışındaki kabuller ve doğrular vardır ve bunlar son derece tartışmalıdır dolayısıyla neredeyse yüzyıldır dikiş tutturulamamasının nedenleri de mevcut örgütlenme anlayışında aranmalıdır. Kendi aralarında örgütlenememiş komünistler işçi sınıfını örgütleyebilir mi?

Örgütlenme ve güçsüzlük siyaseti üzerinde yoğunlaşmayı ertelemeye devam edecek olursak, birilerinin her yazıda ya da başlıkta “Miloseviç’i araması” başkalarının da (artık) “Taner Akçam’ı” araması kaçınılmaz olacaktır.

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: Miloseviç / Taner Akçam /

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.