Politeknik, 12 Eylül ve Demokrasi

- 21 Kasım 2010 - Dünya / Dünya Solu / Güncel Politika / Teorik Tartışmalar / Türkiye

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

Geçtiğimiz gün 17 Kasım idi, yani Yunanistan’da 1973’te yaşanan Politeknik ayaklanmasının yıldönümü. Çarşamba günü, 50.000 kişiyi aşkın büyük bir kalabalık Atina’da Politeknik ayaklanmasının yıldönümündeki yürüyüşe katıldı. Aslında her yıldönümü, siyasi bir bilanço çıkarmak için iyi bir vesiledir. Vesileyi fırsat bilip, darbeyle hesaplaşma üzerine bol keseden laf edildiği memleketimizde, Yunan cuntasının nasıl devrildiğini ve bu bağlamda Politeknik ayaklanmasını hatırlamakta fayda var. Bellek tazelemek, referandum öncesi ve sonrasında “askeri vesayet” rejiminin tasfiyesi üzerine yürüyen tartışmaları derinleştirmek açısından işlevli olabilir pekâlâ.

Başlarken tartışmayı daha “genel” bir bağlama çekmekte yarar var: Türkiye’nin AB’ye üyelik sürecine dair tartışmalarda Yunanistan, İspanya ve Portekiz örnekleri sıklıkla dile getirilir. Özellikle AB üyeliğini demokratikleşme ve hatta “düzenli” ya da daha “sosyal” bir kapitalist nizama geçiş imkânı olarak gören çevrelerde bu üç ülkenin diktatörlük rejimlerinden çıkışları ve Avrupa’nın bütünleşme süreçlerine dahil olmaları, izlenmesi gereken bir örnek olarak telakki edilir. Bu kurgu dahilinde Türkiye, tıpkı diğer Güney Avrupa ülkelerinde olduğu gibi, hayli geç kalmış olmakla birlikte, Avrupa’nın bütünleşme sürecinin yarattığı dinamikle olağanüstü hal rejiminden sıyrılmayı başarabilecek ve demokratikleşme yoluna girebilecektir.

Hatırlanacağı üzere, yaşadığı derin iktisadi kriz öncesinde Yunanistan, belki de “komşuluk hukuku” gereğince, Türkiye’de neredeyse bir model işlevine sahipti. Yunanistan bu “model” ya da “şablon” mucibince AB yolunun müreffeh ve demokratik bir ülke yaratmakta ne kadar hayırlı olduğunun “pozitif” örneği olarak takdim ediliyordu. Buna göre, yüzeysel bir tarih okumasıyla geçmişte Türkiye’ye çok benzediği var sayılan, ya da demokrasinin “kırılganlığı” dolayısıyla Türkiye’yle mukayese edilen ülke, 1980’lerin hemen başında AB üyesi olmasıyla bu kötü kaderin elinden sıyrılmış ve muasır medeniyet seviyesini yakalayarak, demokrasi “standartlarını” yükseltmiştir. Aslında böyle bir algının, yani Yunanistan’daki demokratik ve sosyal kazanımların AB üyeliğine atfedilmesi olarak özetlenebilecek yaklaşımın bizde solda dahi çok yaygın olduğunu söylemek mümkün.

Askeri rejimin tasfiyesi

Yunanistan ile Türkiye arasında demokratik “standartlar” arasında ciddi bir fark olduğunu inkâr etmek mümkün değil elbette. Ancak kolay ve “şabloncu” yolu seçmeyip, iki ülke arasındaki farkları AB’ye üye olup olmamaktan başka yerlerde aramakta fayda var. Yunanistan’ın “cuntadan çıkışı” ile Türkiye’de askeri rejimin sona erişi arasındaki farklar iki ülkede demokratikleşmenin farklı rotaları hakkında çok daha aydınlatıcı ipuçları verebilir. Politeknik ayaklanmasını hatırlamak tam da bu açıdan iyi bir kalkış noktası. En baştan ve dosdoğru söylemek gerekirse, bizde darbe sonrasında yaşanan “demokratikleşme”, düpedüz “Pinochet tipi” bir “demokratikleşme”, yani darbe rejiminin kurumsallaşarak normalleşmesi şeklinde gelişmiştir. Bu hususta herhalde fazla söze hacet yok: Askeri darbe lideri Kenan Evren cumhurbaşkanı olmuş, askeri rejimin sınırlarını çizdiği yeni bir temsili-parlamenter siyasal alan anayasıyla, seçim ve partiler yasasıyla ve bütün kurumlarıyla kalıcılaşmıştır. Kısacası 12 Eylül darbesi Türkiye’de normalleşir, siyasal alanı bütünüyle yeniden tanzim eder. Sonraki zaman diliminde iktidar olanlar da “1982 Anayasası” denen metnin getirdiği her türlü imtiyazdan nasiplenmeye devam ederler. Böylece 12 Eylül rejimi çözülmez ve yeni koşullara uyum sağlayarak kalıcılaşır, pekişir.

Yunanistan’da ise bu süreç, yani askeri rejimden çıkış süreci çok farklı yaşanır. 1973’te Politeknik isyanı yaşanmadan hemen önce, askeri rejime karşı toplumsal tepkilerin artmasıyla cuntada ilk “yumuşama” işaretleri belirir. 1967’de iktidarı ele geçiren “Albaylar Cuntası”na karşı direniş, 1970’lerin başından itibaren hem ülke içinde hem de yurtdışında artmaya başlar. Rejimin toplumsal tabanının giderek daraldığını gören cunta lideri Papadopulos, bir “liberalleşme” ya da “normalleşme” sürecini başlatır ve bu bağlamda sansür gevşetilir, siyasal hükümlülerin bir kısmı serbest bırakılır. Dahası yeni bir anayasadan hatta seçimlerden söz edilmeye başlanır. 1 Haziran 1973’te gerçekleştirilen şaibeli bir referandum neticesinde krallık rejimi ilga edilir ve Papadopulos cumhurbaşkanı olur. Papadopulos’un düşüncesi, temsili parlamenter kurumların kısmen yeniden işlevli hale getirilmesiyle kendi iktidarına ve cuntaya bir meşruiyet halesi yaratmaktır.  Aslında söz konusu olan, artık doğrudan askerler yönetmesin, arada bir teknokrat hükümeti kurulsun, sonra da birkaç parti kurulsun ve seçimlere gidilsin şeklinde özetlenebilecek, Türkiye’de ya da Şili’de olduğu gibi aşamalı ve kontrollü bir sınırlı “demokrasiye” geçiş tasarımıdır.

Ancak Papadopulos’un cuntayı normalleştirme arayışının önüne beklemediği bir engel çıkar: Tesadüfi bir öğrenci işgalinin, yani bir gösteri sonrasında polisten kaçan bir grup öğrencinin üniversiteye sığınmasıyla fiilen ortaya çıkan bir işgal eyleminin ateşlediği Politeknik olayları. Üniversite işgali birkaç gün içinde öğrencilerle emekçilerin kaynaştığı bir ayaklanmaya dönüşür. Kendilerini Politik kampüsüne kapatan öğrenciler burada kurdukları radyo tesisatıyla yayın yaparak Atina halkını eyleme çağırırlar. 14 Kasım’da başlayan işgal eylemi sonucunda Politeknik, cuntaya karşı mücadele etmek isteyenlerin bir merkezi haline gelir. İşgalin halk arasında giderek popüler olması ve Politeknik kampüsünün bir ayaklanma merkezine dönüşmeye başlaması cunta liderliğini paniğe sevkeder. 17 Kasım sabahı ordu müdahale eder ve Politeknik ayaklanması tanklar tarafından ezilir. Ölü sayısı, resmi kaynaklara göre 24’tür.

Darbenin normalleşememesi

Politeknik ayaklanmasının en önemli sonucu, cunta rejiminin kontrollü “liberalleşme” ve bu şekilde Yunan siyasal alanını yeniden tanzim etme girişimini başarısızlığa uğratmasıdır. Ayaklanmanın kanla ezilmesi, cuntayı yeniden sertliğe döndüren ve cuntanın toplumsal meşruiyetini ortadan kaldıran bir hamle olur. Ayaklanmayı fırsat olarak kullanan cunta içerisinde daha “katı” kanadın lideri Albay İoannidis, 25 Kasım’da darbe içinde darbe yaparak “ılımlı” Papadopulos ve Başbakan Markezinis ekibini tasfiye eder. Darbe içindeki bu fraksiyonlaşma eğilimi ve parçalanma, onun çözülmeye başladığının da göstergesidir. Cunta rejimi siyasal düzlemde yıkılmadan önce ideolojik düzeyde çözülmeye başlamış, Politeknik olayları sonrasında içte ve dışta neredeyse bütün meşruiyetini yitirmiştir. İoannidis başkanlığındaki askeri rejimin ömrü bir yıl dahi sürmeyecek ve Yunan cuntasının Kıbrıs’ta Makarios’u devirme girişiminin boşa çıkması ve bunun üzerine Türkiye’nin adanın kuzeyini işgale girişmesi karşısında yıkılacaktır.

Dolayısıyla, cuntanın ortadan kalkışında, toplumsal muhalefetin ciddi bir payının bulunduğunu söylemek mümkün. Cunta “sadece” toplumsal muhalefetin eylemiyle çöktü denemez elbette; ancak cuntanın toplumsal meşruiyetinin zayıflamasına neden olan toplumsal muhalefet tayin edici bir faktördü. Hiç değilse cunta direniş nedeniyle bizdeki gibi normalleşemedi. Cuntaya karşı direniş, onu zayıflatan ve işlemez hale getiren önemli bir faktördü. Kıbrıs fiyaskosunun ardından, artık toplumsal meşruiyeti olmayan, hem dışta hem de içte hakim sınıflar nezdinde itibar yitimine uğramış cuntanın ayakta kalması mümkün değildi.

Kıbrıs’taki başarısızlık sonrasında askeri rejimin çöküşünün yaratacağı boşluğun siyasal radikalleşmenin önünü açabileceği korkusu, sürgündeki merkez sağ siyasetçi Karamanlis’in ülkeye çağırılıp alelacele başbakan yapılmasıyla telafi edilmeye çalışır. Tıpkı İspanya ve Portekiz’de olduğu gibi askeri rejimden umudunu kesmiş olan hakim sınıflar demokrasiye geçiş sürecini denetimleri altında tutup sınırlamaya çalışırlar. Bunda başarılı oldukları kesin olsa da 1974’te cunta kelimenin gerçek anlamında çökünce, toplumsal muhalefetin de basıncıyla Türkiye’yle kıyas kabul etmez radikallikte bir demokratikleşme hamlesi yaşanabildi. Politeknik ayaklanması ve cuntanın çöküşünün ardından 1980’lerin başına kadar gelişen radikalleşme, ülkede askeri rejimden çıkışın, elbette Türkiye’ye kıyasla, daha radikal bir form kazanmasına yol açar. Eğer bu gerçeği, yani cuntanın çöküşünün öncesi ve hemen sonrasındaki radikal toplumsal özlemleri ve kitle seferberliklerini atlayacak olursak, Yunanistan’daki toplumsal kazanım ve hakların sadece AB’ye girilmiş olmaya bağlanması gibi gerçeğe uymayan bir sonuç çıkarırız.

Kitlelerin eylemi ve demokrasi

Kıssadan hisse, solun abc’sinden sayılması gereken hayli yalın bir belirleme: “Modern” zamanlar olarak da adlandırılan geçmiş iki küsür yüzyılda gerçekleşen her türlü demokratik ilerlemenin ardında geniş kitlelerin seferberliği ve kolektif eylemi vardır. Devrimler, ayaklanmalar ve radikal toplumsal hareketler, anlamlı ve kalıcı her türlü demokratik gelişmenin tayin edici unsurları olmuşlardır. Bu bakımdan demokratikleşme, reformlarla “yukarıdan” gerçekleştirilen bir kurumsal değişimden ziyade, geniş kitleleri mobilize eden sosyal ve siyasal çatışmaların bir ürünü olarak görülmelidir. Demokrasi konusunda gerçek ilerlemeler, evrimsel bir kurumsal reform sürecinin neticesi olmaktan ziyade, eski iktidar biçiminin şiddetle sarsıldığı, eski düzeni besleyen meşruiyet kanallarının ortadan kalktığı büyük kitle seferberlik ve mücadeleleri dönemlerinde söz konusu olmuştur. Bugün Türkiye’de demokratikleşmenin adı çok anılsa da denklemde eksik olan, geniş kitlelerin kendi inisiyatifleri, bağımsız eylemleridir. Bu eksiklik ise maalesef türlü “siyasal simyacılık” örnekleriyle doldurulmaya çalışılıyor, kâh AB üyelik sürecinden kâh yeni-muhafazakâr AKP hükümetinden demokratikleşme sürecini nihayete erdirmesi bekleniyor.

Oysa kitleler demokrasi, yani kendi kaderlerini tayin etmek noktasında seferber olmayınca darbeyle, askeri rejimle hesaplaşma sözleri de kadük kalıyor. Unutmamakta fayda var: “Tarihle hesaplaşmak” ya da “geçmişle yüzleşmek”, geçmişte bir yerlerde durup bizi bekleyen bir hadisenin keşfedilmesi değil, onun bugünkü gerçeklik içerisinde yeniden tasarlanmasıdır. Hafıza bu anlamda aktiftir; hafızayla ilişkimiz, sanıldığının aksine, geçmişten çok gelecekle ilgilidir. İnsanlar ancak yeni bir gelecek tasarladıklarında hafızalarını tazeleme ihtiyacı hissederler. Bu anlamda tarihle yaşanan her “hesaplaşma”nın siyasi bir içeriği vardır. Bilindiği gibi Türkiye’de hemen herkes 12 Eylül’le hesaplaşmaktan dem vuruyor bugünlerde. Doğal olarak herkes bu hesaplaşmayı mevcut siyasal güç ilişkileri içerisinde, kendi siyasal meşrebince tarif ediyor. Hal böyle olunca, 12 Eylül darbesine yol açan sürecin ne olduğu, darbeden hangi toplumsal kesimlerin zarar gördüğü, kimlerin darbe sürecinden istifade ettiği gibi sorular hep mevcut siyasal güç ilişkileri ve bu ilişkiler bağlamında şekillenen hegemonik söylemler aracılığıyla oluşuyor. Toplumsal direnişlerin maalesef hayli cılızlaştığı koşullarda, günümüzde hâkim olan şekliyle “hesaplaşma”, başka bir dünya için verilmiş bir mücadelenin belleğini yok etmenin bir yolu haline de gelebiliyor. 12 Eylül’le hâkim “yüzleşme” biçimi, neoliberal konsensüsü sorgulayan değil, besleyen bir hal alabiliyor.

Son olarak Avrupa’ya dönelim: Güney Avrupa’da diktatörlük rejimlerinin çözülüşünün ardından otuz küsür yıl geçti. Otuz küsür yıl sonra, 15 Haziran 2010’da AB Komisyon Başkanı Jose Manuel Barroso Yunanistan, İspanya ve Portekiz’de borç kriziyle baş edilemezse demokrasinin tehlike altına girebileceği uyarısında bulundu. Barroso’ya göre krizin etkisi altındaki bu ülkelerde demokrasi askeri darbe ya da “halk ayaklanmaları” tehdidiyle karşı karşıyaydı. Barroso darbeden söz etse de esas korkusunu anlamak için art niyetli olmaya hiç gerek yok: Kendi deyimiyle “halk ayaklanmalarının” onun anladığı biçimiyle “demokrasiye” tehdit oluşturabileceğini ima ediyor ve ilgili hükümetlere aba altından sopa göstererek gerekenleri yapmalarını ima ediyor. Barroso diyor ki: “Bu ülkeler eğer bu ekonomik paketleri uygulamaya koymazlarsa bizim bildiğimiz anlamda demokrasi olmaktan çıkabilirler. Tercih şansları yok.” Demokratik bir şantaj yani. Bu üç ülkede de demokrasi elbette Barroso’ya da AB kurumlarına da havale edilemeyek kadar ciddi bir mesele. AB’nin Güney Avrupa’yı nasıl demokratikleştirdiğine dair şablonlara gönül verenlerin, fazla geç olmadan demokrasinin bütün kıtada bizzat AB kurumlarına hakim olmuş neoliberal itikada karşı nasıl korunulabileceği üzerinde kafa yormalarında büyük yarar var. Çarşamba günkü yürüyüşte bir gösterici, herhalde Barroso’yu da düşünerek, “gösteriye sadece mazide kalmış Politeknik’i anmak için değil, bugünkü yeni Politeknikler uğruna mücadele etmek için katıldım” diyordu.

– yeniyol

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: 12 Eylül / Demokrasi /

Comments

  1. Celal Algan diyor ki:

    UYARI: Yazı kopyası iki kez yapıştırılmış.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.