21. Yüzyıl, Dünyanın Yoksullarına Nasıl Bir Kader Biçiyor?

Sol Defter - 24 Kasım 2010 - Dünya / Güncel Politika / Makaleler / Teorik Tartışmalar / Türkiye

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

Son günler, her ne kadar yorumcu köşelerinde fazla kayda değer bulunmasa da, önemli açıklamalara sahne oluyor. Mesela, bu yazıyı kaleme aldığım günde (7 Kasım; hükümetin genellikle ‘defansif’ tutum takındığı enteresan tartışmalara sahne olan Füze Kalkanı haberleri ve spekülasyonlarından önce), bu tür açıklamaların en yenisi TÜSİAD’ın düzenlediği bir yuvarlak masa toplantısına katılan devlet bakanı Ali Babacan’dan geldi.

Hükümetin ekonomiden sorumlu bakanı, Davutoğlu’ndan önce de dışişleri bakanı olan Ali Babacan bu toplantıda yaptığı konuşmada açıkça şunu söyledi: “Uluslararası toplantılarda içeride kötümser konuşanlar, dışarıya iyimser demeçler veriyorlar. Onun için bütün kurumlarımızla ikinci bir dalgaya hazır olmalıyız” (Taraf, 6 Kasım 2010; abç).

Gerçi Babacan konuşmasının devamında Türkiye’nin Avrupa’nın en hızlı büyüyen ekonomisi olduğumuza dikkat çekerek, yüksek işsizlik oranlarını başka ülkelere ilişkin olarak ansa ve Türkiye’yi bu yüksek işsizlik musibetinden azade saysa bile, “Dünyadaki tabloya şöyle bir baktığımızda iç açıcı bir görünüm söz konusu değil,” diyerek noktalamaktaydı sözlerini. Belli ki iş dünyasını gelecek günlerin uğursuzluğuna dair olarak uyarmayı görev bilmişti bakan.

Gerçekten, 2008 krizinin patlak verdiği aylarda bütün dünya sarsıntılar içindeyken ve her türlü felaket senaryoları kol gezerken bile başbakan Tayyip Erdoğan’dan en fazla, “Bu kriz bize teğet geçecek,” açıklamasından daha kötümseri gelmezken, arada geçen yılları hep Türkiye’nin bu krizi ne kadar başarıyla atlattığını anlatmaya hasreden hükümet yetkililerinin en sorumlu isimlerinden birisinin, 2010 Kasım ayında böyle vahim bir açıklama yapmasının arkasında nasıl bir ‘(küresel) dünya bilgisi’ yatıyordu acaba?

‘İçerilerde’, kapalı kapıların arkasında, küresel kapitalizmin en ‘baba’ adamlarının kafa kafaya verdikleri gizli toplantılarda gerçekten ne konuşuluyor olabilirdi? Bunları bilmiyoruz, bilmemiz de mümkün değil, ama zaten buralarda edilen lafların herhangi bir şekilde ayrıntısına vakıf olmamız şart da değil. Nasılsa, kapitalizmin siyasal ve finansal sözcülerinin çeşitli vesilelerle orada burada yaptıkları açıklamalarda manzaranın asıl rengini belli eden cümleler bir şekilde -ana doğrultuyu kavramamıza yetecek derecede- söze dökülüyor.

Nitekim son aylar, daha doğrusu 2010 ilkbaharından sonraki zamanlar, bu konularda giderek daha fazla işaret biriktirmeye başladı. Mesela en son, bakın, dünyanın ‘para patronu kuruluşu’ IMF başkanı Dominique Strauss-Kahn, Fas’ta düzenlenen bir forumda yaptığı konuşmada ne dedi: “Dünyada küresel kriz nedeniyle meydana gelen istihdam kaybı 30 milyona ulaştı [Yani, kriz 30 milyon insanı daha işsiz bıraktı]. Önümüzdeki yıllarda da bu istihdam kaybı muhtemelen 400 milyona varacak [2008 sonbaharında kriz patlak verdiğinde Uluslararası Çalışma Örgütü’nün verdiği en ağır rakam, bu krizden dolayı 20 milyonun işini kaybedecek olduğuydu].”

Strauss-Kahn’a göre, “yeni küreselleşme çerçevesinde birinci öncelik istihdam, ikinci öncelik istihdam, üçüncü öncelik de istihdam”dı. Burada ‘istihdam kaybı’ tabii ki ‘işsizlik belası’nın iktisadi maskesi oluyordu. Anlaşılan, küresel kapitalizmin memurlarının kendileri de, ‘içeriden’ çok iyi farkında oldukları ‘işsizlik sorunu’nun dünyanın başına ne belalar açacağı konusunda tedirgin bir ruh hali içindeydiler.

Bu konuşmadaki anahtar ‘istihdam’ sözcüğünün ‘manalı bir şekilde’ geçtiği başka bir konuşmaysa, eski Almanya Merkez Bankası yetkilisi, sosyal demokrat Thilo Sarrazin’in, “Türkiye’den evlenen Türklerin Almanya’da yeri olamayacağı” yollu Müslüman, Türk ve göçmen düşmanı ifadelerinin, Hıristiyan Demokratların lideri Horst Seehofer’inse, “Çokkültürlülük öldü,” “Almanya bir göç ülkesi değildir,” sözlerinin peşi sıra, Almanya’nın kadın şansölyesi Angela Merkel’den gelecekti.

Merkel’e göre, Almanya’da ‘çokkültürlü bir toplum’ tesis etme girişimleri tam bir fiyaskoyla sonuçlanmıştı. Fakat Almanya ve istihdam piyasası için ‘yüksek nitelikli/kalifiye göçmenler’ yine de çok önemliydi. O yüzden göçmenlerin istihdam piyasasında şansa sahip olabilmeleri için mutlaka Almanca öğrenmeleri gerekiyordu. Yoksa (herhalde) Almanya’daki işleri artık Almanlara geri kaptıracaklardı (fakat her yıl emekliye ayrılan 200 bin Almanın yerine, daha çok sayıda taze işgücü gelmediği için de bundan daha büyük felaket, birçok firmanın Almanya’yı terk etmesi olacaktı)! İçinden çıkılması güç bir paradokslar yumağı!

Zannımca yılın en ‘not edilmeye değer’ açıklaması olan Merkel’in konuşması birkaç bakımdan çok önemliydi. Birincisi, Almanya 1960’lardan beri Avrupa’nın en çok ‘göçmen işçi’ çeken ülkesiydi ve şimdi bu akımın belli çerçevelerde sonlarına gelindiğinin işaretini vermiş oluyordu. İkincisi, Avrupa’nın ekonomik güç bakımından motor devleti olması itibariyle, önümüzdeki dönemde siyasal bir tercih olarak ‘aleni göçmen düşmanlığı’na varabilecek bir sürecin adını koymuş oluyordu. (Haliyle, onun ağzının içine bakan diğer AB başkantlerinin bu kapsamdaki her düzenlemeyi ‘anında meşru saymaları’ hiç şaşırtıcı olmazdı.)

Üçüncüsü de (tabii bunlara bağlı olarak), artık güçlü ve ileri ülkelerin istihdamlarında ‘ulusal aidiyet’in önemli, belki de belirleyici bir etken haline geleceği ilan ediliyordu. Üstelik burada paradoksal ve enteresan olan, sermaye inanılmaz bir hızla ve devasa hamlelerle küreselleşirken, emeğin daha da ‘ulusal ve etnik sınırlara sıkıştırılması’ydı.

Tabiatıyla, sermayenin iktisadi cephedeki mecburiyetlerinin ‘halli’ siyasal/kültürel cepheye düşecekti. Bu cephede bir kampanya açılması için ilk gereken de ‘düşman ihtiyacı’ydı. Gerçi Batı (ve Batılı hayat tarzı) söz konusu olduğunda halihazırda ‘İslam’ bu işlevi görmüyor değildi, El-Kaide’nin 11 Eylül 2001 saldırıları ve Bush doktriniyle daha da geliştirilen ‘güvenlik konsepti’ sayesinde bu yolda az mesafe katedilmemişti (hedefini ‘salt İran’ değil, Afrika, Asya ve Ortadoğu olarak belirlemiş NATO’’nun yeni ‘saldırgan çehresi’ni de bu konulardan bağımsız görmemek gerekirdi), fakat anlaşılan, ‘İslam alevi’nin bütün dünyanın yangın yerine çevrilmesinde yeterli olmayacağı hesap edilmekteydi.

Öyleyse, Batılı ülkelerde yeni sağın yükselişe geçmesiyle paralel bir süreçte yaygınlaşıp güçlenen ‘yabancı ve göçmen düşmanlığı’nı sermayenin ‘ikinci bir cephe’ açması olarak değerlendirmek, spekülatif bir tarafı bulunmakla birlikte yabana atılır bir argüman sayılmazdı.

Hem 21. yüzyıl kapitalizmi, ne 19. yüzyıla, ne de 20. yüzyıla benziyordu. Ne 20. yüzyıldaki ‘Yahudi’nin yerine ‘Müslüman’ı koymak tek başına yeni bir dünya çapında ‘çılgınlığa’ yeterli zemini sunmaktaydı, ne de ‘işsiz kütleler’ 19. yüzyılda olduğu gibi, salt kapitalizmin emeği sindirmesine yarayan ‘faydalı bir yedek ordu’yu oluşturmaktaydılar. (Zaten 20. yüzyılın umutlu kalkışmalarının motor gücü olan büyük ölçekli, binlerce işçinin çalıştığı fabrikalar ve iş birimleri de çoktan parçalanıp eritilmişlerdi.)

İşte, göçmenleri Avrupa uluslarının ‘öcüsü’ haline getiren dinamiği kanımca burada aramak doğru olurdu. O yüzden, İtalya’da Berlusconi’nin, Fransa’da Sarkozy’nin sınırlı sayıda (Roman) göçmenin ülke dışına çıkarılmasından ibaret gibi göstererek geçiştirilebilecek olan ‘yabancı düşmanlıkları’nın ‘simgesel düzeyde’ kaldığı iddia edilebilirdi bir ihtimal, fakat diğer Alman yetkililerinin yanı sıra Merkel’in sözlerini, bu konuda hiçbir şüpheye meydan bırakmayacak kadar bariz ve bu anlamıyla ‘stratejik bir yönelim’in kanıtı saymak daha isabetli bulunmalıydı.

Kaldı ki, İslam Batı’nın gözünde ‘somut, açık, kesin’ bir düşman/öteki olarak dururken ve bilhassa 11 Eylül saldırılarından daha yeni Washington’daki cami tartışmasına kadar bu karşıtlık bağıra bağıra duyurulurken, toplumun en aşağı katmanlarını hedef alan yeni düşmanlık eğiliminde daha sinsice işleyen bir mekanizma devreye sokulmaktaydı.

‘Öteki olarak İslam’ söz konusuyken, karşıtlık Batı/Doğu, Hıristiyan ülkeler/Müslüman ülkeler şeklinde kurulabilmekte ve bu ‘dışsal bağlantı’ birçok açıdan yatıştırıcı bir işlev görebilmektedir. Oysa güvencesiz iş bulabilen emekçiler, işsizler ve göçmenler söz konusu olduğunda, çatışma ve karşıtlık bütün ülkelerin kendi iç cephesinde meydana gelecek; artık tek bir iş imkânı için dahi, çok ücret alan daha az ücret alana, az da olsa sürekli bir iş bulabilen ara ara iş bulabilene, güvenceli işte çalışan güvencesiz olarak çalışana, başka ülkelerden gelen göçmen kendi memleketinde çalışan emekçiye doğrudan hedef gösterilecektir.

Bunun başka bir ifadesi, yoksulun yoksula, işçinin diğer işçiye, işçinin işsize, yerli işçinin göçmen işçiye düşman edilmesidir. Milenyumun bu ilk yüzyılında artık ‘yoksulun kurdu yoksul’ olacaktır.

Tabii burada, düşmanlığın bayraktarlığı ırkçı ve milliyetçi ideoloji ve akımlara düşmektedir. Birgün’de Gülşen İşeri’yle yaptığı röportajda Tuncel Kurtiz’in aktardığı gözlemler de gündelik hayatın içinde (bizde 2005 yılında Mersin’de tezgâhlanan provokasyon sonrası günleri hatırlatan bir şekilde) olayın bundan daha siyasal ve daha karanlık bir boyutu bulunduğunu akla getiriyor: “Asıl süreç Avrupa’dan başlıyor. Korkunç bir ırkçılık ve milliyetçilik. Fransa, İngiltere… İsveç’teki bayrakları görseniz aklınız durur. Yunanistan, Almanya bayrak dolu.”

Arundhati Roy da Çekirgeleri Dinlemek’te yer alan bir makalesinde, “Tanık olduğumuz şey, bağımsız Hindistan’daki en başarılı ayrılıkçı mücadele: orta ve üst sınıfların ülkenin kalanından ayrılması. Bu yatay değil, dikey bir ayrılma,” derken, başka başka ülkelerin yanı sıra ülkeler içinde meydana gelen bu cepheleşmeyi kastetmektedir.

Toparlarsak, 2010’un sonuna yaklaştığımız şu haftalardaki durumu ve geriye dönüp 2010’da ne gördüğümüzü bir benzetmeyle şöyle ifade edebiliriz sanırım:

2008 sonbaharında ABD’de ekonomik düzlemde çakan ‘kriz şimşeği’nin ilk ‘gök gürlemeleri’ 2010’da Avrupa’da siyasal düzlemde, önce Yunanistan’daki başkaldırı, sonra yeni sağın yükselişinin ve yabancı düşmanlığının çıplak gözle görülür bir olguya dönüşmesi ve nihayet Fransa’da, ‘68’le kıyaslanıp bütün ülkeyi saran kitlesel itiraz dalgası ve sayıları on milyonlara varacak küresel işsizlik kehanetleriyle duyulur oldu.

Ne yazık ki bu gök gürlemeleri -henüz kulaklarımızı sağır edecek denli gür ve dehşet verici bir boyuta ulaşmamış olsa da- hayra alamet işaretler değil. Olay da, sosyal hakların beşiği olan kadim Avrupa ulusları hükümetlerinin şimdi ‘birleşik bir çabayla’ emeğin her türlü kazanımlarını budamaya kalkışmasıyla sınırlı değil.

Ünlü Marksist akademisyen David Harvey de 4 Haziran tarihli bir söyleşisinde (bkz. yurtsuz.net) şunları belirtiyor: “Kriz aslında yayılıp derinleşmeye devam ediyor. Beni esas şaşırtan, krizin niteliğinin ne kadar açık ve tartışmasız, paradoksal bir durum olarak da insanların neler olup bittiğini ve bu olanların sebebini -kriz kapılarına dayandığında dahi- kavramaktan nasıl aciz oldukları.”

Rahat hatırlanacak kadar yakın yıllardadır, Fransa’daki aşırı sağcı Ulusal Cephe Partisi’nin lideri Le-Pen ve Avusturya’da Jörg Heider’in partisi tedirginlik yaratacak oranda yüksek oy aldıklarında genel intiba, bu yükselişin hâlâ ‘arızi bir durum’ olduğu yönündeydi. Fakat Avrupa nehrinden çok kısa sürede çok sular aktı ve bugün Avrupa’da aşırı sağın kayda değer bir ilerleme kaydetmediği neredeyse tek bir ülkesi yok.

Ortada o kadar paradoksal bir tablo var ki, Slavoj Zizek’in “her tür kemer sıkma önleminin eşliğinde bir ekonomik olağanüstü halin süreklileştiği yeni bir döneme girildiği”ni vurguladığı bir yazısında, ayrıca dikkati şu noktaya çekiyor: “Küresel kapitalizmi savunan, genellikle de liberal bir kültürel programa sahip … tek bir hakim merkezci partinin karşısında” muhalif güç olarak sadece “giderek güçlenen bir” yeni sağcı/ırkçı/aşırı milliyetçi “göçmen karşıtı parti duruyor” ve bu parti “eteklerinde alenen ırkçı neo-faşist grupları taşıyor”.

Dahası, ABD’de, bir araştırmaya göre yüzde 89’u beyaz, yüzde 59’u erkek, yüzde 73’ü çok muhafazakâr ve yüzde 68’inin yıllık geliri 50 bin doların üstünde olan Çay Partisi’nin (uzaktan bizdeki Cem Uzan’ın partisinin boy gösterişini andırır biçimde) sahneye çıkıp, bu ayki ara seçimlerde Senato’ya 3 isim sokmasıyla kendince bir gösteri yapması da Avrupa’daki bütün bu gelişmelerin üzerine, Atlantik’in öte yakasından tuz biber ekmiş görülüyor.

Şükrü Argın’ın Yaşlanan İnsanlık, Gençleşen Kapitalizm kitabında, “…bir yanıyla aslen Avrupalı bir rejim faşizm. Avrupa’nın tam göbeğinde yaşanmış karanlık bir tarihi var; elbette her an aktif hale geçebilecek bir potansiyel tehlike olarak da hâlâ mevcut. Fakat bana öyle geliyor ki, faşizm tehdidinden daha farklı bir tehdit söz konusu bugün” saptamasıyla ifade ettiği üzere, bu kasvetli manzara aynı zamanda, yakın ve orta gelecekte ortaya çıkması muhtemel ve daha derinlere uzanması söz konusu başka uğursuz sonuçların da ilk belirtileri olarak okunabilir.

Toplumsal mücadeleler bakımından 19. ve 20. yüzyılın birimleri yüz milyonlarca emekçinin çalıştığı ‘fabrikalar ve tarlalar’dı, 21. yüzyılın birimleriyse kentlerin kenarları ve dışlarındaki, sakinlerinin sayıları milyarları bulan ‘teneke mahalleler ve banliyöler’. Aynı bağlamda, 19. ve 20. yüzyılın öncü gücünün sanayi proletaryası olacağı öngörülmüştü ve insanlık, ütopyasını bu öngörüye bağlamıştı.

Oysa 21. yüzyılın ‘aşağıdan aktörleri’ güvencesiz ve geçici iş bulabilecek geniş bir çalışan kitlesi, istisnasız her devletten uzağa gitmiş göçmenler, ülkeler arasında serseri mayınlar gibi dolaşacak kâğıtsızlar ve muazzam işsizler orduları olacak gibi görünüyor ve bu ‘aktörler’den ‘yıkıcı’ olmaktan daha başka bir güç/enerji beklemek fazla rasyonel değil.

Netice olarak, 21. yüzyılın kapitalizmin aşağı sınıfları külliyen mahvedeceği, yoksulların da dünyanın her tarafını yakıp yıkacağı bir yüzyıl olma ihtimali daha fazla diye kaygılanmak temelsiz olmasa gerek…

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: 21. yüzyıl / yoksulluk /

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.