Tarık Ali: “Dünden Bugüne Troçki’yle Bağım”

Sol Defter - 9 Ekim 2010 - Dünya Solu / Teorik Tartışmalar

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

3 Eylül 2010’de Edinburgh Kitap Festivali’nde yapılan ve Osman Akınhay’ın Türkçe’ye çevirdiği bu söyleşi, Mesele Kitap Dergisi’nin Ekim 2010 tarihli 46. sayısında yayınlanmıştır.

***

Tarık Ali’yle Söyleşi:

Dünden Bugüne Troçki’yle Bağım

Kirsty Jane

 Siz Sokak Savaşı Yılları adlı kitabınızda, Isaac Deutscher’in Troçki biyografisini ilkin hasta yatağınızda okuduğunuzu belirtmiştiniz. Bu durumda, Troçki’yi okumaya ne zaman başladığınız? Ve onunla ilk buluşmanız nasıl oldu?

Deutscher’in üçlemesini okuduktan sonra, çok doğal bir yönelimle, bu çarpıcı biyografinin öznesi olan -ve tarihte benzerine pek az rastlanan- kişinin yazılarını okumaya koyuldum. Gerçekten de benim bildiğim, ona benzeyen kişi pek yoktu. Bunun üzerine, Troçki’nin kendi hayatını anlattığı, oldukça güzel bir dille kaleme alınmış olup, sanki son derece akıcı bir romanmış gibi insanı hemen saran Hayatım’ı okudum.

Troçki’nin edebi yeteneği beni gerçekten müthiş çarpmıştı. Sonra da onun diğer yazılarını okumaya devam ettim. Benim kuşağımın gözünde Troçki çok önemli biriydi; her şeyden önce, daha o zamanlardan işlemediğini ve çok yanlış yollara saptığını gördüğü bir sisteme alternatif sunuyordu bize.

Hayatımın 1960’lı ve 1970’li yıllardaki bölümünde beni bir Troçkist yapan şey, bu okumaların üzerimdeki muazzam etkisiydi. Ernest Mandel de başka bir önemli kişiydi. Mandel’in o dönemde Bolşeviklerle tanışıklığı olmuş ya da onlarla doğrudan temas kurmuş biri olması bana biraz garip de geliyordu.

Tabii bunun yanı sıra, o geleneği sürdürüyor olma duygusunun çok hoşumuza gittiğini de belirtmeliyim. Troçki’yle kurduğum bağı ben hiç kaybetmedim. Bazı analizlerinde içerili olan öngörülerin doğruluğuna da hep inandım.

Örneğin şimdi yeniden düşündüğümde, Troçki’nin kendisinin Sovyetler Birliği Nedir ve Nereye Gidiyor? adını verdiği ve yanlış bir şekilde İhanete Uğrayan Devrim adıyla tercüme edilmiş olan, benim çok oturaklı bulduğum kitabındaki saptamaları hiç aklımdan çıkmamıştır.

Troçki bu kitabında, gelecekte Sovyetler Birliği’nin ilerleyişini sürdürün bir sosyalist demokrasiye dönüşeceğini ya da geri çark edip kapitalizme döneceğini, o günün bürokratlarının birçoğunun sonraki günlerin milyonerleri haline geleceğini iddia etmişti.

Karşıtlarıysa Troçki’nin bu sözlerini ‘deli saçması zırvalıklar’ olarak görüyorlardı. Oysa onun gibi başka hiç kimse geleceği bu şekilde önceden görebilmiş değildi. Onun müthiş derecede işlek bir dimağı vardı. Herhalde -ki benim açımdan ve olgunlaşmaya 1960’lı yıllarda başlayan başka birçok kimse açısından kesin bir gözlemdir bu- asıl etkileyiciliğini sağlayan şey, entelektüel ve devrimci yanlarını birleştirebilmiş olmasıydı.

O dönemde Troçkist olmanız sizin açısından doğal bir gelişme miydi?

O dönemde tabii ki. Hem başka türlüsü nasıl olabilirdi? Önümüzdeki seçenekler sınırlıydı. Sonra da yavaş yavaş, Troçki’nin bir yönü işaret ettiği, Troçkist grupların birçoğununsa tamamen başka istikametlere yöneldikleri fark edildi. Troçki’nin kendisi de sağlığında, böylesi eğilimlerden birine cevap olarak, “Ben bir Troçkist değilim,” deme gereğini duymuştu.

Sokak Savaşı Yılları’nda çok parlak bir dille anlatmış olduğunuz 1960’lı yıllardan sonra, Troçki’yle ilişkiniz nasıl bir seyir izledi?

İnsanlar bazen bana hâlâ bir Troçkist olup olmadığımı soruyorlar. Ben de bu sorulara, “Hayır,” karşılığını veriyorum. Çünkü ben Troçkist örgütlerden herhangi birine mensup değilim. Dürüst olmak gerekirse, bu örgütlerin çoğu da zaten bitik haldeler.

Öte yandan, kendimin hâlâ Troçkizan olduğunu da iddia ederim. Bunun sebebi, Troçki’nin beni entelektüel bakımdan etkilemiş olmasıyla, fikirlerinin birçoğunu halen benimsiyor olmamdır. Şimdi bizler de, Troçki’nin koşullarına çok iyi vakıf olduğu, büyük, büyük bir yenilgi döneminden geçiyoruz.

Troçki, hayatının büyük kısmını bu şekilde yaşadı. Bu yüzden onda hâlâ çok değerli şeyler buluyorum. Bazen, yirmi, yirmi beş yıldır göz atmamış olduğum bir makalesini yeniden okumaya kalktığımda, hâlâ bir şeyler öğrenmeye devam ediyorum. Bu da beni müthiş etkiliyor.

Siz de bilirsiniz; onun özelliklerinden birisi, budalalara karşı inanılmaz bir horgörüsünün olmasıydı. Onun açısından kayda değer bir sorunu teşkil ediyordu bu, çünkü Bolşevik Parti’ye baktığınızda, budalaların hiç de az olmadığını hemen görürsünüz. Troçki’ninse onlara ayıracak vakti yoktu.

Sonunda ona karşı harekete geçenler bu insanlar oldular. Benim en sevdiğim anekdotlardan birisi, onun bir Politbüro toplantısında otururken, sürüp giden tartışmaların düzeysizliğine katlanamayıp, yanında getirdiği bir Balzac ya da Stendhal romanını okumaya dalmasıdır. Bir insanın bu şekilde hareket etmesi bir yanıyla tamamen kibirli bir davranış, ama bir yanıyla da bir şekilde hayran olunası bir tepki.

Benim şu görüşüm hiç değişmedi: Troçki hem entelektüel, hem siyasal bakımdan ve hem de devrimci yönüyle yirminci yüzyılın en önemli simaları arasında sayılır. Eserleri de zamana karşı dayanıklı olmaya devam edecektir. Üstelik şimdilerde, profesyonel Soğuk Savaş tarihçilerinin (çökmekte olan bir sistemin niteliğini ve işleyişini kendilerinden çok daha erken zamanlarda kavramış bir Bolşeviğin varlığını nefretle anan kişilerin) eliyle onun görüşlerini ıskartaya çıkarmak amacıyla çok sayıda kitap yazılmaktadır.

Aynı insanlar, o sistemden iyi olan hiçbir şeyin çıkmayacağını kanıtlamayı amaçlayan kitaplar da kaleme almaktadırlar tabii. Onlara göre, bu sistemin her yönü kötüydü. Lenin ile Stalin arasında farklılık yoktu; Troçki ile Stalin arasında da farklılık yoktu.

Hatta [Robert] Service’e göre, bazı bakımlardan Stalin daha iyi bile olabilirdi. Birçok muhafazakâr için de geçerlilik taşıyordu bu görüş. Çünkü Stalin onların iş yapabilecekleri ve nitekim iş yaptıkları, iş geliştirdikleri biriydi. Hem Yahudi de değildi.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki pazarlıkta kendi elini güçlü kılmak için çok incelikli bir yol izlemişti. Kendi halkının gözündeyse tam bir felaketti. Yevtuşenko’nun onun mezarındaki korumaların iki katına, üç katına çıkarılması üzerine yazdığı şiiri o dönemde çok sayıda insanın fikirlerine tercüman oluyordu.

Bense bu Service görüşlerini çok ciddiye alma yanlısı değilim. Bu bir ideolojik modadır. Deutscher’in yaptıklarının yanına bile yaklaşamaz. Deutscher de hiç eleştirel olmayan bir tutum takınıyor değildi ona karşı, ama… yaşanan deneyimi bütün olarak daha üst bir düzeye çıkartmıştı.

Şimdiki modaysa, o dönemde meydana gelmiş olan her şeyin her yönüyle kötü olduğunu iddia etmektir. Ben böyle bir yaklaşımı kabul etmem, hiçbir zaman da kabul etmeyeceğim. Böyle bir yaklaşım sadece, başarıyla anılan gerçeklere tapınıp, birçok durumda içerili olan ihtimalleri görmezlikten gelen tarihçiler ekolüne yakışır.

Fransız Devrimi de aynı kaderi paylaşmıştı. O yüzden günümüzde Paris’te hâlâ Stalin adını taşıyan bir metro durağı var, ama bir Robespierre Caddesi yok.

Sizce bu yaklaşım akademi dünyasıyla sınırlı mı, yoksa Troçki’ye karşı takınılan tutumlarda çok daha geniş bir değişimi mi yansıtıyor?

Bence bu yaklaşım akademiyayla sınırlı. Dünyanın geri kalan kısmı, daha doğrusu genç kuşak, özel olarak böyle konulara kafa yormuyor. Asıl trajedi burada. Bu özellikle akademi içinde, dertleri kendi isimlerini parlatmak olup, devletin ve onun gereklerinin sadık hizmetkârları olarak hareket etmekten, alternatif seçeneklere müsamaha edilmeyeceğini yaymaktan gocunmayan akademisyenler için tasarlanmış bir durum.

Tabii genç akademisyenlerin elinden çıkmış -ve aynı derecede kötü olan- başka kitaplar da var. Onların tek satırını dahi okuyamıyorum. Onlar da masama geliyor, fakat göz atmaya bile değmezler.

Lenin’i ‘yeniden okutmaya’ yönelik bir hareket var (bu noktada akla Zizek geliyor). Siz de genç kuşağın yazılarıyla kitaplarını okuması gereken bir kişi olarak Troçki’nin ‘yeniden okutulması’na yönelik bir çaba olması gerektiği kanısında mısınız?

Bence Troçki bu dönemde de kesinlikle okunmalı. Zizek bunu beceremez, çünkü hayatında Troçki okumamıştır. Zizek çok parlak ve de eğlenceli biçimde başardığı şey şu: O burjuvaziyi şoka uğratıyor, sözcüğün gerçek anlamında aykırıcı biri. Herkesin nefret ettiği ve anaakım görüşler tarafından bir cani ve katil muamelesi yapılan Lenin’i ortaya atıyor mesela.

Lenin’in fikirlerini ortaya atıyor ve okuru onun görüşleriyle yüzleşmeye zorluyor. Ama aslında benzer bir girişim de Troçki için yapılmalı ve bu konuda fazla geç kalınmamalı. Biz kendi yayınevimiz olan Verso Books’ta bunu yapmayı düşünüyoruz.

Hilary Mantel’in Robespierre üzerine romanı çok iyiydi. Ben öyle gördüm. Onyıllar önce Alan Brien de Lenin üzerine daha az başarılı ve daha az hedefine ulaşan bir roman kaleme almıştı. Brien’ın girişimi işe yaramadı, ama niyeti iyiydi.

Ben 1960’lı yıllarda Troçki’nin anlattıklarıyla sizin gördükleriniz arasındaki bağın daha doğrudan olmasını herhalde anlayabilirim. Sizce bugünlerde Troçki’ye nasıl yaklaşılmalı? Troçki söz konusu olduğunda bugünle nasıl doğrudan bir ilinti kurulabilir; böyle bir tartışma daha sembolik bir düzeyde mi kalır, yoksa içinde birçok teşvik edici öğe barındırabilir mi?

Benim kanım, Troçki’nin Rus Devriminin Tarihi kitabının, devrimci kalkışmanın içinde yer alan birinin kaleminden çıkmış, bu devrimle ilgili en iyi anlatılardan birisini oluşturuyor. Onun otobiyografisi, denemeleri, dünyada olup bitenlere bakış tarzı, bu dünyada ortaya çıkan eğilimlere yönelik analizleri, Almanya’da faşizmin zaferini öngörüşü, Hitler başarıya ulaşacak olursa kendilerini nasıl bir kaderin beklediği konusunda Yahudileri uyarması: O dönemde bütün bunları son derece açık ve berrak bir dille ortaya koyan başka bir metin görülmedi.

Bu, insanların Troçki’den bugün de bir şeyler öğrenebileceklerini gösteren önemli bir nokta. Troçki’nin Almanya’daki faşizmin nasıl yenilgiye uğratılabileceğine dair yazdıkları, sekterce düşünme tarzları karşısında çok önemli bir düzeltici uyarıydı. Troçki’nin bu sekter gruplarla tartışmaya girdiği zamanki dönemi onun en ilginç tarafı değildi kuşkusuz. Bu bir yenilgi dönemiydi ve kendisi de bu ruh halinin etkisi altındaydı.

Troçki’nin entelektüel kuvvetinin patladığı dönem, onun kitlesel toplumsal hareketlerle temasa geçtiği zamandı. Yahudi sorunu üzerine yazdıklarıyla ilgiyi hak eden metinlerdir. Kaldı ki, bazı boyutları itibarıyla daha fazla irdelenmeyi ayrıca hak etmektedir. Troçki Sol’da, faşizmi yenilgiye uğratmak için sosyal-demokratlar ve liberallerle birlik kurmak, faşizmi yenmek için gerçek bir cephe oluşturmak gerektiğini anlayan tek düşünürdü.

Gerçi Sol’da bugün sosyal-demokratların esamisi okunmuyor, ama yine de bu, günümüz için de önemini koruyan bir boyuttur. Liderler etrafında küçük sektler/grupçuklar kurma hevesi hakikaten çok yıldırıcı ve eğer geriye kalan tek miras bu ise, bu duruma yürekten üzülmek gerekir.

Daha önce Geoffrey Swain’le konuştuğumda, Troçki’nin eserlerinden ekonomik planlamanın Güney Amerika’yla ilintisi bağlamında söz etmişti. Sizce de eğer hâlâ yaşıyor olsaydı Güney Amerika hakkında bu minvalde yazılar kaleme alır mıydı? Siz bunu ilgiye değer bir mesele olarak görüyor musunuz, onun planlamayla ilgili fikirleri bu noktada faydalı bir işlev görebilir mi?

Evet, bundan en ufak bir şüphe duymuyorum. Yalnız akılda tutulması gereken yan şu: Troçki, devletin ve devlet aygıtlarının kontrol altına alınmasını savunurdu, ama böyle bir şey olmadı. O yüzden bugün Güney Amerika’da karşı karşıya olunan manzara bir ikili iktidar durumudur.

Orada, kitlesel tabana sahip, seçilmiş hükümetler başta. Ancak devletin omurgasını hâlâ ordu oluşturuyor ve ordunun gücü de ezilebilmiş, yenilgiye uğratılabilmiş ya da dönüştürülebilmiş değil. Sanırım Troçki bu noktaya temas eder ve bunu tartışırdı. Öte yandan, nasıl planlama yapılacağı gibi konularda vereceği öğütler fiilen çok yararlı olurdu.

Siz Troçki’nin Hayatım kitabından edebi bir eser olark söz ettiniz. Troçki bir okur ya da yazar olarak sizi de edebi düzeyde etkiledi mi?

Bazı etkiler var tabii, ama onun gibi yazmaya insan ancak öykünebilir. Ayrıca malum, bizler farklı kuşaklardan geliyoruz. Benim açımdan İngilizce neresinden baksanız ikinci dil; Troçki ise Rusça olarak kendi anadiliyle yazıyordu.

Sanırım benim ondan benimsediğim, dünyaya bakışında gözlenen bazı tutumları. Dolayısıyla, onun gibi yazmaya gayret bile sarf etmediğimi söylemeliyim. Zaten onun yazma üslûbunu isteseniz bile taklit edemezsiniz.

1960’lı yıllarda, bazı küçük gruplarda yer alan insanların günlük konuşmaları, davranışları ve tartışmalarında Lenin’i, Marx’ı ve Troçki’yi taklit etmelerini, sanki aynı sorunlarla karşı karşıya kalmışız ve aynı çözümler üzerinde karar vermemiz gerekirmiş gibi hareket ettiklerini gözlemlemek benim için çok eğlenceliydi.

Ayrıca, bu insanları bir de kendi küçük grupları içindeki muhalifleri ortadan kaldırma konusunda taklit etmeye kalkmak! Hatta bazılarına göre bir sanat formu haline gelmişti böyle tutumlar: yargılamalar, örgütten atmalar, yaftalayıp mahkûm etmeler. Elbette bu, berbat bir sanat. Ben o zamanlar da kesinlikle ciddiye almazdım.

Hatta ilk romanlarımdan birinde (Keferat) bu tür şeylerin parodisini de yapmıştım, ki bu romanı aleyhime kullananlar da epeyce oldu. Oysa böyle bir roman illa ki kaleme alınmalıydı ve ben de bunu yaptığımdan dolayı pişman değilim.

Bugün İngiltere’de varlığını sürdüren Troçkist geleneğe bakacak olursak… Troçkist olmak ile Troçkizan olmak ile daha önce yapmış olduğunuz ayrım çerçevesinde, şimdi bu gruplara nasıl öğütlerde bulunurdunuz? İngiltere’deki bu Troçkist grupların Troçki’yle ilişkilerini değiştirmeleri gerektiği kanısında mısınız?

Eh, bence yavaş yavaş gerçekleşen bir durum zaten bu. Geçmiş dönemin bu büyük düşünürleri (Marx ya da Lenin, Troçki ya da Gramsci) çok önemli insanlardı; hepsi de hâlâ bir şeyler öğrenebileceğimiz eserler ortaya koydular, fakat bu insanlara birer tanrıymış gibi yaklaşmamız gerektiği de su götürmez bir durumdur.

Komünist ve Troçkist hareketlerin büyük, gerçekten büyük bir sorunları vardı: Onların üslûbu son derece dinseldi. Sanki Marx’tan ya da Troçki’den bir alıntı yapmak tartışmayı çözüme bağlamaya yeter bir hava söz konusuydu. Samimi olmak gerekirse, ben Troçkist bir örgüte mensup olduğum zaman bile böyle bir tutumun asla tam etkisi altında değildim. Şimdiyse kesinlikle böylesi tutumları onaylamıyorum.

İnsanların öğrenmeleri gereken şey, Sol’da herhangi bir şey yapılmasına karşı olanların savlarının geçerli olup olmadığı konusunda iyi tartışma yürütmek ve o eğilimde olan kişilerle doğru düzgün tartışmaya girmenin yollarını bulmak.

Şimdi bu şekilde hareket edilmesi gerekiyor, çünkü 1960’lar ve 1970’lerde, hatta belirli ölçülerde 1980’lerde hepimizin ortaklaşa benimsediği referansların tümü yok olup gitmiş, mazide kalmış durumda. Evet, geçmişte kaldı bunların hepsi.

O yüzden, çok geçerli bir tartışma yürütme şekli olmasına rağmen, bugün “Troçki şurada böyle söylediği için biz bugün bunu böyle yapıyoruz” türünden bir dil kuramazsınız. O zaman hemen birisi çıkıp, sizin söylediğinizin tam tersini kanıtlamak üzere Troçki’den başka bir alıntı yapıverir. Aynı durum Marx için de geçerlidir.

Bu iyi bir tartışma yolu değil, keza dinsel bir yol; oysa referans aldığımız bu insanların hiçbiri dindar kişiler değillerdi. Bilakis, böyle şeylere ve böyle hareket tarzlarına yekten karşıydılar. Bence bu eğilim, Lenin’in cenaze töreninde Stalin’in yapmış olduğu konuşmayla başlamış olan bir sürecin uzantısı: “Senin huzurunda ant içiyoruz ki Yoldaş Lenin…” Takdir edersiniz ki bu üzücü bir durum.

Sanırım Troçki’nin evriminde ortaya çıkmış büyük sorunlardan birisini de bu oluşturuyor. Troçki sürekli olarak Leninist olmamakla itham ediliyordu çünkü ve kendisi de bir tür yarı-dinsel Leninist haline gelmişti. Halbuki, geçmişte Lenin’e karşı en somut ve doğru eleştirileri de Troçki yapmıştı. Ben bu durumun Troçki adına, onunki kadar güçlü bir akıl için, hakikaten gerçek bir trajediyi oluşturduğunu hep düşünmüşümdür, bugün de böyle düşünmeye devam ediyorum.

Troçki o insanların yaptıkları hataları ve o hatalardan nasıl kaçınılabildiğini ya da kaçınılabileceğini adı gibi biliyor olmalıydı, fakat siyasal muhaliflerinin de aynı şekilde davranacakları korkusuyla bunları söylemeye cesaret edemedi. Onun payına büyük bir eziyet olmalı bu. Öyle biri bunun mutlaka bilincindedir üstelik.

Şimdi aklınıza, Troçki’yi keşfetmiş ve ondan esinlenmekte olan, siyasal bakımdan bilinçli bir genç, daha doğrusu herhangi bir yaşta birini getirin. Tam şu anda öyle birine neler salık verirdiniz? Bu temelde nasıl aktivist olabiliriz?

Bence birçok farklı gelenekten dersler çıkarıp gerekli şeyleri öğrenerek aktivist olma yolunu seçmenizde fayda vardır. Troçki’den, Gramsci’den, Lenin’den, hatta Marx’tan öğrenilecek kesinlikle çok şey vardır bugün için.

Evet, bu büyük düşünürlerden öğreneceğimiz çok şey var, ama bu dersleri olduğu gibi günümüzde uygulamaya kalkmak da baştan sona yanlış olacaktır. Bugün yeni bir şey yaratmamız gerekiyor.

Yaratacağımız şey tamamen yeni olmayabilir, çünkü geçmişi ve kendi tarihimizi göz ardı etmemiz gibi bir durum söz konusu olamaz, fakat bazı şeylerin de artık farklı yollarla yapılması gerekiyor.

Ciddi tartışmaların ve fikir kavgalarının önünün tıkandığı, azınlık eğilimlerin kovulduğu, dışarı atıldığı bir siyasal örgütlenme tarzı… 1960’lı ve 1970’li yıllarda bu bir parodiydi, fakat günümüzde düpedüz şaka gibi. Kaldı ki bence böylesi örgütlenmeler bugünün gençlerine kesinlikle cazip gelmiyor.

Benden cevabını istediğiniz sorunun kolayca uydurulacak bir karşılığı yok, çünkü verebileceğim en dürüst cevap, en iyi hareket etme yolunun nasıl olması gerektiği meselesinde kendi yaklaşımımdan bile yüzde yüz emin olmadığımdır. Ama şunu biliyorum: Eski tarzlarda ısrar etmek yanlıştır.

Belki de, Deutscher’in söylemiş olduğu gibi, insanın bazen gözlem kulesine çekilmesi gerekiyor…

Doğru, bence bu çok önemli bir konu. Marx buna 1848’in yenilgilerinden sonra da işaret etmişti. Bir yere çekilir, düşünür, kafa patlatır ve yazarsınız. Ama aktif olmaktan da tamamen vazgeçmezsiniz. Vahşetler yaşanmaya devam ediyorsa, halklar savaşa tutuşmuşlarsa, insanlar katlediliyorsa, yerinizde öylece duramazsınız.

Ancak, bugünlerde aşırı sol grupların çıkardığı gazetelere ve dağıttıkları bildirilere bir göz attığınızda aklınıza şu geliyor: Bunları kim okuyor olabilir? Demek istediğim, bunların örgüt içi bültenler olmaktan daha fazla bir anlam taşımadıkları. 20. yüzyılın yıkıntılarından yükselecek ciddi bir Sol, hem öğrenmek hem de bildiklerini unutmak zorunda kalacaktır.

Aksi takdirde, dogmatik, dinsel üslûplu bir solcu olmaktansa balık tutmaya gitmek daha yeğdir.

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: Tarık Ali / Troçki /

Comments

  1. editorGB diyor ki:

    Zaten eğer Tarık Ali Troçkist olmasaydı Burjuva ve Burjuva Liberal medyanın desteğini alarak bu kadar tanınamazdı.
    Kaç tane marksist Leninist var burjuva ve burjuva liberal medyanın yardımı ile meşhur olan? Mümkünmü? gerek ideolojik ve gerekse pratik açıdan mantık alırmı burjuvazinin kendine tehlike teşkil eden insanları meşhur etmeye alet olması?

    Marksist leninistler hapishanelere, işkencelere ve darağaçlarına, marksizmi Leninizmi Burjuvazinin kabulleneceği bir içeriğe dönüştüren troçkistlere ve kautskyciliğin, bernsteincılığın, troçkizmin varyasyonları olan reformistlere, burjuva liberallere – tanınma ve şöhret…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.