“Türbanı Nasıl Tartışmalı?”

Sol Defter- Haber - 22 Ekim 2010 - Güncel Politika / Kadın Hareketi / Türkiye / Türkiye Solu

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

Türban sorunu” yeniden gündemde. “Türbanın kamusal alana girip giremeyeceği” başlığı altında yapılan tartışmaların en zavallı yönü, herhalde, “kamusal alan” kavramını “devletin resmi alanı” ile eşitleme pejmürdeliği üzerine kurulmuş olmasıdır. Halbuki bireylerin ve toplumsal kesimlerin, toplumun geneli üzerine girdikleri her etkileşim kamusal alanı temsil eder. Ve aslında abartmamak da lazımdır, zira çıkışı itibariyle, bireyler ile siyasetin ilişkisinin kurulmasına dair geliştirilen son derece burjuva liberal bir kavramdır.

Bu şekilde ele alındığında  –örneğin- İstanbul Üniversitesi’nin “resmi sınırlarından” önce, o sınırların hemen önündeki Beyazıt Meydanı kamusal bir alan hüvviyetini taşır; zira memlekette her derdi olanın çıkmayı düşündüğü alanlardan birisi de bu meydandır ve benim bildiğim kadarı ile bu meydana türban ile girmek konusunda bir tartışma yürümemektedir. Yani türban zaten –gerçek anlamıyla- kamusal alandadır, buradan hiç çıkmamıştır. Bu nedenle öncelikle tartışmanın ismini doğru koymak gerekir. Tartışılan mevzu, üniversiteye dair geliştirilmiş olan resmi kılık kıyafet yönetmeliğinin- türban ile ilgili olarak- işlerliğini yitirip yitirmeyeceğidir. En azından şekil şartı itibariyle tartışılan budur.

Şeklin İçeriği
Bu nedenle bu şekil şartı çerçevesinde gelişen tartışmaya dair bir iki kelam etmeye çalışalım. Öncellikle belirtmek gerekir ki sorun, sosyalistler tarafından, eğitim alanı ile ilgili bir sorun olarak ele alınmamalıdır. Bu, bizleri, “Eğitim kurumlarında devlet temel olarak nasıl bir insan tipi yetiştirmelidir?” sorusu ile bağlantılandırır ki bu soru iki açıdan sorunludur. İlk olarak solculara devletin insan yetiştirme, biçimlendirme hususunda bir etkileşime girmeleri –sol açısından- pek hayırlı sonuçlar doğurmaz. İkinci olarak da akılda tutulması gerekir ki, türban konusu ile ilgili olarak bahsettiğimiz insanlar, “milli eğitimin” şekillendireceği çocuklar değil, akl-ı baliğ, yetişkin bireylerdir.

Solcuların, devletin insan eğitim sistemi üzerinden insan biçimlendirme mekanizmaları ile de, üniversiteye gelmiş insanları çocuk yerine koymasıyla da sorunu vardır. Solcuların, “milli eğitim” ideolojisi ile sorunları olduğu gibi, YÖK’ün en son yayınladığı ve üniversite öğrencilerini “kandırılmaya eğilimli” çocuklar olarak gören güvenli üniversite modeliyle de sorunu vardır.

Dolayısıyla esas meselenin, devletin ne türden insanları “makul” gördüğü ile ilgili olduğunu unutmamamız gerekir. Bu konuda devletle bir temas yakalamak bizim açımızdan olumlu bir puan sayılmayacaktır.

Siyasal İçerik
Fakat meselenin bu şekil şartları dahilinde kalmadığını bilecek kadar da “siyasi” olduğumuz için, tartışmayı daha derin bağlam üzerinden kurmaktan da kaçınmamak gerekir. Türban, siyasi açıdan neyi temsil etmektedir ve anlamı nedir?

Bu konuda Türkiye sosyalist solu, halen, tartışmayı açan Kemalistlerden ve “sosyal demokratlardan” kendisini kopartabilmiş ve meseleyi gereğince radikalleştirebilmiş değildir. Kemalist/sosyal demokrat bakış bu konuda son derece ikiyüzlüdür ve basitçe şunu söylemektedir: “Kardeşim, evinizde nasıl giyiniyorsanız giyinin, ama devlet alanına bu kıyafetle giremezsiniz.” Bu, mücadeleyi tamamen devletin karakterini korumaya yönelten, mantığı buradan kuran bir anlayıştır. Halbuki biz sosyalistler için mesele devletin karakterini sağlama almak değil, toplumsal muhafazakârlaşmanın önüne geçebilmektir.

Bu nedenle Kemalist/sosyal demokrat tavrın tam tersini savunmak ve üniversiteye girmiş olan türbanı değil; evde, mahallede, sokakta varolan türbanı sorun etmek, siyaseti burdan kurmak, sosyalistler için esas mesele olmalıdır. Zira toplumsal muhafazakârlaşma ile yüzleşmeyi es geçen Kemalist/sosyal demokrat tavrın resmi karakterli mücadelesinin karşısında, toplumsal bir mücadelenin kanalları bu minval üzerinden açılabilecektir.

Burada savunulan elbette, sokakta ve mahallelerde örtünen kadınları bulup, başlarını açmaya zorlamak gibi saçma sapan bir yöntem değildir. Ne de örgütlü dinsizlik propagandasının yapılması tavsiye edilmektedir. Zira buradaki sorun öncelikle “ne yapılması” ile değil, “kimin yapması” ile ilgilidir. Mesele bir toplumsal mücadele perspektifinden ortaya konduğunda, ilk olarak açığa çıkacak husus o mücadelenin toplumsal özneleri olacaktır.

Ve türban ile ilgili tartışmaların odağındaki özne de kadınlardır. Türban, kadınların erkek egemen dünyada daha genel anlamdaki “kapatılmalarının”, yani tahakküm altına alınmalarının özgün bir sembolüdür. “Kapatılmanın” dinsel bir sembol üzerinden gerçekleştirilmesi, onun esas niteliğini, yani erkek egemen karakterini gizleyecek şekilde ön plana çıkarılmamalıdır. Bu anlamda evlerine kapatılan kadınların evlerinde kalmasını savunmak bir toplumsal mücadele açısından ne kadar saçmaysa, türbana kapatılmış bir kadının toplumsal hayattan dışlanmasına cevaz vermek de o kadar saçmadır.

Türban sorununa nereden baktığınıza, onu nereden sorunsallaştırdığınıza bağlı olarak, bu konuda savunacağımız siyaset de şekil kazanacaktır. Önümüzde iki şık vardır. Meseleyi ya “emperyalizmin uşağı cemaatlerin gizli gündemlerinin bir parçası” olarak okuyacağız ve konuyla ilgili olarak bu cenahlara karşı girişeceğimiz siyasi bir mücadele çerçevesinde tavır alacağız. Ya da türbanı, “kadını esaret altına alan erkek egemenliğin mütemmim cüzü” olarak göreceğiz ve karşı mücadeleyi bir toplumsal özgürleşme mücadelesi üzerinden örülmesini savunacağız.

Bu yazıdaki iddia, türban ile ilgili mücadelenin, sosyalist sol açısından ancak ve ancak kadın özgürleşme hareketinin bir bileşeni olduğu zaman anlam kazanacağıdır. Zira sosyalistler, ezilen toplumsal sınıf ve grupların özgürleşmesi için gerçekleştirilen mücadeleleri merkeze koyarlar. Kadın özgürleşme hareketinin kendi strateji ve taktikleri üzerinden ortaya koyacağı bir toplumsal mücadele hattı, sosyalist sol açısından konuyu olması gereken hatta oturtacak ve böylelikle hem toplumsal muhafazakârlaşma karşısında hem de Nûh-u nebiden kalmış Kemalist/sosyal demokrat saflaştırma siyasetleri karşısında bağımsız bir siyasi hat savunulmuş olacaktır.

Tartışmayı üniversite özeline kitlemek, sosyalist sol açısından, meselenin esasının üstünü örtmek konusunda Kemalistlerin/sosyal demokratların sergiledikleri ikiyüzlülüğe ortak olmak anlamına gelecektir. Bağımsız bir siyasal hattın ilk koşulu, meseleyi kendi dünya algımız üzerinden tarif edecek soruları gündeme taşımaktır. Hegemonyanın anlamı da, kendi dünya algımız üzerinden ortaya atacağımız soruları, başkalarına sordurtmayı becerebilmektir.

Sosyalist sol, konu ile ilgili mevcut sorunsallaştırma biçim ve içeriğinden kopamadığı müddetçe, Kemalist/sosyal demokrat hattın ortaya attığı sorularla cebelleşmenin ötesine geçemeyecek ve toplumsal muhafazakârlaşmanın belirli bir veçhesi ile ilgili olarak bağımsız ve radikal bir siyasi hattı hayata geçirmekten aciz kalmış olacaktır.

– yeniyol

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: Anayasa Referandumu / feminizm / kadın hareketi /

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.