Necati Sönmez: “Kusturica Vesilesiyle Karalama, Vicdan, İnsaf..:”

Sol Defter- Haber - 17 Ekim 2010 - Edebiyat/Sanat / Türkiye

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

Polemik meraklısı değilim. Semih Kaplanoğlu‘na ve ekibine karşı kişisel bir hıncım da yok. Tersine çoğuyla iyi kötü bir tanışıklığım, saygıya dayalı  bir diyalogum var. Ama bu, yönetmenin yanlış bulduğum bir tavrına tepki duymama ve bunu dile getirmeme engel değil. Kusturica’yı hedef alan çifte standartlarla örülü kampanya hakkında, Kaplanoğlu’nun tavrını da eleştiren yorumum, söylenmese hastalık yapacak türden bir fikir beyanıydı.

Oradaki eleştirilerin muhataplarına cevap hakkı doğurması normaldir. Fakat, bu hakkı kocası ve çalışma arkadaşı adına kullanan Leyla İpekçi‘nin 15 Ekim 2010 tarihli Taraf gazetesinde yayınlanan köşe yazısında normal olmayan bir şey var: Kendilerine karşı yapıldığını iddia ettiği muamelenin aynısını muarızlarına reva görerek onları ‘karalamaya’ çalışmak. Eh, boşuna dememişim, çifte standartan kim ölmüş diye!

Karalama kampanyası bu kez Bianet’ten!” başlık yazısında İpekçi, hem bianet’e, hem şahsıma hem de Filistin İçin İsrail’e Karşı Boykot Girişimi’ne kara çalarak bir taşla bir kaç kuş vurmayı hedeflemiş. bianet adına Tolga Korkut’un yaptığı hatırlatmalar, bir komployla karşı karşıya olduklarını ima eden bu yazıdaki maddi hataları yeterince sergiliyor, onları geçelim. Sözkonusu olan, bu tür tartışmalarda olguları işine geldiği gibi çarpıtma ve belden aşağı vurma alışkanlığının tipik bir örneği aslında; ama burada çıta bayağı yükselmiş. Şu satırları okuduğumda az daha küçük dilimi yutuyordum:

Sanki yıllardır Türkiye’deki festivallerde İsraillilerin filmleri gösterilmezmiş gibi, birilerinin milliyetçi, ayrımcı, ırkçı damarı tutmuş ansızın: ‘Çifte standarttan kim ölmüş’ diyesiler. (Bianet; Bağımsız İletişim Ağı’ndan Necati Sönmez mesela) yapıyor bunu, o hep mimlenen milliyetçi muhafazakarlar değil!

İpekçi, İsrail’e karşı boykotu savunan görüşlerim için bana “milliyetçi, ayrımcı, ırkçı” diyesiymiş! Tabii, tutarsızlığın tavan yaptığı bir ortamda kavramlar da sudan ucuz oluyor. Klavyede beş harfin tuşuna basıyorsunuz peş peşe, oluyor size: “Irkçı”. Siz de deneyin, ne kadar kolay olduğunu göreceksiniz. Antalya’daki açılış törenini renklendiren MHP’li belediye meclis üyesi de Kusturica’yı “faşist”likle suçluyordu nitekim.

“Ansızın tutan milliyetçi, ayrımcı, ırkçı” damarım bir kenarda dursun; zekası ortanın üstünde olan herkes, hem benim yazımda hem de İsrail’e karşı boykotla ilgili metinlerde İsrail filmlerinin Türkiye’de gösterilmesine karşı tek laf edilmediğini, boykotla kastedilen şeyin bu olmadığını anlamıştır. İpekçi için biraz daha açalım: Boykot, İSRAİL DEVLETİ’nin dahlinin olduğu etkinliklere katılmama esasına dayanıyor. O yüzden bağımsız sivil toplum kuruluşlarının davetiyle İsrail’e gidip konferanslar veren, kitapları İbranice’ye çevrilip yayınlanan Noam Chomsky, Naomi Klein gibi aydınların, aynı zamanda boykota da destek vermesi bir çelişki değil tutarlı bir dayanışma örneğidir. Chomsky’nin en son ziyaretinde, İsrail’e sokulmayıp sınırdan geri çevrilmesi de bunun bedellerinden biridir.

Dolayısıyla, İsrailli yönetmenlerin filmlerinin Türkiye’de gösterilmesinde veya Türkiye’den filmlerin İsrail’de dağıtıma girmesinde de bir sorun yok. Aradaki farkı anlamak o kadar mı zor, yoksa boykotu hafife almak için illa böylesi bir çarpıtmaya sığınmak mı gerekiyor: “Oysa tıpkı Kaplanoğlu’nun filmleri gibi, Loach’un da İsrail’de filmleri dağıtılıyor. Hem de aynı dağıtımcı tarafından! Üstelik Hayfa Film Festivali’nde de Loach’ın filmi gösteriliyor! Sinema yazarı, belgeselci yönetmen Sönmez ise Erdem ve Kaplanoğlu’yu hedef gösterirken tüm bunlardan nedense bihaber!

Ben bunlardan haberdarım. Ama siz Loach’un duruşundan ve ta 2006 yılında Hayfa Film Festivali’yle ilgili yayınladığı  bu deklarasyondan bihabersiniz anladığım kadarıyla. Şöyle diyor Loach: “Filistinli sinemacılar, sanatçılar ve diğer kesimlerin İsrail’deki devlet destekli kültürel kurumları boykot etme çağrısını destekliyor, başkalarını da bu kampanyaya katılmaya çağırıyorum (…) Bu nedenle, Hayfa Film Festivali’nden ve benzeri etkinliklerden gelen herhangi bir daveti geri çeviriyorum.

Bu arada Kaplanoğlu’nun tavrını eleştirmek, onu boykota katılmaya davet etmek “hedef göstermek”  oluyormuş meğer. Bir sinemacıyı “istenmeyen adam” ilan ederek Türkiye sınırları içinde 228 adet güvenlik görevlisi eşliğinde dolaşmak zorunda kalmasına dolaylı bir katkı sağlamak ise “vicdan”ın sesini dinlemekten ibaret.

Taraf’taki yazıdan son bir alıntı:  “İsrail’de kendi devletinin yaptıklarına karşı çıkan insanlar, büyük bedeller ödeyerek yaşıyor. İsrail’in haksız yayılmacılığı üzerine bir belgesel çeken yönetmen Eyal Sivan gibi.” İpekçi’ye bir tüyo vereyim: O bedelleri ödeyen İsrailli muhalifler bu boykota destek veriyor ve ırkçı-ayrımcı bir devlet olduğu son yasa tasarısıyla bir kez daha tescillenmiş olan İsrail’e geri adım attıracak yegane yöntemin bu olduğuna, başarıya ulaşması halinde bunun kendi ülkelerini demokratikleştireceğine inanıyor. Erdemlilik örneği olarak andığınız usta belgeselci Eyal Sivan da bunlara dahil, ki Sivan’ı Türkiye’de davet edip ona sinema dersi verdiren kişi, bu satırların yazarıdır.

Özetle, İsrail’e karşı akademik ve kültürel boykot dediğimiz şey İpekçi’nin sulandırmaya çalıştığı kadar karışık bir olgu değil. “Lieberman’ın Hayfa’sı” ile “Ahmedinejad’ın Tahran’ı” arasında dağlar kadar fark var. Dünyadaki bütün totaliter rejimleri boykot edemezsiniz, etseniz de etkili olmaz. Ama İsrail’e karşı en azından Filistin davasına destek veren kesimler tarafından yaygın olarak desteklenen bir boykot kararı var ortada; tıpkı 80’lerin ırkçı Güney Afrikası’na karşı olduğu gibi.

Benim yazımda dile gelen temel dert yeterince açık sanıyordum, biraz daha somutlayarak ifade edeyim: 1990’ların başında Bosna’da sergilenen vahşetin  acısını  duymak, bunun gereğini yapmak -bayağı gecikmeli de olsa- ne kadar önemli bir sanatçı ve aydın sorumluluğu ise, Gazzelilerin ve tüm Filistinlilerin ortak çağrısına kulak vermek de o derece önemlidir ve bir samimiyet/tutarlılık ölçüsüdür. Ayrıca, bu toprakları Aziz Nesin’lere, Orhan Pamuk’lara, Ahmet Kaya’lara dar eden, Hrant Dink’leri elimizden alan anlayışı mahkum etmek de, aynı sorumluluğun parçasıdır… Yoksa en hafifinden şu türden ilkelliklere davetiye çıkarırsınız: “Kusturica’ya benziyor diye dövler.” (NS/TK)

http://bianet.org/bianet/kultur/125482-karalama-insaf-vicdan-vs

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: Kusturica /

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.