Şükrü Argın: “Yurttaş İradesinin Millileştirilmesi”

Sol Defter - 8 Ekim 2010 - Güncel Politika / Teorik Tartışmalar / Türkiye / Türkiye Solu

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

Şükrü Argın’ın bu yazısı Mesele Kitap Dergisi’nin Eylül 2010 tarihli 45. sayısında yayınlanmıştır.

***

Yurttaş İradesinin Millileştirilmesi

Şükrü Argın

“Kitleler de yalnızlığa düşebilir.”

(S.J. Lec)

Açıkça görülebileceği gibi, referandum tartışmalarının odağında vesayet rejimi meselesi var. ‘Evet’çiler için referandum askeri vesayet rejimine son verme fırsatı  sunuyor Türkiye’ye. ‘Hayır’cılar ise bu referandumu tertipleyen zihniyetin asıl niyetinin ülkeyi bir sivil vesayet rejimine sürüklemek olduğu kanaatindeler.

Bir tarafa göre ‘evet’ dersek askeri vesayetten kurtulacağız; diğer tarafa göreyse ‘hayır’ demezsek sivil vesayet altına gireceğiz. Görünen o ki, vesayet ‘cepte’; bize kalan onun sıfatını seçmek. Vasiniz asker mi olsun, yoksa sivil mi? Soru bu. Elbette sorun da…

Bu coğrafyada ‘sivil’ sözcüğü gerçekten ‘sivil’ manasına gelse sorun yok elbette. ‘Hayır’ demezsin, ‘evet’ dersin olur biter. ‘Sivil’in ‘vesayet’i nasılsa insanı germez, der içini ferahlatırsın. Ama öyle değil ki! Askerin asker olduğu her halinden belli de, sivilin sivil olup olmadığı bir hayli tartışmalı bu memlekette.

‘Asker doğmak’la övünen bir ‘millet’in mensubuyuz bir kere. Dahası, ‘sivil’liği de terhis olmakla karıştırıyoruz çoğu durumda. Nizamiye kapısından dışarı adım atar atmaz ‘sivil hayat’a atıldığımızı falan sanıyoruz.

Oysa malum, askerden daha ‘asker’, çok daha militarist zihniyet kuşanmış bir yığın ‘sivil’ dolaşıyor aramızda tebdil-i kıyafet –‘sivil’ sözcüğüne bu memlekette reva görülmüş bir başka tuhaf manada yani. Öyleyse şu ‘sivil vesayet’ uyarısını ciddiye almakta fayda var. Böyle bir ‘millet’in askeri vesayetten kurtulma, ‘sivilleşme’ arzusunun cazibesine kapılması tuhaf çünkü.

Üstelik Batılılaşmayı bu memleketin başına gelmiş gelecek en ciddi bela olarak gören bir zihniyetin temsilcileri dile getiriyorsa bu arzuyu, ‘sivil’/’sivilleşme’ sözcüklerinin doğal olarak Batılıların anladığı orijinal manada değil, tamamen bize özgü, ‘Bursa işi’, yerli manada anlaşılıyor olma ihtimali de bir hayli yüksek.

O halde uzun uzun düşünmek gerek. Referandum sürecinin odağına yerleştirilip itinayla o tarihe şavullendiği için, 12 Eylül meselesi üzerinde şu soru eşliğinde düşünmeye başlayabiliriz örneğin:

12 Eylül Sadece Askeri Bir Darbe miydi?

“Kabul edelim, biz her tür süprize hazırlıklıyız, yalnızca sıradan şeyler bir felaket gibi üstümüze çullanır.”

(S.J. Lec)

Başta AKP ve onun sağlı sollu taraftarları olmak üzere bütün ‘evet’çiler, bu referandumun 12 Eylül darbesiyle ve onun yürürlüğe koyduğu, çeşitli restorasyonlarla, ya da bunlara rağmen, bugüne dek ayakta tutulmuş olan askeri vesayet rejimiyle hesaplaşma günü olduğunu söyleyip duruyorlar, şevkle. Son derece kendilerinden emin biçimde, ‘hayır’ dersek 12 Eylül’ün tesis etmiş olduğu ısrarlı askeri vesayet rejimine ‘evet’ demiş olacağımızı söylüyorlar.

İyi de, meramımızı vurgulayarak bir kez daha tekrarlayalım: 12 Eylül sadece askeri bir darbe miydi? Ya da soruyu başka bir biçimde formüle edelim: 12 Eylül darbesinin ardındaki sebepler, darbeyi gerçekleştiren askerlerin öne sürdüğü gerekçelerle tüketilebilir mi?

Bugünlerde 12 Eylül’ün bütün günahını Kenan Evren’in şahsında askerlerin omuzlarına yıkma eğilimi aldı yürüdü. Peki ama onlarla ‘silah arkadaşlığı’ yapan ‘siviller’ ne olacak? Şu an görebildiğim kadarıyla ‘evet’çiler arasında da, ‘hayır’cılar arasında da Kenan Evren neredeyse oybirliğiyle out durumunda. Kimselerin onun adını hayırla andığı yok pek.

Oysa 12 Eylül deyince akla gelmesi gereken diğer önemli bir şahıs, Turgut Özal, çoğu kişinin in hanesinde hâlâ. ‘Evet’çiler arasında, özellikle de AKP içinde onun adını rahmetle ananlar çoğunlukta. Dikkat çekmek istediğim nokta, bugün Turgut Özal’ın bir insan olarak rahmetle anılması değil elbette; Özal’ın bir politik sembol olarak bekâsının anlamı üzerine kafa yormaktan söz ediyorum.

1970’lerde Tuncel Kurtiz’lerin oynadığı bir oyun vardı, müzikal: Süleyman hep başbakan, diye. Bu memlekette Süleyman Demirel’in istikrarlı ya da daha doğrusu ısrarlı başbakanlığı herkesin malumu. Ancak teslim etmek gerek, büyük ölçüde şahsi bir çabanın ürünüydü, Demirel’in bu istikrarlı ve ısrarlı başbakanlığı.

Deniz Baykal’ın -nihayetinde enterasan bir kazaya uğrayan- CHP genel başkanlığı gibi bir şeydi yani. Oysa Özal’ın istikrar ve ısrarı şahsi değil ideolojik, sembolik bir nitelik taşır daha çok.

Şüphesiz şahsi hikâyesi de ilginçtir Özal’ın, bu sebeple merak celbeder: 12 Eylül darbesinin yıktığı son hükümetin de, kurduğu ilk hükümetin de en kritik mevkilerinden birinde o yer alır çünkü. Demirel başına gelen her darbeden sonra şapkasını alır gider ve sonra, rüzgâr dinince yeniden gelirdi. Oysa Özal başına gelen tek darbede, darbeden ‘ilk kurtarılacak demirbaş’ muamelesi görmüştür. İlginç değil mi?

İlginç elbette, ancak dahası var: Darbeden yirmi iki ay sonra, 1982 yılında istifa edip 1983’te meşhur Anavatan Partisi’ni (ANAP) kuran ve aynı yıl, 12 Eylül rejiminin ‘muhalif’i olarak 400 kişilik meclisin 211 milletvekili koltuğunu kazanarak iktidara gelen de odur.

1983’ten 1988’e dek iktidardaki 45. ve 46. hükümetlerin kudretli başbakanı Turgut Özal’dır. 12 Eylül rejiminin çatısı altında hem ülkeyi hem de rejimi ‘normalleştirme’ sürecinin komutası da büyük ölçüde Özal’ın elindedir. Nihayet 1989’da da ilk sivil Cumhurbaşkanı olma şerefine nail olur.

Elbette ‘cumhur’ da şereflenmiş olur böylece, tabular yıkılır birer ikişer; ilk ‘sivil’ Cumhurbaşkanı şortla askeri birliği selamlar falan, memleket ferahlar. Bu, ‘askeri vesayet rejimi’ denen şeye vurulan  ilk darbedir belki de. En azından sembolik olarak…

Recep Tayyip Erdoğan’ın, Ahmet Altan’ın, Rasim Ozan Kütahyalı’nın, vesairenin bu günkü ‘cüret’inin ardında Turgut Özal’ın o günkü ‘cesaret’i vardır, bile diyebiliriz. Diyebiliriz de, ‘cüret’ ve ‘cesaret’ sözcüklerini niçin tırnak içine aldığımızı açıklamak durumundayız. Elbette, ilkine vesile olduğu için öncelikle ve esasen de ‘cesaret’ sözcüğünü…

Turgut Özal’ın ‘cesaret’ini tırnak içine alıyorum, çünkü onun 12 Eylül muhalifliğini ciddiye alamıyorum. Zira yukarıda da değinmiş olduğum gibi, enterasan bir ‘şahsiyet’ Özal. 12 Eylül darbesinin -elbette ardında değilse de- önünde, içinde, karşısında ve de ötesinde, yani her yanında o var bir kere.

Bu sebeple, 12 Eylül’ün ‘sivil’ çehresinin temsilcisidir Özal, diyebiliriz rahatlıkla. Sadece bir ‘şahsiyet’ olarak değil, bir politik sembol olarak da 12 Eylül’ün her anında o vardır. ‘Politik sembol’ olarak, diyorum; zira vefatından sonra da yaşamaya devam etti Özal, taklitlerinin bedeninde.

Mesut Yılmaz’da, Tansu Çiller’de, nihayet Recep Tayyip Erdoğan’da yeniden vücut bulan hep onun ruhuydu, ya da en azıdan onlar bu ruhu sahiplenmeye özel bir özen gösterdiler, diyebiliriz. Zira bu ‘ruh’a biat etmeden, asla iktidara gelemeyeceklerini sezdiler.

O ‘ruh’ -‘çağın ruhu’na uygun bir biçimde- ülke ekonomisini baştan aşağı özelleştirme arzusuyla sağa sola saldırırken, ülke siyasetini de sağlı sollu salvolarla sersemletip ‘özallaştırdı’. 12 Eylül darbesini gerçekleştiren askerlerin en ‘baba’ gerekçesi, malum, ‘kardeş kavgasına son vermek’ti. Meşruiyetlerini de büyük ölçüde ‘Aman ha! Yoksa yeniden 80 öncesine döneriz’ mealinde korku-efektli bir laftan devşiriyorlardı.

Özal işte böyle bir atmosfer altında ‘abi’liğe soyundu bu memlekette. 80’in hem öncesine (kardeş kavgasına) hem de sonrasına (eli sopalı, çatık kaşlı ‘baba’ya) işaret ederek, dün sokaklarda birbirini öldüren ‘dört eğilim’i sivil bir nizam içinde kendi partisinde topladı. Daha doğrusu, büyük ölçüde sembolik bir kardeşlik nizamı tesis etti.

Böylece, tek partili rejimden sancılar içinde çok partili bir rejime geçmek için ıkınıp sıkınan; bu uğurda -akraba evliliğinden olacak- birkaç promatüre bebek doğuran demokrasimizin nihayetinde ‘hilkat garibi’  bir çocuğu daha oldu: ANAP, ya da ‘tek partide çok parti’.

Kavga gürültü günlerine uygun ‘Milliyetçi Cephe’lerden 12 Rejimi’nin ‘huzurunda’ kurulmuş ‘Milli Birlik Beraberlik’ hallerine…

Üstelik ‘çağın ruhu’na, yani neo-liberal yeni dünya nizamına da cuk oturan bir ‘birlik beraberlik’ hali bu. Başlıkta işaret etmiş olduğum, yurttaş iradesinin ‘millileştirilmesi’ süreciyle doğrudan ilişkili. Bu  meseleye geri döneceğim.

Ancak şimdilik, 12 Eylül’ün askeri ve sivil kanatların ısrarla ‘Aman ha!’ diye kaş kaldırıp bizi yeniden dönmekle korkuttukları ‘80 öncesi’ denen yıllara yüreklice bakıp, dürüstçe o günlerin muhasebesini yapmadan 12 Eylül’ün de, sonrasının da gerçek çehresini asla göremeyeceğimizi söylemek istiyorum.

Kelimenin tam anlamıyla sivil siyaset kanallarını kimseye danışmadan (!) tıkayan 12 Eylül rejiminin, 80 öncesinin ‘resmi’ politikacılarına siyaset yasağını halkoyuna sunuşunu hatırlayalım.

O rejimin ‘sivil’ politikacısı Özal’ın; sivillerin, yurtaşların önüne konan engelleri kendine dert edinmeyi bir yana bırakalım, bir zamanlar birlikte çalıştığı ‘resmi’ politikacılar için bile kılını kıpırdatmadığını, kılını kıpırdatmamak da ne demek, tam tersine, onları siyasetten men ettirmek için nasıl canla başla çalıştığını unutabilir miyiz, demiyorum, unuturuz da neden, niçin unuturuz?

Bu sebeple diyorum işte: 12 Eylül’ün bu ‘sivil’ çehresini; ondan önce şekillenip ona her daim refakat eden ‘sivil çehre’yi asla gözden kaçırmamak gerek, zira şu hakikati görmeden 12 Eylül’ün ne olduğunu, neden olduğunu layıkıyla anlamak mümkün değildir:

12 Eylül, ‘Özel’in ‘Kamu’ya Yönelik Politik-Ekonomik Hücumudur

“Kaynağa ulaşmak için akıntıya karşı yüzmek gerekir.”

(S.J. Lec)

Ve bu süreçte ‘özel’in apoletsiz komutanı, hatta diyebiliriz ki ‘genelkurmay başkanı’ da Özal’dır.

Çok yazıldı, çok söylendi, ama pek kaale alınmadı bu memlekette, bu sebeple bir kere daha altını çizerek söylemek gerek: 12 Eylül, Türkiye’yi neo-liberalizmin küresel iktisadi ağına bağlama projesinin parçasıdır. Yani sadece askeri değil, aynı zamanda -ve belki de esasen- politik/ekonomik bir darbedir.

Sırtından vurduklarının ve sırtını sıvazladıklarının dökümü yapıldığında 12 Eylül’ün gerçek çehresi apaçık ortaya çıkar: Bir huzur operasyonu değil, bir nizam hareketi/harekâtıdır gerçekleştirilen. Yeni Dünya Nizamı’nın ‘yerli’ uyarlaması, o Nizam’a uyarlanma çabasıdır.

Bu yeni nizamın küresel tertipçisi olan neo-liberalizmin iki yüzü olduğu söylenebilir. Onun ön yüzü, herkesin malumu, sıkı bir iktisadi özelleştirme projesi: Her şeyi ve her yeri mümkün mertebe özelleştirip sermayenin av sahasına çevirme.

Arka yüzü ise -doğal olarak- daha az tanınıyor. Çünkü liberalizmin gerçekten de ‘yeni’ bir çehresi bu. Üstelik tuhaf bir şekilde hiç de liberal görünmüyor. Böyle; zira neo-liberalizmin bu çehresi, klasik liberalizmin tam aksine, yurttaş iradesinin ‘millileştirilme’si diyebileceğimiz türden, kelimenin tam anlamıyla ‘anti-liberal’ bir siyasal projeyi yansıtıyor.

Karşımızdaki ‘liberalizm’in ‘neo’su, eline geçirdiği her şeyi özelleştirme arzusuyla yanıp tutuşuyor, ancak yurttaş iradesini ‘millileştirme’ derdinde. Kabul etmek gerek, bizimki gibi has liberallerden yoksun ülkelerde, yıllarca, liberalizmin ‘ekonomik’ veçhesine karşı çıkıp ‘siyasal’ veçhesine sahip çıkmak durumunda kalan ‘liberal solcu’lar için gerçekten de ‘kafa yapıcı’ bir ‘kokteyl’ bu. Egzotik, yerli esanslarla güçlendirilmiş versiyonlarından içip sarhoş olmuşların hali ortada.

İçmeyeceksin de ne halt edeceksin ki? Malum, bu ‘kokteyl’in ideolojik (mik)sır’rı  ‘alternatifsizlik’ iddiası. Sadece, kapitalist sistemin rakipsizliğini ilan ederek sosyalizm gibi ‘aşkın’ muhalefet yollarını değil, aynı zamanda bu sistemin neo-liberal veçhesinin nihai rakipsizliğini ilan ederek, sosyal demokrasi gibi ‘içkin’ muhalefet yollarını da kapayan ideolojik bir iddia bu.

Üstelik -yine kabul etmek gerek- bugün artık sadece ideolojik bir iddia da değil bu; içinde yaşamaya başladığımız politik ‘realite’, daha doğrusu, yürürlüğe sokulmuş politik ‘matrix’ ne yazık ki budur. ‘Tarih’ gerçekten ‘son’a erdi yani. Bu konuda hiçbir şüphe yok!

Şüphe, bunun hakikaten ‘mutlu’ bir son olup olmadığı hususunda ortaya çıkıyor. Neo-liberalizmin getirip bizi indirdiği bu son durak, bu ‘varış yeri’, hakikaten varmak istediğimiz yer midir? Soru bu. Elbette sorun da…

Cevabınız ‘evet’se, huzur içinde evlerinize çekilebilirsiniz. Yok, ‘hayır’ ise, kendinizi yeniden sokaklara vurmaktan başka çareniz yok. Huzur falan da ummayın artık; zira ‘sokak serserileri’yle birlikte yürüyeceksiniz, ya da her köşe başında yolunuz onlarla kesişebilecek.

Yukarıdaki kısa paragrafı yazarken -itiraf etmeliyim- aklımda kısmen  şu an içinde olduğumuz referandum süreci de vardı. Neo-liberal kapitalizm karşısındaki halimiz, ne kadar da şu refarandum karşısındaki halimize, daha doğrusu ‘halsizliğimiz’e benziyor, ilginç değil mi?

İlginç ama ilgisiz değil. Zaten buraya kadar bu ilgiyi kurmaya çalıştım. Bundan sonra da bu ilgiyle ilgileneceğim. Neo-liberal kapitalizm karşısında -kendimizi yeniden sokaklara vurmak- dışında ne yapabileceğimiz hakkında henüz bir şey söylemiş değilim, açıkçası söyleyebilecek durumda da değilim.

Ancak ‘evet’çilerin ‘tek tip’ huzur vaatlerine karşı ‘hayır’cıların ‘yamalı bohça’ kaygılarını paylaşmayı tercih etmiş olduğum ortaya çıkmış olmalı. Aşağıda bu tercihin gerekçelerini dile getirmeye çalışacağım, ancak önce şu içinde yaşamakta olduğumuz politik ‘realite’nin, ‘matrix’in defosuna, yırtığına işaret etmek istiyorum. Söz konusu gerekçelerimin çoğunu da buradan çıkaracağım zaten. Bu sebeple, şu mesele üzerinden ilerlemeye çalışacağım:

Temsil Krizi ve Temsili Demokrasinin Sonu

“Araba temsilcileri araba, sigorta temsilcileri sigorta satar, ya halk temsilcileri?”

(S.J. Lec)

Neo-liberal politik ‘realite’nin, ‘matrix’in defosu, kendini, Batı’da ‘politik sinizm’ olarak adlandırılan durumun giderek daha belirgin ve daha yaygın bir biçimde su yüzüne çıkmasında gösteriyor, diyebiliriz. ‘Politik sinizm’, halkın öncelikle politikacılara, giderek politikanın kendisine yönelik olumsuz yaklaşımında gözlenen artışta ve özellikle de seçim gibi demokratik süreçlere yurttaş katılımının giderek düşme eğiliminde gözlenen bir durum.

Doğrudur; birçok ülkede yurttaşların politika karşında sergilediği ‘sinik’ kayıtsızlık apaçık ortada. Örneğin, 2001 yılında İngiltere’de iki Pop İdol (Pop Star) finalistinin aldığı toplam oy miktarı, aynı yılda yapılan seçimlerde Liberal Demokratlar’ın aldığı oy miktarından fazla olmuş.

Siyaset bilimciler, bu ‘sinik’ yurttaş tavrınının temel sebebini, seçimlere katılan ana partiler arasındaki ‘politik fark makası’nın bir hayli kapanmış olmasında arıyorlar, ki son derece haklı görünüyorlar. Öyle ya, seçenek yoksa seçime gitmenin ne anlamı var ki?

Peki ama, aynı soru rejimin kendisine de yöneltilemez mi? ‘Politik sinizm’ sadece yurttaşların tutum ve davranışlarında görülen bir şey değil ki. Yönetilenler kadar yönetenlerin de politik rejim ve demokratik süreçlerle ilişkileri büyük ölçüde ‘sinik’ bir karakter arz ediyor.

Yönetilenlerin ‘sinizm’i denen şey, kendisini onların reel politikadan uzak durma biçiminde gösteriyor daha çok; yönetenlerin ‘sinizm’i ise -tam tersine- onların politika denen şeyin kendisine yaklaşma biçiminde ortaya çıkan bir durum. Yönetilenlerin ‘politik sinizm’i ile yönetenlerin ‘sinik politika’ları karşı karşıya, yani.

Elbette boş bir kelime oyunu değil bu. Zira, yönetilenlerin, yani yurttaşların ‘sinik’ tavırlarının aslında ‘politik’ bir karaktere sahip olduğu  düşünülebilir. Çünkü, onların demokratik süreçler karşısında sergiledikleri ‘sinik’ tavrın ardında örtük, gizli bir protestonun, en azından tepkinin izleri, daha doğrusu filizleri aranabilir.

Oysa, alternatifsizliğini ilan etmiş olan neo-liberal politikanın kelimenin tam anlamıyla ‘sinik’ bir karakteri var. Israrla seçimler tertiplemeyi sürdürüyor bir kere. Sürdürüyor; üstelik meşruiyetini de büyük ölçüde bu türden ‘seçeneksiz seçim’ süreçlerinden devşiriyor.

Yurttaş iradesinin ‘millileştirilmesi’nden kastım da bu. Hangi parti seçilirse seçilsin üç aşağı beş yukarı aynı politik çizgi takip edilecekse, yurttaş iradesine daha baştan el konmuş demektir çünkü. Doğal olarak, iradesine el konmuş birinden artık ‘yurttaş’ olarak söz etmek de anlamsızdır.

Elbette yurttaşsız kalmış bir rejimin de artık bir ‘demokrasi’ olduğundan dem vurmak imkânsızdır. Bunların hepsi doğrudur; ama ilginçtir oyun hâlâ -elbette inançla değil ama- inatla sürdürülür. ‘Sinizm’ de budur zaten.

Başka bir deyişle, temsili demokrasi nihayetinde bir ‘demokrasi temsili’ne dönüşmüştür. Hâlâ partiler vardır ama, artık bir ‘parti’ değildirler. Ya da şöyle söyleyelim, partizanlaştıkça marjinalleşip sistemin çeperlerine itilirler. Hatta daha da sıkıştırılıp o çeperlerin gözeneklerinden dışarı atılmaya çalışılırlar.

Tam tersine, merkeze yaklaşmaya çabaladıkça da ‘kimlik’lerini yitirip ‘parti’ olmaktan çıkarlar. Ya da şöyle söyleyelim, partizanı olmayan partiler haline gelirler. ‘Sağ’da iseler şakülleri ‘millet’tir; ‘sol’da iseler ‘halk’. Kendilerine ona bakarak, bu hayali, tahayyüli ‘ortalama’ya göre çekidüzen verirler. Aynada taranıp süslenirler kısacası.

‘Herkes’i temsil ettiklerini iddia ederler ve dolayısıyla aslında kimseyi temsil etmediklerini ikrar etmiş olurlar. Zira toplumu baştan aşağı ‘ekonomize’ edip ekonomiyi tepeden tırnağa özelleştirerek, ‘kamu’yu her yanından sıkıştırıp paramparça etmiş, posasından ‘kamuoyu’ denen ‘komposto’yu elde etmişlerdir: İhtiyaçlarına göre kompoze edip istedikleri zamanda ve arzuladıkları biçimde servis edebilecekleri tatlı bir ‘içki’ye dönüştürmüşlerdir onu; ‘sınıfsız ve imtiyazsız’ akışkan bir ‘kitle’ye.

Bu demokrasi oyununda, yönetenlerin, ‘temsil krizi’ denen şeyden nemalanma yol ve tarzları bu. Peki ama, yönetilenler ne yapabilir, ne yapmalı? Benim acizane cevabım: krizi derinleştirmek.

‘Krizi derinleştirmek’ lafı kulaklara fazla ortodoks solcu gelebilir; ancak biraz daha kulak verildiğinde, bu lafın ortodoks sol duruşu, duruşları da rahatsız edecek, son derece heteredoks bir tınısı olduğu işitilebilir, sanırım. En azından ben böyle işitilmesini isterim.

Öyleyse, öneriyi biraz daha netleştirerek tekrarlayalım: Bu ‘oyun’da rol kapmaya çalışmak yerine, oyunu bozmaya çalışmak… Bütün derdimiz, işimiz gücümüz bu olmalı bence. Zira bütün derdimiz bu: Onların ‘herkes’ dediği, ‘millet’/’halk’ deyip işaret ettiği yere baktığımızda, kendimizi bir tarafa bırakalım, kimseyi göremememiz.

2003’te Zapatistaların ‘askomutanı’ Marcos, sol kanattan müthiş bir atakla, karşısına çıkan her müdafa oyuncusunun belini büküp sağa yatırarak sözü tam ‘doksan’a takmıştı: “Sıçayım bu gezegenin bütün devrimci öncülerine!”

Şimdi biz, 2010’da burada, topun önüne geçip kalemizi korumak yerine, ardına dolanıp bütün gücümüzle şutumuzu atabiliriz, kaleci de önemli değil, artık önümüze hangi kale çıkarsa: “Sıçayım bu memleketin bütün milli irade temsilcilerine!”

Referandum mu Demiştiniz?

“Keşke cesur düşünce cesur eylemin önüne geçse!”

(S.J. Lec)

Ben de oraya gelecektim zaten. Pek iç açıcı değil ama, önce genel manzaraya bakalım mı? İlk göze çarpan şimdilik üç konum olduğu: ‘evet’çiler, ‘hayır’cılar, ‘boykot’çular. ‘Yetmez ama evetçiler’i, ‘yetmez bu sebeble hayırcılar’ı saymıyorum; zira ‘oyun’da böyle bir kategori yok.

‘Şimdilik’ dedim, onu da açıklayayım: Süreç içinde ‘evet’çi ve ‘hayır’cıların sayısal gücü değişebilir elbette, ama konum olarak sabitlenmiş haldeler. Dolayısıyla, ‘şimdilik’ kaydını düşmemin tek sebebi ‘boykot’çular. Zira onlar, referandumdan çok referandum sürecini kendi adlarına bir pazarlık süreci haline getirmekle ilgili görünüyorlar.

‘Kendi adlarına’ dedim, düzelteyim: Kürtler adına. Zira ‘boykot’u seçmelerinin sebebi de büyük ölçüde bu. Kürtlerin temsilcisi olduklarını göstermek istiyorlar haklı olarak. Zira ‘oyun’u kuralına göre oynamaktan yanalar. Bu sebeple ‘boykot’u seçiyorlar. Kürtlerin oylarını kendi ‘kap’larında tuttuklarını ispatlamanın en sağlam yolu bu çünkü. Bir tür ‘kepenk kapatma’ eylemi, yani.

Bu tercihin ‘sosyolojik’ tahlilini Kemal Burkay gibi, ‘bölgeye’ aşina ve bölgedeki hareketin ‘niyet’lerinden haberdar insanlar yaptı. Boykot, ‘yetmez ama evet’, ‘yetmez bu sebeple hayır’ gibi oyuna yedek kulübesinden katılan bir seçenek değil. Dolayısıyla, ‘oyun’u gerçekten bozma potansiyeli olan bir taktik.

Ama son tahlilde bir ‘taktik’ işte! Çünkü ‘boykot’çuların, ‘oyun’la bir dertleri yok pek, sadece onun ‘nizami’ oynanmadığını iddia ediyorlar. Sadece kurallara göre oynanmasını istiyorlar, o kadar. Olmadı, ki bunu da dile getirdiler, maçın ‘tarafsız bir saha’ya alınmasını istiyorlar: Birleşmiş Milletler gözetiminde ‘oynama’ talebinden söz ediyorum.

‘Boykot’çuların, elbette özellikle de BDP’nin, ‘oyuna girme’ şevkinin en bariz göstergesi, kendilerine rakip olarak AKP’yi seçmiş olmaları. Böyle çünkü, Kürtlerin iradeleri üzerinde kendileriyle çekişebilecek tek rakip o. ‘Hayır’cılar -‘temsili demokrasi’den değil, ‘demokrasi temsili’nden söz ediyorum, bu sebeple diğer ‘hayır’cıları ayırarak söylüyorum- CHP ve MHP, bu bakımdan BDP’nin rakibi değil ki!

Peki ama, AKP ne yapıyor? İlginçtir (elbette lafın gelişi böyle diyorum), aynısını yapıyor. AKP’nin taktiği biraz daha sofistike, dolayısıyla ister istemez biraz daha tutarsız. Zira onlar rakibin oyununu bozmak için onunla aynı oyunu oynamak zorundalar.

Bir yandan BDP’inin Kürtlerin iradesini temsil etmediğini göstermek zorundalar –ki bana göre, ‘haklı olarak’ bunu yapıyorlar. BDP’nin Kürtleri değil PKK’yi temsil ettiğini, dolayısıyla Kürtlerin iradeleri üzerine ipotek koymaya çalıştıklarını iddia ediyorlar. Fakat aynı zamanda ‘bu taraf’ta da benzer bir şeyi kendileri yapmaya çalışıyorlar. Adım başı, ‘millet iradesi’ni kendilerinin temsil ettiğini söylüyorlar örneğin, son derece ferah bir gönülle. ‘Millet’ dedikleri şeyin, Türk-Kürt herkesi kapsadığı fikrindeler üstelik.

12 Eylül’le hesaplaşmak istediklerini söylüyorlar; ama ellerine geçirdikleri kalelerden çekilmeye niyetleri hiç yok. Daha da kötüsü, 12 Eylül rejiminin bu ülkede yaptığı ilk işin seçim barajı yoluyla ‘milli irade’ denen şeye kendi kafasına göre şekil vermek olduğunu; kendi iktidarının dahi bu ‘nizam’ın ürünü olduğunu külliyen unutuyor, daha doğrusu unutturmaya çalışıyor ve utanmadan ‘milli irade’den, ‘milli iradeyi temsil etmek’ten dem vuruyorlar.

Üstelik sadece Kürtlere karşı değil, bizzatihi Türklere karşı da aynı hayali ‘millet’i, aynı tahayyüli 12 Eylül hayaletini ileri sürüyorlar sık sık. Başbakanın TÜSİAD’a yönelttiği aleni tehdidi göz önüne alın, örneğin. Burada bir yurttaş olarak benim tüylerimi diken diken eden şey, şu ‘bertaraf olma’ tehdidi değil, bunun ardındaki ‘millet adına konuşma’ kibri.

“Senin paran olduğu kadar,” diyor başbakan, “benim de arkamda milletim var”. ‘Milletim’… TÜSİAD üyeleri millete -en azından başbakanın milletine- dahil değil, demek. Şüphesiz para ‘millet’i bozan bir şey değil; zira hemen ardından, “Anadolu sermayesini daha samimi bulduğu”nu söylüyor başbakan ve TÜSİAD’a bu samimi millet evlatlarıyla ‘daha iç içe’ olma, hatta ‘kaynaşma’ tavsiyesinde bulunuyor.

‘Bertaraf’ olup olmama büyük ölçüde TÜSİAD’ın bu tavsiyeye uyup uymamasına bağlı galiba. Başka bir deyişle, ‘millet’e, daha doğrusu AKP’nin ‘milleti’ne dahil olma kapasitesine…

Mesele’nin elinizdeki sayısında İsmet Akça da referandumun ‘AKP plebisiti’ne dönüşme durumuna işaret ediyor. Akça’nın bu yorumuna tamamen katılıyorum. Aslında onun bu yazıda dile getirdiği argümanların neredeyse tamamına katılıyorum.

Benim çekincem, onun Türkiye’de ‘neo-liberal sağ’ın iktidar söylemleri ile “1980 sonrasının devlet karşıtı neo-liberal tezleri” arasındaki çakışmadan, eklemlenmeden söz etmesi noktasında ortaya çıkıyor. Ben şahsen neo-liberalizmin ‘devlet karşıtlığı’ndan çok, ‘kamu düşmanlığı’ndan söz etme taraftarıyım.

Bizim siyasal kültürümüzde, ‘sivil’in ‘askeri olmayan’a indirgenmiş olması gibi, ‘kamu’nun da devletin bir sıfatı olan ‘resmi’ye indirgenmiş olması, neo-liberalizmin ‘devlet’ derken ‘kamu’yu kastettiğini görmemizi güçleştiriyor.

Oysa, neo-liberalizm güçlü bir devlet, güçlü bir yürütme olmadan iş göremez pek. Neo-liberalizmin, toplumsal hayatı özelleştirirken siyasal hayatı tam tersine ‘millileştirme’sinden söz etmemin sebebi bu. Burada ‘millileştirme’ elbette ‘kamusallaştırma’yla değil, ‘devletleştirme’yle ilgili bir şeydir ve  ‘kamu’nun siyasetten uzaklaştırılması, siyasetin esasen bir devlet işi olarak tanımlanması manasına gelir.

Dolayısıyla, neo-liberalizm ile sağın ‘devlet karşıtlığı’ konusunda değil, ‘güçlü devlet’ konusunda hemfikir olduklarını söylemek gerek diye düşünüyorum. Ayrıca, neo-liberalizmin ‘sağından solundan’ söz edip edemeyeceğimizden de pek emin değilim. Ben bu konuda, neo-liberallerin kendi iddialarını, ‘sağın ve solun ötesinde’ bir siyaset anlayışını temsil ettikleri iddiasını ciddiye almaktan yanayım.

Yurttaş iradesinin ‘millileştirilmesi’nden söz etmemin sebebi de bu zaten. ‘İdeolojilerin sonu’ iddiası da ciddiye alınmalı diye düşünüyorum. Elbette ben bunu liberalizmin nihai ve kalıcı zaferi olarak anlamaktan yana değilim. Zira liberalizmin de sona erdiği, en azından bu doğrultuda ilerlediği kanatindeyim ve bunun hiç de hayırlı bir ‘son’, hayırlı bir gidiş olmadığını düşünüyorum.

Kamunun sağlı sollu markajından kurtulmuş, kendi ‘milleti’ni, kendi ‘halkı’nı kendisi tahayyül ve tayin eden, tamamen özelleşmiş bir devlete doğru gidiyoruz gibi geliyor ki, gerçekten korkunç!

AKP’nin referandum süreci boyunca ağzından ‘milli irade’ lafını eksik etmemesi, kendisine karşı çıkan her kesimi, herkesi bu ‘yekvücud’ -dolayısıyla ‘namevcut’- irade’ hayaletiyle hizaya sokmaya çalışması, kesinlikle hayra alamet değil.

Bir sivil toplum örgütünün, TÜSİAD’ın ‘millet’e dahil olmak gibi acil bir göreve tayin edilmesi ne kadar samimi, ne kadar ‘bizden’ bir tavır değil mi?

HÜRSİAD başkanı da çıkıp üyelerinin “neredeyse tamamının referandumda ‘evet’ oyu kullanacakları”nı söylemiş, bu da oldukça samimi, oldukça ‘bizden’ bir davranış değil mi?

Oysa açık olmalı: Demokratik rejimlerde kurumların oyları değil, kanaatleri olur. Oy, yurttaşların tasarrufunda olan bir şey zira. Ama kimin umrunda, her tarafta ‘toplu oy’ sofraları kurulmuş bir kere. Alenen hep birlikte açılıp sayılıyor ‘oylar’.

Yurttaş mı Dediniz?

“Nerede hep bir ağızdan türkü söylenirse, orada metin anlamsızdır.”

(S.J. Lec)

‘Millet’i arkanıza almışsanız önünüze çıkan yurttaşı neden kaale alasınız ki!

Bu sebeple, erken Cumhuriyet’in elitist tavrına yönelik ironik ‘millet sahillere hücum edince vatandaş denize giremedi’ lafını, geç Cumhuriyet’in popülist tavrına yönelik bir ironiye tercüme etmek mümkün galiba:

Millet sandığa hücum edince yurttaş oyunu kullanamadı.

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: Anayasa Referandumu /

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.