Faşizm Çok Ayıp Bir Şeydir

Sırrı Süreyya Önder - 21 Kasım 2010 - Güncel Politika / Türkiye / Türkiye Solu

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

Sayın Özkök, benim Ahmet Kaya’ya yaptıklarınızı ‘kalleşlik’ olarak nitelememe hislenmişsiniz. İsmimi anıp anmama kararsızlığınız sürerken birdenbire ‘Süreyya Kardeş’iniz oluvermişim. Bana, medyada daha büyük bir iktidarım olsa ne tür manşetler atacağımı sormuşsunuz. Sorunuzun cevabı yazımın başlığındadır.

Curzio Malaparte
Sayın Özkök, size, aslen İtalyan olan bir gazeteciden bahsetmek istiyorum. Gazetecinin adı Curzio Malaparte.
Gençliğinde faşist partiye üye olmuş fakat insanlığı ağır basınca yazıları sansürlenmiş, ev hapsine alınmış, sürgün edilmiştir. 1941’de Rus cephesinin açılmasıyla birlikte, inşallah oralarda ölür umuduyla, teğmen rütbesi ve savaş muhabirliği göreviyle bölgeye gönderilmiştir. Ancak yazılarının yarattığı rahatsızlık, Hitler’in kulağına kadar gitmiş ve Ukrayna’da tutuklanmıştır. Malaparte, yazdıklarını gizlice İtalya’ya sokarak savaşın korkunçluğu üzerine tarih boyunca yazılmış en iyi eserleri bizlere miras bırakmıştır.

Ülkemizde Kuzey Yayınları’ndan çıkan ‘Kaputt’ adlı anlatısının bir bölümünü kısaltarak aşağıya alıyorum:
“1941 yılı sonbaharında Ukrayna’da Poltawa yakınındaydım. Bölgede partizanlar kaynaşıyordu. Bir gün, bir Alman subayı topçu konvoyunun başında bir köye girdi. Köyde tek bir canlı yoktu, evler çoktan terk edilmiş gibi görünüyordu… Atların nal sesleri hemen hemen uzaklaşmış, ovanın çamuru içinde boğulmuştu ki birden bir kurşun vızladı ‘Halt!’ diye bağırdı subay. Kafile yine durdu, kuyruktaki batarya yine köy üzerine ateşe başladı…

Cam gözler masumun kalbini göremez
Subay yüksek sesle saymaya başladı: ‘Dört, beş, altı. Bir tek tüfeğin ateşi bu. Köyde sadece bir kişi var.’ O anda bir gölge, elleri havada koşarak kara duman bulutundan sıyrıldı, askerler partizanı yakaladılar, iterek subayın önüne getirdiler. Subay eğerinin üstünden eğilip partizana baktı: ‘Ein kind’ (Bir çocuk) dedi alçak sesle. En fazla on yaşında bir çocuktu bu. Zayıftı, acınacak haldeydi. Elbisesi paramparça, yüzü kapkaraydı. Saçları kavrulmuş, elleri yanmıştı. Ein kind!

Bir ara subay, çocuğun önünde durup, uzun uzun ve sessizce yüzüne baktı ve sıkıntı dolu bir sesle: ‘Dinle!’ dedi. ‘Sana kötülük etmek istemiyorum. Benim işim bacak kadar çocuklarla savaşmak değil. Lieber gott! Savaşı ben icat etmedim ki?’ Bir süre sustu, sonra insana garip gelen bir yumuşaklıkla sordu:

‘Bak, benim bir gözüm camdır. Asıl gözümün hangisi olduğu kolay anlaşılmaz. Hemen, hiç düşünmeden hangi gözümün cam olduğunu söyleyebilirsen serbest bırakırım seni.’

Çocuk hiç tereddüt etmedi:
– Sol göz, dedi.
– Nasıl bildin?
– Çünkü ikisinden, soldaki daha insan gibi bakıyor.”

10 yaşın cesareti
Sayın Özkök, Nazi subayının ettiği “Savaşı ben icat etmedim ki” lafı size bir yerlerden tanıdık geliyor mu? Peki çocuğun akıbetini merak ediyor musunuz? Sizce Nazi subayı, bu muhteşem cevap karşısında çocuğun yanağını okşayıp gözlerinden öpmüş olabilir mi?

Çocuğun hazin sonunu daha ilk satırda tahmin ettiğinizi düşünüyorum. 10 yaş masumluğunda ve çaresizliğinde birçok insana sadece cam gözlerinizle baktınız çünkü.

Sizinle kişisel bir hesabım olamaz. Sadece yaygın bir yanlışın en kristalize olmuş halisiniz ve sadece bundan dolayı yazımın konusu oldunuz. Sizde olmayıp bizde olan en önemli şey, 10 yaşındaki bir çocuğun cesaretidir. Bu cesaret bizleri öldürdü, siz cam gözlerinizle kibir saçmaya devam ediyorsunuz hâlâ.

Kardeşlik gereği
Size bir ‘kardeş’iniz olarak gerçekten kardeşçe bir şeyler söyleyerek bitirmek istiyorum.

Siz bir röportajınızda en büyük korkunuzu, tekrar Dışkapı-Çinçin dolmuşlarına binmek zorunda kalmak olarak tarif etmişsiniz. İktidar ve güç tapınıcılığının böyle marazi yan tesirleri vardır. Ruh hallerimizdeki temel fark da budur. Biz ekmeksiz kaldığımızda, sofrasına bizim için fazladan bir tabak koyabilecek yüzlerce yoksul hane buluruz. Siz ekmeksiz kaldığınızda, eline ekmek verdiğiniz insanlar da dâhil olmak üzere, ikram edilecek bir bardak çay bulamazsınız.

Kibri ve korkularınızı bir kenara koyup içtenlikle özür dilemeyi düşünün derim. Ben bu yazıyı, sanki siz değil de kızınız “Babama nasıl kalleş dersiniz” diye sormuş kabul ederek yazdım. Siz mesela Ahmet’in kızı Melis’in gözlerinin içine bakarak yazdığınız şeyleri tekrar edebilir misiniz?

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: Ertuğrul Özkök / Faşizm /

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.