Masis Kürkçügil’le Söyleşi: “Burjuva Demokrasisinin Labirentlerinde Kaybolmak”

Sol Defter - 8 Ekim 2010 - Güncel Politika / Teorik Tartışmalar / Türkiye / Türkiye Solu

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

Bu söyleşi Mesele Kitap Dergisi’nin Eylül 2010 tarihli 45. sayısında yayınlanmıştır.

***

Masis Kürkçügil’le Söyleşi:

Burjuva Demokrasisinin Labirentlerinde Kaybolmak

Osman Akınhay – Foti Benlisoy

12 Eylül’de gerçekleştirilecek referanduma ilişkin olarak sosyalist harekette yaşanan tartışmalara ve bu konu etrafında alınan tutumlarla (‘evet’, ‘hayır’, ‘boykot’) belirginleşen saflaşmaya kimileri büyük bir anlam yüklüyor. Buna göre bu saflaşma, sol içerisindeki ciddi bir kırılmanın tezahürü olarak değerlendiriliyor. Siz böyle bir değerlendirmeye katılıyor musunuz, referanduma dair farklı pozisyonlar sizce de sosyalist hareketin geleceğini de belirleyebilecek ciddi bir yarılma olarak değerlendirilebilir mi?

Aslında anayasa vesilesiyle ortaya çıkan tartışmalar, genel olarak Türkiye’de siyasetin ne kadar günübirlik işlediğini ortaya koyuyor. Yani, herhangi bir tarihselleştirme çabası, yahut bu tartışmayı dünya ölçeğine yerleştirme gibi bir kaygı söz konusu değil.

Oysa sosyalistler yürüttükleri her tartışmayı, aldıkları her tutumu bir biçimde tarihselleştirmeye çalışırlar. Bir ara Christoph Aguiton’la bir mülakat gerçekleştirmiştim. Aguiton, “Bizim gençliğimizde eğer bir üniversite işgalini dahi tartışacaksak, Bolivya platolarındaki durumu önce ele alırdık ki, oradan bir meşruiyet arayışına girelim,”diye konuşmuştu.

Yani tarihten, onun güncel yansımalarından ya da uluslararası deneyimlerden meşruiyet almaya dönük bir arayış, sosyalist siyasete içkindir. Bizim sosyalist hareketin bu yönü, bu ayağı zaten sakattı ve biz çoktandır bu sakat ayağı dahi kullanamaz hale geldik.

Şimdi ortada bir kavga, hatta daha doğrusu, egemen sınıfların partileri arasında gürültülü bir ‘yaygara’ var. Bu yaygaranın gerçek bir zemini var mı?

Dediğim gibi, önce kavganın tarihsel zeminine bakmak gerekir. Ancak aktüel felaket başka yerdedir. Siz yaygara deyince aklıma geldi. Troçki der ki, bu fanfaracılar siyaset ile ekonomi arasındaki ilişkiyi konserve kutusu ile onun içindeki konservelenmiş yiyecek arasındaki gibi dışsal bir ilişki zannederler.

Yani, konserve kutusu açılır, yiyecek çıkarılır ve teneke kutu atılır. Yani, bu ikisi hem iç içe görünür hem de birbirinden bu kadar ayrı, bağımsızdır. Oysa der Troçki, bize göre bu deri ile kas arasındaki ilişki gibidir.Yani, organik bir ilişkidir. Mesele bizde siyaset ile ekonominin birbirine bu kadar dışsal bir şeymiş gibi telakki edilmesindedir.

Bugün dünya ahvalini anlayabilmek için önce neo-liberalizmin ne olduğundan hareket etmemiz gerekir. Yanımda Pierre Dardoit ile Christian Lavalle’ın Fransa’da yayınlanan Dünyanın Yeni Aklı adlı kitapları üzerine Liberation gazetesinde çıkmış bir mülakat var.

Mülakatın başlığı ilginç: “Neo-liberal Birey Nasıl İmal Edilir?” Neo-liberalizmi sadece, özellikle 1980’li yıllarda yürürlüğe konmuş bir iktisat politikası olarak değerlendiremeyiz. Aynı zamanda, bu ahvalin sürekliliğini sağlayacak mekanizmaların inşası sürecidir de bu. Yani, neo-liberalizmin toplumdaki bireylerin ve hatta solun halet-i ruhiyesine nasıl sindiğini göz önünde bulundurmamız gerekir.

Daha anlaşılır olmak açısından belki meseleyi açmak gerek. Uzunca zamandır bir dizi akademisyen, gazeteci ya da işte ‘liberal’ denen zevat, AKP’yi ta İttihat ve Terakki’den gelen bir geleneği tasfiye eden aktör olarak değerlendiriyor. Bizzat AKP kurmayları dahi kendilerini böyle sunuyorlar.

Komik bir durum; çünkü bütün tartışma döndü geldi ve bizim İdris (Küçükömer) Hoca’nın o meşhur ikilemine indirgendi. Hem de onun kötü bir okumasına. Üstelik solda da birçoklarının bu argümanları benimsediğini görüyoruz.  Ancak sosyalistler bütün bir yakın tarihi İttihat ve Terakki ile Hürriyet ve İtilaf ya da işte II. Abdülhamid arasındaki bir çatışmaya indirgerse vay halimize…

Bu dikotomiler kötü okumaların ürünü. Tamam, İttihat ve Terakki kötüydü de Hürriyet ve İtilaf demokrat mıydı? Ya da İsmet Paşa mı İttihatçıydı, yoksa Celal Bayar mı?

Solculara bile sorsanız ilki der, oysa esas İttihatçı DP’nin cumhurbaşkanı Celal Bayar’dır, İttihat ve Terakki teşkilatının önemli örgüt ismidir. İdris Küçükömer bugün çok moda olan o sağ-sol ayrımını anlattığı çalışmasında bu geçişleri sayar. 

Başta vurguladığım gibi, sosyalistler gündemdeki tartışmaları ya tarihselleştirmiyorlar ya da tarihe başvurduklarında aslında kendilerinin olmayan referanslara başvuruyorlar. Biraz önce belirttiğim neo-liberal bireyin imali meselesi bu manada önemli.

Zira bizde yenilgi öncelikle bir zihniyet yenilgisiydi. Öyle bir tünele girdik ki burada artık askeri vesayete karşı sivil kazanımlar olarak ifade edilen bir mevzi mücadelesinden başka bir şey yok.

Bu anlamda Türkiye’de solun, egemenlerin tarih okumasının hegemonyası altında olduğunu söyleyebilir miyiz?

Bahsettiğim yenilgi zihniyetinin bir unsuru bu. Bu zihniyet bize aslında uğruna kavga edilebilecek başka bir mücadele olmadığını dayatıyor. İmal edilen neo-liberal birey açısından zaten başka bir mücadele, başka bir alternatif tahayyül etmek imkânı kalmaz.

Zaten 1980’li yıllardan itibaren dünyada yürütülen bütün mücadeleler açısından bu yenilgi zihniyeti tayin edici bir faktör olmuştur. Tarık Ali, Latin Amerika üzerine yazdığı kitabın sanıyorum girişinde, ‘neden Latin Amerika’da bazı şeyler farklı olabildi’ sorusunu sorar.

Bu soruya cevap verirken, kıtada entelijansiyanın başka bölgelere oranla daha az satılmış olmasının önemli bir faktör olduğunu belirtir. Ağır bir itham, ama buradaki ‘satış’ maddi bir satın alınmadan ziyade, zihniyet dünyasındaki bir teslimiyeti ifade ediyor.

İşte bu teslimiyet ve onun doğurduğu umutsuzluk bizde çok yaygın bir şey. Temel problem zaten bu umutsuzluğun karşısında umudu temsil edecek bir seçeneğin de ortaya çıkmamış olması. Elimizdeki yegane şey, düzen güçleriyle ‘birleşik cephe’ kurup sözde ilerici utumlar almaktan ibaret. Garip bir şekilde bunlar da yukardan medet umuyorlar.

27 Mayıs’a ya da 1961 anayasına atfedilen birtakım olumlu özellikler vardı. İşte, solun önünü açtı falan denir. Şimdi düzen güçlerine, AKP’ye umut bağlayanlar da böylesi bir mantık yürütmede bulunuyorlar.

Sosyalist hareketin kendi gücünün, aşağıdakilerin mücadelelerinin dışında egemen güçler arasındaki kimi gelişmelerin solun önünü açmasını bekliyorlar. 27 Mayıs’a ya da 1961 anayasasına bağlanan umutlardan pek farklı değil bu yaklaşım. İki durumda da ‘yukarıdan’ önlerinin açılmasını bekliyorlar.

Burada hemen belirtmek gerekir. 1961 anayasası için söylenen şey yanlıştır. 1960’larda solun gelişiminin esas dinamikleri, 1950’li yılların sonunda gelişen işçi hareketleridir. Saraçhane mitingiyle ilgili olarak 100 bin işçiden bahsedilir. Ama bizim elimizde Saraçhane mitingi hakkında bir çalışma yok (sağolsun şimdi bazı arkadaşlar üzerine çalışıyorlar) ama 27 Mayıs ve anayasası hakkında güzellemeler var.

Bugünkü tartışmaların tek hayırlı yanı, bazı arkadaşların nihayet 1961 anayasasının da sahip çıkılmaması gereken bir şey olduğunu anlamış olmaları.

Peki, bir anayasa tartışmasına Marksist bakışın temel unsurları ne olabilir?

Nihayetinde, anayasa Marksizmde makbul bir mefhum değildir. Ciddiye alınır bir klasik Marksist çalışmada anayasa hakkında bir tartışmaya rastlayamazsınız. Buna mukabil, kurucu meclis kavramıyla karşılaşırsınız. Paris Komünü’nün ‘anayasası’ her toplumsal mevkiin seçimle doldurulacağını ve seçilenleri geri çağırma hakkını vazeder.

Marx’ın Paris Komünü hakkındaki Fransa’da Sınıf Savaşımı kitabına ve onun üzerine bina edilen Lenin’in Devlet ve Devrim adlı kitabına bugün yeniden bakmakta büyük yarar var. Sosyalistlerin bir anayasal değişiklik durumunda neler talep edebileceklerine dair bir tartışmanın ilk adımları buralardadır.

Bizse burjuva demokrasisinin labirentlerinde kaybolmuş durumdayız. Mesela, kuvvetler ayrılığı bizi ilgilendiren bir mesele değildir. Bizim için tayin edici olan, kitlelerin kendi kendilerini yönetme deneyimlerinin artması, bu anlamda genelleşmiş özyönetim meselesidir.

Bu söylediklerim hayalcilik olarak telakki edilebilir. Ama gelin, Bolivya’daki anayasa tartışmalarına bakalım. Venezüella ve Ekvador örnekleri de söz konusu. Bunlar elbette sosyalist anayasalar değil. Ama yakın dönemde gündeme gelen bu anayasal metinler, her oluşumları, her içerikleri itibariyle halkın, emekçilerin, ezilenlerin temel taleplerini içeren anayasalar.

Mesela, Bolivya anayasasını oluşturanlar mahalle meclisleri ya da doğal kaynakların ticarileştirilmesine karşı mücadele yürüten komiteler gibi taban örgütleri. Bu tip örgütlenmeler anayasanın oluşturulmasında aktif rol oynadı. Anayasanın oluşumunda söz konusu olan kurucu meclisin oluşumunda en azınlıkta kalan seslerin bile duyulmasına imkân verecek bir temsil sistemi uygulandı.

Bizde elbette böyle bir şey söz konusu değil…

Tabii. 2007 Temmuz ayında başlayan bir hikâye var. Ben o dönemde “Şimdi Zoka, Anayasa” diye bir yazı kaleme almıştım. Bizim solda ‘evet’ ya da ‘hayır’ diyen arkadaşlarımızın önemli bir kesimi de böyle anayasa tartışmalarına bayılırlar. Sanki bir proje yarışması bu ve biz de hani solcuyuz, akıllı fikirliyiz ya, yazarız şöyle şık bir taslak, olur biter.

Oysa anayasa bir yarışma sonucu ortaya çıkmıyor, mevcut güç ilişkilerine bağlı olarak şekilleniyor. Gücü olan anayasayı yapıyor. İşte, AKP de taktı zokayı, üç yıl süründürdü. Üç yıl sonra, Ocak ayında AKP kurmayları dediler ki önümüzde anayasa değişikliği yok. Başbakan Erdoğan, “Bazı maddelerle ilgili sınırlı bir anayasa değişikliğine gideceğiz,” dedi.

Şimdi bu hali demokrasi ya da hukuk üzerine sofistike tartışmalarla bezemenin bir alemi yok. Muhakkak ki mecliste böyle çoğunluğu olan bir hükümet kendi çıkarına uygun bir anayasa yapar.

Çünkü bir de şöyle bir yanılsama var, işte bütün toplumsal kesimlerin çıkarlarını yansıtacak, gözetecek bir anayasa. Böyle bir şey olmaz. Bir siyasal mücadele bu, bir sınıf mücadelesi. Dolayısıyla da AKP kendi güçlü konumuna uygun bir değişikliğe gidiyor. Dünyanın hiçbir yerinde bir hükümet güçlü bir Anayasa Mahkemesi istemez ki.

Bazı liberal arkadaşlar bize diyor ki, işte zaten gücünüz yok, bunlarla idare edin. Doğrudur, sosyalist hareket çok zayıf, zaten yaşadığımız bir dizi sorunun esas temeli de bu. Sosyalist hareketin bugün toplamdaki oy gücü ancak yüzde 1.

Bu yüzde 1’le yüzde 99’a ahkam kesecek halin yok. İyi ama, bu yüzde 1’in çoğalması, toplumsal mücadeleler içerisinde bulunanların kendi talepleri etrafında örgütlenmesi, verilen kırıntılarla yetinilerek yapılabilecek bir şey değil ki. Elalemin vereceği kırıntılardan ziyafet çıkmaz ki, kuru fasulye pilav bile çıkmaz.

Öyle bir kırıntının olduğu da tartışmalı zaten…

Elbette. Ama zaten şu maddenin iyi mi kötü mü olduğunun ötesinde, bu değişikliğin toplumsal ve siyasal muhtevasına bakmak gerekir. Omurgası itibariyle neo-liberal dönemde oluşturulmuş bir anayasadır bu. Neo-liberalizme dayanır ve onu tahkim etmeye çalışır. Gerisi teferruattır; elbette meraklısı bunlara bakabilir. 

Toparlarsak, bu tartışma sosyalist hareketi fenersiz yakalamıştır. Bu tartışmanın önümüze geleceği uzun zamandır belliydi. Ancak maalesef bu tartışmaya ilişkin yurttaşların temel siyasal ve sosyal haklarının anayasal garanti altına alınması temelinde bir birleşik cephe faaliyeti yürütmeyi beceremedik.

Anayasa değişikliğine hayırhah bakanlar diyor ki, bugün geçtiğimiz süreç içerisinde askeri vesayete dayanan Kemalist eski rejim tasfiye ediliyor. Bu eski rejimi tasfiye eden güçlerin karakteri ya da saikleri ne olursa olsun, bu temelde olumlu bir gelişmedir. Dolayısıyla, bu sosyalistlerin alanını rahatlatacak bir durumdur ve sosyalistlerin bu durumdan şikayetçi olmasını gerektirecek bir şey yoktur.

Yani, AKP sosyalistlerin önünü açıyor, öyle mi? Kendi oturduğu siyasal zemini berhava edecek sosyal ve siyasal güçlere AKP yol verecek diyorsunuz, öyle mi? Bu inandırıcı geliyor mu size? Burada bir mantık hatası yok mu?

Doğan Tarkan diyor ki mesela, “Bu anayasa değişikliği için mücadele reformlar için mücadeledir. Reformlar için, küçük değişimler için mücadele etmeyenler devrim için hiç mücadele edemezler.” Katılıyor musunuz bu görüşe?

Devrimci kazanımlar dediğimiz şeyler reformlardır çoğu zaman. Reform dediğimiz belki küçük değişimler için dahi bazen büyük mücadeleler verilmesi gerekir. Bazen yenilgi durumunda dahi kısmi iyileştirmeler elde edilebilir. Ancak burada önemli olan, reform için mücadelelerin işçi sınıfının, ezilenlerin yürüttüğü mücadeleler olmasıdır.

Yoksa elin cebinden siyaset ederek hovardalık yapıldığı vaki değildir. Reform, ciddi mücadelelerin ürünüdür. Mesela, biraz önce değindim. 1960’lı yıllarda siyasal ve sosyal kimi kazanımlar söz konusu olmuşsa, bunlar 1950’li yılların sonundaki mücadelelerin ürünüdür. 1961 anayasasını hazırlayan hukuk profesörlerinin değil. Yani reform lafını böyle ulu orta kullanırken daha dikkatli olmak gerekir.

Türkiye’de işçi hareketinin, sosyalist hareketin durumu kötüdür, yarın daha kötü olacaktır. İşçi hareketi için de sosyalist hareket için de birlikte mücadele etme pratiklerini geliştirmek gerekir. Bu pratikleri geliştirmeden hakim sınıfların kendi aralarındaki horozlaşmalardan medet ummak, reform için mücadele falan anlamı taşımaz.

Başta da biraz konuştuk. Bu referandum tartışması sol açısından bir milad olabilir mi? Yani, düzen güçlerine karşı hayırhah davranan bir sol ile kendini bundan ayrıştırmaya çalışan bir sol arasında bir kopuş söz konusu olabilir mi?

Düzen güçleri arasındaki çatışmalar sosyalist hareket açısından bir milad oluşturmaz. Üstelik bahsettiğiniz de yeni bir durum değil ki. Özal döneminde de benzer şeyler söylenmiş, benzer beklentiler ifade edilmişti.

1993 yılında mesela, unutuyoruz, Kürt meselesi hakkında çok daha ağır şeyler konuşuldu. PKK’lilerin dağdan indirilip aşağıda bir anlamda bir güvenlik gücü olarak kullanılması dahi tartışıldı. Özal böyle tartışmalara vesile olurken bunu memlekete sosyalizm gelsin diye yapmıyordu elbette. Bunu daha güçlü bir Türkiye hedefiyle yepıyordu.

Güçlü Türkiye elbette sermaye açısından güçlü Türkiye demek. Demirel için de çok konuşuldu, çok değişti, demokrat oldu falan diye. Yeni Gündem’de espri yapılıyordu, iki darbe daha olsa Demirel sosyalist olur diye. Sonra ne oldu, 28 Şubat’la yine darbeci oldu.

Peki, Türkiye’de askeri vesayet rejiminin çözüldüğü, dolayısıyla bir demilitarizasyon süreci yaşandığı görüşüne katılıyor musunuz?

Bizim liberallerimiz de çok açık söylüyorlar, ordu denetlensin ama bizim mevcuttan çok daha güçlü, etkin, vs. bir ordumuz olsun diyorlar. Biz ise sapla samanı birbirine karıştırıyoruz. Demilitarizasyonu, anti-militarizmi askeri vesayetten kurtulmak olarak algılıyoruz.

Oysa mesela, ABD’nin dünyanın en militarist ülkesi olduğunu herhalde tartışmayacağız, değil mi? Ancak ABD’de biliyorsunuz Başkan Obama daha geçenlerde kendisi hakkında müstehzi konuşan bir komutanı, hem de Afganistan’daki önemli bir komutanı geriye çekti. Ve böyle, daha önceki dönemlere ve başka ülkelerde operasyon yürüten Amerikalı generallere dair sürü sepet örnek gösterebiliriz.

Görünüş ne: ABD’de askeri vesayet söz konusu değil. Ancak bu durum, ABD’nin militarist bir güç olduğu gerçeğini değiştiriyor mu? Biz her şeyi birbirine karıştırıyoruz; çünkü açıkçası işin elifbasını unuttuk. 

Zaten Türkiye’de de daha önceleri sivil otoritenin görevden aldığı ya da emekliye sevk ettiği komutanlara dair örnekler sıkça yer aldı.

Elbette, ama biz meseleleri tarihselleştirmediğimiz, belleğimiz de kıt olduğundan her ânı yeniden yaşıyoruz. Bizde öyle bir hal aldı ki darbeleri artık tarih dışı bir şemayla (askeri vesayet) açıklamak makbul addediliyor.

Örsan Öymen’in kitabında var mesela, tank subayı sucuklu yumurta yaparken kafasına esiyor, cunta kuruyor. Mesela, biz 12 Mart’ı ya da 12 Eylül’ü askeri vesayet ile sivil toplum arasındaki çatışma olarak mı göreceğiz, yoksa yeterince olgunlaşmamış olsa da işçi hareketiyle, sosyalist hareket arasındaki bir çatışma olarak mı?

Çoğu zaman şöyle bir hata yapılıyor: Sanki işte sosyalist hareket yüzde 50 oluyor, düzen güçleri de yüzde 50 oluyor, bunlar kafa kafaya geliyorlar, sonuçta darbe oluyor. Hayır, düşman seni daha rüşeym halindeyken boğmaya çalışıyor. Sen daha kıpırdanırken harekete geçiyor, darbe yapmak için güçlenmeni beklemiyor ki.

Bir de düzen güçleri sadece sosyalist hareketle çatışmıyorlar. Düzen güçleri de iktidar blokunu yeniden yapılandırma amaçlı kendi içlerinde çatışmalar yaşıyorlar.

Lenin’in bir devrimci durum hakkında söylediklerini hatırlayınız. Önce yönetenler eskisi gibi yönetemeyecek. Bu koşulu 12 Mart için de 12 Eylül için de bütün teferruatıyla tartışabiliriz. 12 Mart’ta mesela, Adalet Partisi’nin temsil ettiği blok çöktü. Anadolu orta sınıflarını temsil eden Milli Nizam Partisi’nin kuruluşunu, tarım burjuvasini temsil etmeye soyunan Demokratik Parti’nin kuruluşunu düşünün. 

12 Eylül’deyse askeri vesayet gibi bir kavramsal çerçevenin ne anlamı var ki? O dönemde dünya birbirine giriyor. Sermayenin bir sınıf saldırısı olarak neo-liberalizm gündeme geliyor. Latin Amerika’daki darbeleri, Şili’de Friedman veletlerinin oynadıkları aktif rolü filan düşünün. Türkiye de artık ithal ikamesine dayanan bir sermaye birikim modelinden ihracata dayalı bir modele yönliyor.

İşte, bildiğiniz 24 Ocak kararları bu bağlamda gündeme geliyor. Böyle bir dönüşümü o günkü mevcut siyasal yapılanma içerisinde, o günkü güç ilişkileri bağlamında yürütmek mümkün değil.  

Bugün yaşanan çatışma iktidar blokunun yeniden yapılanmasıyla alakalı değil mi?

Son on yılda dünya ekonomisinde birçok şey değişti. Değişen şeylerin başında artık Amerikan emperyalizminin teknesini tek başına yürütememesi, başka teknelerin de bu sularda yüzeceğinin ortaya çıkması geliyor. Bush bunu kabul etmek istemedi ama Obama şu ya da bu şekilde kabul etti.

Rusya yeniden ayakları üzerine dikildi. Çin’i elbette unutmamak gerek. BRIC ülkelerinin (Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin) önemi vs. Türkiye eskiden de az buz bir ülke değildi ama Türkiye sermayesi uluslararası sermayeyle birlikte hem bölgede hem de bölge dışında etkin, aktif bir rol oynamaya soyunuyor.

Bu rolü oynamak açısından eski yapılar yeterli değil. Zemin bu. Ama bu tarz yeniden yapılanmalar, sanılanın aksine burjuva toplumlarında sık sık olan şeylerdir. Bahar temizliği gibi bir şeydir, şartlar oluştuğunda gündeme geliverir.

2001, Türkiye açısından önemliydi. Krizle birlikte bir direnç kırıldı. Finansal yapıların yeniden düzenlenmesi gündeme geldi ve dahası o dönemin siyasal aktörleri, işte üçlü koalisyon güçleri neredeyse yok oldular. Bu boşluğun üzerine de AKP geldi.

Bu suretle Türkiye’de uzun bir aradan sonra tek parti yönetimi gündeme geldi. Özal sonrasının koalisyonlar dönemi bitti, o döneme özgü siyasal temsil krizi aşılmış oldu.

Darbeleri yaratan koşulları tartışırken ‘dış’ faktörü, yani en başta Türkiye’de ordunun bir NATO ordusu olması hasebiyle zaten organik biçimde ABD’ye bağımlı olduğunu dikkate alacak olursak, burada ABD emperyalizminin rolünü tartışmak gerekmez mi?

Demin Lenin’den hareketle, onun aktardığı devrim tanımı ile darbenin gerçekleşmesi için gereken koşullar arasında bir benzerlik kuruyordum. İşte, yönetenlerin yönetememesi meselesi. Bir koşul daha var. Dünya ahvali buna cevaz verecek. Hatta katkıda bulunacak. Durum bu değilse darbe yapamazsın. Yapamadılar zaten.

Adamlar kendilerine mal edilen konuşmalarda, kayıtlarda bunu açıkça söylüyorlar. ABD’nin muhtemel bir darbeye taraftar olmayacağını açıkça darbenin önüne bir engel olarak tartışıyorlar.

Ya Lenin’in tarifindeki üçüncü faktör, yani yönetilenlerin de yönetilmek istememesi?

Eksik olan da bu zaten… İnşa etmemiz gereken, yukarıdan bize atılan kırıntılardan ziyade yoğunlaşmamız gereken bu, aşağıdaki mücadeleler…

Söz konusu olan, esas itibariyle düzen güçleri, egemenler arasındaki bir çatışmaysa, ‘boykot’ seçeneği sosyalistler açısından bir üçüncü cepheyi inşa etmek, emekçilere, ezilenlere dair bir alternatif inşa etmek açısından daha makul değil mi?

Boykot batıda anlamlı bir sonuç üretmez ve tarihe bir kayıt da düşürmez. 12 Eylül referandumundaki 6.8’lik ‘hayır’ oyu tarihe düşürülmüş bir kayıttır mesela. Kürt bölgelerindeyse durum farklıdır.

Unutmayalım, Kürt hareketi dahi başlangıçta AKP’ye hayırhah yaklaştı ve ancak AKP’nin kendisini tasfiyeye yöneldiğini anladığında açık bir karşı tutum geliştirdi. Kürtlerin boykot yapması bu bağlamda makul.

Çünkü onlar demokratik özerklik istiyorlar. Yani, sizin siyasal rejiminiz bizi temsil etmiyor diyorlar. Dahası, arkalarında en az 2 milyon seçmen var. Lenin’in boykotla ilgili verdiği örneği hatırlayın. Hani, kitleler tutar sovyet ister de, sen parlamento seçimlerine girersen komik duruma düşersin.

Kürtler de bu bağlamda başka bir siyasal temsil düzeni arayışını ifade ettiklerinden boykot, tabir caizse, kitaba uygundur. Ama tersinden, yine Lenin’e dönersek, 1907’de Lenin’in konuyla ilgili yazısını yazdığı dönemde kitleler Duma seçimlerine yönelmişken ve ortada sovyet falan yokken boykotun anlamı yoktur.

Çünkü boykotun tek başına bir anlamı yoktur. Boykot ettiğinin karşısına başka bir alternatif koyman gerekir. Kürtler örneğinde, demokratik özerklik böylesi bir alternatif olarak görülebilir. Demokratik özerklik, mevcut güç ilişkileri içerisinde görünür gelecekte elde edilebilecek bir hedef. Dolayısıyla, BDP’nin yaptığı kendi içinde tutarlıdır.

Bu anlamda BDP’nin ‘boykot’u benim ‘hayır’ımı dışlamaz, benim ‘hayır’ım da BDP’nin ‘boykot’unu… Oysa benim açımdan batıda boykot, oynamıyorum demekten ibaret. Çünkü boykotu bir başka alternatifin inşası üzerinden tanımlamıyorsun.

Daha doğrusu, böylesi bir tanımlama çabası olduğu takdirde dahi bu çok belirsiz kalıyor. Kürtlerin boykotu demokratik özerklik anlamına geliyor, batıda sosyalistlerin boykotunun ise önerdiği bir somut siyasal aternatif yok, ben bu oyunda yokum demekten ibaret.

Sosyalistlerin ‘hayır’ını, düzen güçlerinin ‘hayır’ından ayırt etmek mümkün mü?

Bizim önerdiğimiz, bireysel katılıma açık biçimde aşağıdan komiteler örgütleyerek, anayasa konusunda emekçilerin, ezilenlerin temel birtakım siyasal ve sosyal taleplerini anayasa bağlamında dillendirecek bir birleşik kampanyanın örgütlenmesiydi.

Sosyalistlerin ‘hayır’ını geniş kitleler açısından anlaşılır bir hale getirecek ve düzen güçlerinin ‘hayır’ından ayıracak bir faaliyette bulunmak gerek. Böyle bir faaliyetin hayata geçirilmesi belki ileriye dönük bir birleşik zemin tarif etmek açısından anlamlı olacaktı. Bugüne kadar böyle bir şey becerilemedi, ama bugünden sonra da bu yolda, ne kadarsa o kadar, bir çaba içerisinde olmak gerek.

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: AKP / Anayasa Referandumu / Birleşik Mücadele / Boykot / sol liberalizm / sosyalist sol /

Comments

  1. selcuk diyor ki:

    nasıl kürt hareketinin boykotuyla, sosyalistlerin boykotunu ayırmak; ya da ch-mhp kampının hayırıyla sosyalistlerin hayırını ayırmak mümkün değil. bunu sadece sonuçlar açısından söylüyorum. Kürkçügil, boykot derseniz yerine birşey koymanız gerek diyor. Lenin ifade ettiği, “boykot” taktiği yani “sandıkları yakacak kadar şiddetli” taktik uygulanamamıştır. ancak bunun şu konjoktürde uygulanma şansı, boykot cephesinin verili yapısından dolayı. ancak burjuva siyasetinde önemli gelişmeler, çatlamalar ve kamplaşmalar; işçi sınıfı ve ezilenleri kendi cephelerine yedekleme şansı “boykot” taktiğini burjuvaziden bağımsız bir siyaset için mümkün kılıyor. Bu açıdan boykot saiki, verili düzeni ve taktikleri anlamak açısından anlamlıydı.
    Yerine ne konabilirdi? Birçok boykot, hayır, eveti savunan sosyalist örgüt, yerine anayasa metni sundu. Burjuvazinin hegemon ve güçlü taraf olması, sosyalistlerin hele hele “toplumsal mutabakat” gibi bir nedenle anayasa tartışmalarını körüklemesi, burjuvaziye koz verir. Bizim elimizin güçlü olmadığı bir konjoktürde, burjuvaziyi güçlendirir. Yerine bir şey koyma çabası, eğer kastedilen anayasa metniyse bu açıdan sakıncalıdır.

    Ancak Kürkçügil, yerine konanın ne olması gerektiğinde anayasa değil, referandum çalışmasının modern deyişle kampanyanın ne olması gerekitiğini söylüyor. Bu açıdan Kürkçügil’in ifadelerinden yola çıkarsak, elma ile armut biraz karışıyor.

    Evet, hayır ya da boykotu belirlerken illa yerine demokratik özerklik ya da demokratik-sivil-halk vs. anayasası koymamız gerekmez. Bunun yerine stratejik bir yönelim ihtiyaçtır. Sadece bugünü ya da günün çıkarını değil, geri planda kalan anayasa tartışmalarında kendini iyice hissettiren burjuvazinin iki kampı arasındaki savaşı ve buna alternatif bir üçüncü cephe ortaya koymak gerek. böyle bir referandum geldi geçti. bence, şimdi görevimiz boykot cephesinin 3.cepheye evrilmesidir, demokratik anayasa cephesine değil.
    not: konuyla alakalı sodap ve dip girişiminin referandum sonrası açıklamaları okunabilir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.