“Ölülerimiz Bir Tutar Bizi”: Kalanların Ardından Yazılmış Bir Roman

Sol Defter- Haber - 4 Aralık 2010 - Edebiyat/Sanat / Kitaplık / Türkiye Solu

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

– bianet

***

KALANLARIN ARDINDAN YAZILMIŞ BİR ROMAN

Füsun Çiçekoğlu

O bilinçli kızlar ve erkekler topluluğu nereye gitmiş, o fırtınayla esen çocuklardan ne kalmıştı geriye?”

Her devrin kendi gerçekliği vardı ve kördüğüm burada atılmış olsa gerekti: devrin gerçeklikleri ile insanların ayrı devirlerinin birbirine karışmasında. Atfedilen -ve kulağa hoş gelen- kimliğin, gençlik serüvenindeki kalıbıyla korunmak istenmesinde; halbuki çok sular akmıştı onyılların altından. Ne kadar eleyerek, ayıklayarak sevmeye çalışsak da maziyi, kocaman bir uçurum açılmıştı öğrenci gençliği ile düzenin içinde güvenlikli bir yer edinmiş orta sınıf hayatları arasında.” (Ölülerimiz Bir Tutar Bizi , s 138)

Gün Ağarmasa adlı romanında devrimcilerin 12 Eylül dönemine dair iç hesaplaşmalarını konu alan Osman Akınhay, yeni romanı Ölülerimiz Bir Tutar Bizi’de devrimciler için 12 Eylül hesaplaşmasına son verme zamanının gelmiş olduğunun tartışmasını açıyor.

12 Eylül faşist darbesinin 30. yılında yayımlanan kitabın belki de en önemli vurgusu ve üzerinde en çok  düşünülmesi gereken saptaması 12 Eylül’ün, onunla hiçbir şekilde hesaplaşılamadığı için negatif yoldan tarihe mal olmuş olması. Bu saptamayı dayandırdığı temelleri bir söyleşisinde şöyle açıklıyor yazar:

“12 Eylül, fiziki acılarıyla, siyasal sonuçlarıyla ve psikolojik travmalarıyla, onunla hesaplaşılarak değil, negatif bir yoldan tarihe mal oldu. Darbenin gerçekleşmesinden otuz yıl sonra, 12 Eylül’le yüzleşmenin, Türkiye siyasal tarihinin en azgın sermaye yanlısı iktidarlarından AKP’nin diline dolanmasıyla da bir nevi çürüme hali tescillendi; bir olgu olarak ’12 Eylül’, postmodern dönüşüme cuk oturan bir şekilde gerçekliğinden kopartıldı.

Bunun tersten hayırlı bir sonucu da şu olabilir tabii: Bugünün kavgasını, şimdiki zamanın parametreleriyle tarif ve tahlil etmek için elimizin serbest kalması. (1)

Yastan melankoliye

Şükrü Argın bir yazısında Terry Eagleton’dan alıntıyla sosyalizm açısından olası bir felaketi, bir hezimeti resmeder. (2) Bu, sadece politik solun üzücü biçimde aşina olduğu türden bir geri püskürtülmenin değil, sol politikanın paradigmalarının geçersizleştiği görünümü veren bir hezimetin resmidir. Bu hezimetin yol açtığı sonuçlardan biri geçmişte mücadele içinde olan çoğu kişinin eski fikirlerini bilinçli olarak ya da farkına bile varmadan terk ederek orta sınıf hayatlara gark olması, başka bir sonuç da geri kalanların alışkanlık ya da nostaljiyle inançlarını korumaları, hayali bir kimliğe şevkle sarılmalarıdır. Argın bu seyrin Sol’un önüne iki yol çıkardığı saptamasını yapar yazısında. Sol ya kendi içine kapanıp bir “kendine tapma” tarikatı haline gelecek ya da her nasılsa bir çıkış arayıp kendini aşmaya çalışacak, der.

Wendy Brown’un Sol Melankoliye Direnmek (3) başlıklı yazısına atıfta bulunduğu makalede Argın, bugün Sol’u, kendilerini inatla solcu olarak nitelemeye devam eden insanları -yaygın olan kanının aksine ‘gelecek’in değil ‘geçmiş’in tehdit ettiği tespitinde bulunur. Acilen ihtiyaç duyulan şeyin, bir yeni başlangıç arzusu olduğunu, bu arzuyu harekete geçirebilmenin de öncelikle kendi geçmişimizle bağımızın tek yanlı, ‘platonik’ ya da ‘melankolik’ değil, karşılıklı ve sağlıklı bir ilişki haline gelmesine imkân verebilecek türden bir ‘aktif unutma’ süreciyle mümkün olduğunu ileri sürer.

Wendy Brown’un, yıllar önce Walter Benjamin’in kullandığı ‘sol melankoli’ kavramı üzerinden geliştirdiği tartışmanın şimdiye dair en önemli yanı, ‘sol melankoli’nin sadece hâlin özgül karakterini görmeyi reddetme tavrında değil, aynı zamanda bir kişinin ya da bir grup kişinin eski politik bağlılıklarına ve kimliklerine yönelik açık bir narsistik takıntıya da delalet edebileceğini belirtir Şükrü Argın yazısında. Walter Benjamin’in ‘sol melankolik için, bizatihi duygular şeyler haline gelir’ saptamasıyla, sol analizlerin ve kanıların, dünyayı değiştirme aracı olmaktan uzaklaşıp şeyleşmeye başlaması tehlikesine de dikkat çeker yazıda. Wendy Brown söz konusu yazısının başında Benjamin’den yaptığı alıntıyla, her çağda geleneğin onu zapt etmeye çalışan tutuculuğun elinden kurtarılması gerektiğini; bu savaşta düşman galip gelirse, elinden ölülerimizin bile kurtulamayacağına farkında olanların umut ışığını yeniden yakabileceğini dile getirir.

Osman Akınhay’ın son romanı  da bu izleği takip ediyor. Zamanında tutulmamış yasların şimdi melankoliye dönüşmesi tehlikesine dikkat çekiyor Akınhay romanında. Hezimetin ardından farklı veçhelere bürünüp her yana sinsice sızan bu kıyasıya savaşta ölülerimizi bile yeniden yitirebileceğimizi hatırlatıyor bize. ‘Gerçek kayıp duygusu’yla ciğerimizi dağladıkları zamanlarda yaslarını tutamadığımız ölülerimizi, ‘hayali kayıp duygusu’nda sonsuza dek kaybedebileceğimizi hatırlatıyor bize Ölülerimiz Bir Tutar Bizi romanıyla Akınhay.

Ölülerimiz Bir Tutar Bizi 1970’lerde devrimci mücadele içinde yer alanların maziperestlikten kendilerini kurtarıp, bugünün ve geleceğin mücadelesinde temelin nasıl atılacağını, çatının nasıl çatılacağını düşünmeleri gereğini irdeleyen bir roman. Yıllardır tavsamış bir yazıklanma üzerinden kurulan mağduriyet dilini sorguluyor kitap. O yılların mücadelesine katılıp, yıllar sonra birbirini tekrar bulmuş olanlar arasında yaygın olan bir yanılgıya, 1970’lerin devrimcilerini belirleyen özelliğin masumiyet olduğu yanılgısına dikkat çekiyor Akınhay kitabında. Üzerlerine zamanın tozu serpelenmiş eski mücadele arkadaşlarının ortak hafızadaki muhkem yerlere sığınarak bugünün ve geleceğin mücadelesini istemeden de olsa ketlemekte olabileceklerini saptıyor.

Yazar, düzenin içinde güvenlikli bir yer edinmiş orta sınıf hayatlar yaşayanların, öldürülen yoldaşlarını anmak için bir araya gelişlerini konu ediniyor romanda. Geçmişi kaçınılmaz olarak yapaylaşan bir dille yeniden ürettikçe, eskiden paylaşılmış o büyük hikâyenin de sahiciliğinden kaybedeceği kaygısını paylaşıyor okurla. Artık mücadeleye tercümesi yapılamadığından, eski dostlukların gölgesine sığınmaya dönüşen şimdiki zaman birlikteliklerinin geçmişi yorma ihtimalini düşündürtüyor okura Ölülerimiz Bir Tutar Bizi.

Şimdi vaktimiz çok ölenlerin matemini tutmaya

70’li yıllarda siyasi mücadele içinde yer almış bir grup eski arkadaşın, o dönemde öldürülmüş yoldaşlarını anmak üzere bir araya geldikleri bir günde romandaki anlatıcının iç dünyasındaki hesaplaşmalar üzerinden geçmişe ve bugüne bakışını ve sorgulamalarını konu ediniyor kitap.  Ölen yoldaşın mezarı başında düzenlenen anma töreninin ardından yapılan fakülte ziyareti ve gece hep birlikte yenen yemekle bitiyor anma günü. Orta yaşlarının sonlarındaki eski arkadaşların buluşması aslında yolların çoktan ayrılmış olduğunun göstergesi oluyor buluşmaya katılanlardan bazıları için. Toplantının katılımcıları geçmişten menkibeler üretmeye dalmışken romandaki anlatıcının meselesi, bu şehirde yaldızlanan gençlik ideallerinin -zamana karşı- ne denli dayanıklı, inancının ve kavgayı sürdürme azminin ne kadar uzun soluklu olduğunu sorgulamak oluyor.

Romanda yan yana ve iç içe akan anılar zaman zaman birbirinden farklı resimler çiziyor geçmişe dair. Tek bir anın farklı hayatlarda bıraktığı  değişik izlerin peşinden gidiyor, şimdinin aynasından görünen geçmişin yanıltıcılığına dikkat çekiyor yazar kitabında. Olaylar örgüsü roman boyunca başka başka izlerin ardından gitse de, romanın ana izleği geçmişle hesabı kesme gününün gelmiş olması.

Bir ağıtta buluşmanın söze dökülmeyen duygudaşlığıyla, coşkunluğu ketleyen o yas bilgisiyle birbirlerinde dalgın hatıralara sığınanların paylaştığı bir buluşma gününden yola çıkıp bir çok hayata ve hayale değiyor kitap.

Kitabı okurken bir soru peşini bırakmıyor okurun. Otuz yılı aşkın bir süre önceki mücadelenin içinde olanları birarada tutan şey neydi?

O büyük akışa dahil olmuş, tek bir sözün bütün hayata denk geldiği zamanlara ait olan; sonrasında denizde suların çekildiğini, sahilde kumların inceldiğini, dallarda tanelerin azaldığını yaşayan ve şimdi bir anma gecesinde sofradaki eski arkadaşlarıyla arasında ortak nokta bulmakta zorlananları, mazide birarada tutan şey neydi?

Tek bir sözün bütün hayata denk geldiği o eski günleri güzel kılan, büyük bir akışın parçası olmaktı belki. “Gündüzlerle gecelerin, haftalarla ayların, yıllarla onyılların karıştığı o büyülü, efsunlu çağdaydık.” (s.18) O efsunlu çağın akışına birlikte karışmaktı bizi bir tutan belki. Ama en çok da dünyaya, düzene kafa tutuşumuzdu, bilincimizdi, isyanımızdı, hıncımızdı bizi birleştiren.

Aramızdan biri kimi zaman bir miting dönüşünde ya da okulun karşısında kurulan pusuda faşistlerce, polislerce, bazen de aklın durduğu yerde, bizden bildiğimiz birilerinin eliyle koparılırdı o büyük akıştan. Sessiz sitemsiz ayrılıverirlerdi bizden… Daha da bilenirdi hıncımız, acımız keskinleşirdi. Bazen bir türküye sığınırdık acımızı dindirmek için: Bir kitaba başlar gibi, Koşarken yavaşlar gibi, Ölen arkadaşlar gibi, Sessiz, sitemsiz…

Ne türkü ne şiir dindirirdi gerçek kayıp duygusunun o cam kesiği acısını oysa…

Günler ağırdı, ölüm haberleriyle geliyordu. Ölüyordu arkadaşlarımız- halbuki nasıl hak etmişlerdi yaşamayı. Sanki şarkılar ve bayraklarla bir bayram günü nümayişe çıkmış gibiydiler, öyle genç ve fütursuz… Ağlayamıyorduk bile ölülerimizin ardından. Zaferin artık hiçbir şeyi affetmeyecek kadar tırnakla sökülüp koparılacağına inandığımız günlerde olmak, o büyük zaferde payımız olacağına inanmak teselliydi yine de…

Arkadaşlarımızın cenazelerinde hep bir ağızdan haykırırdık: “Vaktimiz yok onların matemini tutmaya”… Dövüşerek ölmüştü arkadaşlarımız, güneşe gömülmüşlerdi. Güneşe akın vardı, güneşi zaptedecektik.

Vaktimiz yoktu ölenlerin matemini tutmaya…

Geride kalmanın ağırlığı, ölenlerin öcünün er geç alınacağı inancımızla biraz olsun hafifliyordu. Ne çöl yalnızlığına düşmüştük daha ne de mecalimizin neye yeteceğini sorgulamamızı gerektirecek zamanlarla sınanmıştık o büyülü çağda. Zaman hiçbirimizi teslim almamıştı daha.

Sonra… Sonra ayrılık da birden oldu, yalnızlık da birden çöktü. Sonrası uzun süren yeknesak yıllardı… “Çok zaman oldu, üç onyıl! Zaman tünelinin içinden fırlayıp gelince daha dün gibi, ama dışından bakıp yılları alt alta toplamaya kalkınca, yıldırıcı. Bir değil, birkaç yaşdönümü barındırıyor içinde: otuz, kırk, elli…”(s.31) Sonrası çileli bir ömre kurulan en sinsi tuzak, çalkantılı ve ıstıraplı yılların ertesindeki atalet.(s.138)

Ölülerimiz Bir Tutar Bizi işte o zaman tünelinde geride kalanların, ölülerinin matemini tutacak vakti şimdi artık çok olanların, mecali azalmışların, çöl yalnızlığına düşmüşlerin ardından yakılan bir ağıt.

Kalanların ardından

Eski arkadaşlarımızın, eskiden olsa üzerinde uzun uzun tartışacağımız, şimdiki zamanda ise nedense yadırganmayan “Biliyorsunuz, içinizde aktif siyasetle uğraşan bir ben kaldım.” (s.137) ya da “Bizi birleştiren masumiyetti diye düşünüyorum ben, arkadaşlar.” (s.139) gibi cümleleri üzerinden yapılan bir geçmiş ve şimdiki zaman hesaplaşması Ölülerimiz Bir Tutar Bizi.

Dili çözüp dağıtan, hakikatle dilin bağını kesip atan yılları ve onyılların altından akıp giden suları görmemizi sağlıyor kitap. Dost buluşmalarında, ölen arkadaşları yad etme toplantılarında yıllar geçtikçe daha da karmaşıklaşan bir kördüğüme şu cümlelerle indiriyor kılıcı: “Her devrin kendi gerçekliği vardı ve kördüğüm burada atılmış olsa gerekti: devrin gerçeklikleri ile insanların ayrı devirlerinin birbirine karışmasında. Atfedilen -ve kulağa hoş gelen- kimliğin, gençlik serüvenindeki kalıbıyla korunmak istenmesinde; halbuki çok sular akmıştı onyılların altından. Ne kadar eleyerek, ayıklayarak sevmeye çalışsak da maziyi, kocaman bir uçurum açılmıştı, öğrenci gençliği ile düzenin içinde güvenlikli bir yer edinmiş orta sınıfı hayatları arasında.”(s.138)

Bütün iyi romanlar gibi cevaplarla değil, sorularla ilerliyor Ölülerimiz Bir Tutar Bizi.

Nasıl olup da o kıyasıya mücadele içinden gelenlerin şimdi kendi geçmişlerini bazen “masumiyet” gibi kavramlarla hatırlamaya meyyal olabildiklerini; CHP milletvekilli olan bir arkadaşın, şimdiki zamanda sadece kendisini “aktif siyaset” içinde gördüğünü söylediğinde bunun kendilerine bir zamanlar fırtınalarla esmiş olmayı yakıştıranları neden irkiltmediğini; neden zamanın yavanlaştırıcı etkisine direnmenin köhnemeye mahkûm arkadaşlıklara kurban edildiğini; insanın yaşadığı zamanların hangisine ait olduğunu; bugünün aynasında kendimizde gördüklerimizi ve bugünümüzü yadırgayıp yadsımadan o aynada geçmişimizi nasıl görebiliriz soruları var kitapta.

Kitabın belki de en can alıcı  sorusu ise “Serüvenin yarım kalması ve sonrasında bozgunla baş edememiş olmak mı bizim için esas travmatik olan, yoksa büyük bir tarihsel-siyasal döneme denk düşen o yılları  bilfiil yaşamış olmak mı bizi daha sonra ezen?”

“Yaşadığı zamanların hangisine aittir insan?”

Ait olduğumuz o yegâne ve yekpare zamanda, o büyük hikâyenin parçası olduğumuz, hayatı dönüştürmeye kalkıştığımız o efsunlu zamanda kendimize yakıştırmayı aklımıza bile getirmediğimiz kavramları, maziperestliği, masumiyeti, mağduriyeti sorguluyor kitap.

Ve bunları sorgularken de kullandığı  dille o dönemin hakikatiyle bağ kurmayı başarıyor. Bugünden bakıldığında kolayca bu üç kavramın tuzağına düşerek hafızanın yanılgılarıyla yaralanabilecek olan o günleri bütün sahiciliğiyle anlatabilmesi de, bu başarısından kaynaklanıyor kitabın. Kitabın anlatım dili, o günlerdeki anonimlik, çoğulluk duygusuna denk düştüğü için hakikatin içinden sesleniyor okura zaten. Yaşananlar kahramanlık gerektirmiş olsa da, yaşayanların kahraman olmayı tevazuyla reddettikleri bir zamanın dilini yakalıyor roman. Bu nedenle de kitapta her anlatılan ve her anlatıcı elbirliğiyle kotarıyorlar hikâyeyi. Aynı kendimizi ait hissettiğimiz o yegâne, yekpare zamandaki gibi…
Henüz o büyük kalkışmanın mazi haline gelip menkıbelere yataklık etmeye başlamadığı ve masumiyetin, mağduriyetin sözlüğümüze yerleşmediği günlere, romanında kullandığı dille hakkını veriyor Akınhay.

Walter Benjamin’in sözüdür, “15 yaşında evden kaçmak ve hep sıla özlemi duymak”. Düzeni değiştirmek için kendi gibilerle bir arada akmaya başlamak için 15 yaşında evden kaçmış olanlara, yani düzene başkaldırmış olanlara adanmış Akınhay’ın romanı. Hikâyesini anlattıklarını bir arada tutan şeyin masumiyet değil, “15 yaşında evden kaçma” hali olduğunu, gerçek sılanın evden kaçma hali, özlenenin de hep o kaçış olduğunu hatırlamak gerektiğini söylüyor roman bize.

Romanda konu edilen arkadaş grubu ise adeta bir eve dönüş kutsaması ve kutlamasını çağrıştırıyor beraberliklerini şimdiki zamanda kurma biçimleriyle. Romanda anlatılan ve benzer buluşmalarda bir araya gelenlerin sık sık evlerine yeniden dönmüş olma duygusundan dem vurmaları, kendilerini büyük bir aileye benzetmeleri kitabı okuduktan sonra daha da irkiltici oluyor. Yeniden buluşma – mümkün olduğu varsayılsa bile – eve dönüşe değil, tekrar sokağa dökülmeye yol açıyorsa güzel oysa. Buluşulan sokağın aynı sokak olmadığı, ne kendimizin ne de eski sokak arkadaşlarının artık o sokaktaki “15 yaşında evden kaçmışlar” olmadığını bilsek de…

“Mazi: tamamlanmaya yüz tutmuş bir hayatın neye ve nereye ait olduğunu gösteren bir projektör. Birileriyle beraber elbette -yalnız tarih nerede yazılmış?” diyor kitapta Akınhay. Mazinin bize gösterdiklerini belleğin şimdiki haliyle çarpıtınca masumiyet, mağduriyet gibi hiç de o günlere, o “yarım kalmış kolektif delilik” zamanına ait olmayan kavramlara takılıyor ayak. Maziyi o gerçeklikte yaşayanlar, sonrasında birbirlerinin dalgın hatıralarına sığınıyor. Birbirlerinden hatıralar yaratıyorlar. Hayat soluklaştıkça hatıralar canlanıyor. Gelecek uzun sürdükçe geçmiş yetişiyor imdada.

Ölülerimiz Bir Tutar Bizi, hatırlamanın, hatıranın muhafazasından bambaşka bir şey olabileceğini sezdiriyor bize.

Kitabın geçmişle hesabı kesmeye dönük en can alıcı yerlerinden biri de “Anmak, yâd etmek, unutmamak, unutturmamak değerli, her zaman tutunulacak bir dal, buna ne şüphe; ama yetse bir noktada, tehlikeli bir eşiği aşıp bizi bugünün hikâyesine bütün varlığımızla katılmaktan alıkoyan bir bataklığa dönüşmese koyu geçmiş sevgisi. Hatıralar yüceltile yüceltile, yandıkça dibine eriyen mum misali, yıkılmasa bütün mitos.” dediği bölüm. Borges’in, “Funes ve Sonsuz Bellek” adlı öyküsündeki, hafızası yüzünden hayatında bugününe yer kalmayan karakterin, Funes’in kendinin şimdiki hâlini yadırgayışı geliyor akla… Anıların işgaline uğrayıp, anılardan ibaret kalmaya başlanması ve kendimizin geçmiş zamandaki halinin bir yanılgıya dönüşmesi kaygısını, “gerçek kayıp duygusu”nun yerini “hayali kayıp duygusu”na bırakmasından duyulan korkuyu okuruyla paylaşıyor yazar Ölülerimiz Bir Tutar Bizi’de.

Bizi bir tutan ölülerimizi anarak geçmişi hoyratça yormak ve kendini durmadan geçmişteki haliyle yeniden yaratmak arasındaki ince sınırı ihlâl etmenin ne kadar kolay olabileceğini duyumsatıyor.

Ankara’yla vedalaşma

“Diyeceğim, tarih duygusu körelmiş, insan ruhunu teselli edici köşelerden yoksun olan bu şehri (bu caddeleri, bu sokakları) hasretle anmanın koşulu, büyüleyici yıllarının bittiğini hissettikten sonra derhal terk etmek kuşkusuz -bu şehri sevmenin bedeli, ayrılmak buradan.” Şehrin bir gün hakkını geri isteyeceğine dair, soluk da olsa, bir inanç var kitapta ama baskın duygu Ankara’ya güceniklik hatta belki de küskünlük. Kendini, zamanı ve Ankara’yı birbirine çare olamaz görüyor roman anlatıcısı. “Benim sesim yorgun, zamanınki dibe itilmiş, şehrinki mekanik” diyor.

Bir şehri terk etme biçimlerine dair de sorular sorduruyor kitap okuruna bu izleğiyle: Sokaklarında barikatların kurulmaması şehrin kabahati olabilir mi? Barikatlar kurulsa da uzun ömürlü oluyor mu sanki diğer şehirlerde de? Vasatlık bütün kentlere yayılmadı mı?Bütün şehirlerin sedası yankısız değil mi artık? Çağın çukuru, bütün kentleri yutmadı mı geçen otuz yılda? Bütün sözler o çukurda boğulmadı mı her şehirde?

Bazen bir şehrin hatırını kırmamaya ıssızlığı, vefası, kendi halindeki şiiriyle bir zamanlar usulca vedalaşmış olmak bile yetmez mi? Ankara’yı şehrimiz olmaktan çıkaran sokaklarından çekilen sesimizse, hiç mi kabahati yok Ankara’dan eksilmemizin?

Kömür dumanıyla tütsülenen akşamları; kısık sesli, ünlemsiz akışı; solgun sokakları hâlâ güzel değil midir Ankara’nın? Ankara,  kentliğinden önce gelen, zulasında hep saklı tuttuğu bozkırlığıyla günbatımında hâlâ aşmıyor mu deniz kentlerini, orman kentlerini, insan kentlerini? Sevgi Soysal’ın Ankara günbatımlarına yaptığı unutulmaz güzellemesine bir vefa borcumuz da mı yok?
Bir şehrin bir defada terk edilemeyeceği bilgisiyle açılan kitabı, bu şehirden tekrar ayrılacağını söyleyerek bitiren anlatıcıya, şehrin o soğuk güzelliğinin hatırına, bu soruları sormak gerek belki de. Bunu hak ediyor Ankara. Çünkü bir şehrin vurduğu en kalıcı mühürle, kavgasıyla yazdı kendini bize. O kavga hak ettiği sona varmamış olsa bile.

Ankara’yı defalarca terk etmiş olsalar da, içinde yaşadıkları halde Ankara’dan kopmuş olsalar da Ankara’yla vedalaşmamış olanlar, yazara esin veren o lokal bahçesinde, hem de Yenişehir’de bir öğle vaktinde okumalılar romanı. O bahçede kitabı okurken “Gracias a la Vida”nın, “Adelante, kırın faşistleri”nin söylendiğini duyar gibi olmak hâlâ mümkün çünkü. Anlatıcının yerinde belirlemesiyle azar azar değişim geçirse de, sönükleşmiş ve sinikleşmiş de olsa…. O bahçede, yani Mülkiyeliler Birliği’nde somutlaşan şey, unutturulmaya çalışılan bir zaman parçası olduğu için, zamanla barışmak için sahiplenmek gerek o bahçeyi, o binayı…

Hayaller Sofrası

Her iyi kitap gibi, akraba olduğu kitapların, filmlerin eski heyecanını yeniden uyandırıyor Ölülerimiz Bir Tutar Bizi. Roman kendisini defalarca okutma vaadinde bulunmakla kalmıyor, okunmuş kitapları yeniden okuma, izlenmiş filmleri tekrar izleme isteği de uyandırıyor.

Ankara Mon Amour’un, Yenişehir’de Bir Öğle Vakti’nin, Vişne Bahçesi’nin kapakları yeniden açılıyor; Noviembre, Le Sur, Zamanın Tozu yine izleniyor kitabı okuduktan sonra. Hayata eskiden girmiş filmlerin kitapların bildik cümleleri akla düşüyor Ölülerimiz Bir Tutar Bizi romanını okurken.
Noviembre filminden “Dünyayı değiştirmek istemiştik ama perişanca yenildik. Şimdiyse değişmemek için dünyaya direniyorum.” sözleri, Ölülerimiz Bir Tutar Bizi’de okul döneminde yitirilen yoldaşı anmak için bir araya gelenlerin sofrasına yakışmaz mı diye geliyor akla söz gelimi… Ya da yine aynı filmden “Tekrar yirmili yaşlara dönme şansım olsa, hiç düşünmeden yine yapardım. Şu anki tecrübemle pekala başarabilirdik.” cümlesi…Hele, “Bu boktan dünyayı değiştirmeyi nasıl istiyorum bilemezsin ve bence hâlâ vakit var!” meydan okuması!

Ankara Mon Amour’un 1980 Eylül’ünde şehrin ıssızlığı, vefası ve kendi halindeki şiiri ile vedalaşan üç eski arkadaşına da yer açılmalı kurulan o sofrada.

Ölülerimiz Bir Tutar Bizi’de 12 Eylül’e dair romanlarda alışılageldiği gibi “içerdekileri” değil, bu kez bütün sahiciliğiyle “dışardakilerin” kâbusunu anlatan hayaldeki eski sevgilinin, “Herkes gitti, hepiniz çekip gittiniz, yok olup kayıplara karıştınız.” cümlesini okurken, Vişne Bahçesi’nde Firs’in, “Gittiler…Hepsi gittiler…Beni unuttular…” hayıflanmasını anımsamamak elde değil. Bütün geride kalışlar, bırakılmışlıklar aynı burukluğu yaratıyor çağlar ötesinde de olsa demek ki…

Solanas’ın filmi “Le Sur” ise her sahnesiyle baştan sona eşlik ediyor kitaba. Hayaller Sofrasında buluşur eski arkadaşlar Le Sur filminde. Aralarından biri olan Floreal uzun süren hapisliğin ardından tahliye olduğundaysa Hayaller Sofrası yoktur artık. Ölen arkadaşlarını gittikleri için affedemez bir türlü Floreal. Eski hayatına yabancılaşmıştır. Floreal ancak birlikte daha güzel bir dünya hayali kurdukları eski arkadaşlarının hayallerine sığınabilmektedir kendine yabancı gelen bu yeni, hoyrat dünyada. Arkadaşsız hayatına onu alıştırmak, darbede öldürülen arkadaşı El-Negro’ya düşer. Floreal’ın tahliyesinden sonra Hayaller Sofrasında birlikte geçirdikleri hayal gece boyunca eski mahallelerinin sokaklarında, arkadaşlıklarının anılarında gezinirler. Hayatın ve arzunun hâlâ mümkün olduğu yerlere kaçanları anlamaya çalışırlar. Hâlâ “Hayır!” diyebilmeyi ve ellerinde sadece itirazlarının kaldığını konuşurlar. Ölmenin çok sıkıcı olduğunu söyler El Negro. “Hiç bir şey olmuyor öldükten sonra” der. Ölülerin de sıkılabileceğini, yorulabileceğini öğretir El Negro Floreal’e: “Geçen bunca yılda çok şey öldü. Ben dahil. Eski halimin bir yankısıyım artık, bir yanılsamayım” der.Vedalaşma zamanı geldiğinde El Negro, Floreal’in ardından bakar ve “O gece böyle vedalaştık. O hayata döndü, ben ölüme. O zamandan beridir ben yokluğa karıştım, bir hatıra ve sizin hafızanız olmaya mahkumum artık…” der.

Ölülerimiz Bir Tutar Bizi, eski arkadaşlarını bir arada tutmaktan artık yorulmuş olabilecek ölülerimiz hatırına, eski halimizin bir yankısına dönüşmeden hayata dönmenin vakti olduğunu… Hafızamızda onları diri tutarak ama hatıraya sığınmadan, geçmişi yormadan anılarla vedalaşma zamanının gelmiş olabileceğini…Yanılsamanın gerçeğin yerini almasına direnmek için geçmişle hesabı kesmek gerektiğini… düşündürüyor okura.

Ölülerimiz Bir Tutar Bizi, bir gecenin hayalinden süzülüp gelen ve sonra karanlığa dönüşen bir kadına ömrü boyunca okumadığı halde eşlik eden, geçmişin en sadık şahidi olan romanın adıyla, “Gecedeki Buğu”yla sona eriyor.

Bir türlü okunamayan o romanın içinde saklı olan ‘hikâyeyi zamanın tozu altında donuklaştıran geçmişten çıkarıp almaya gelen’ (4), bir roman Ölülerimiz Bir Tutar Bizi. Gecenin buğusunda camına izler bırakılan bir otobüsün ardında kalan bir şehre ve geçmişe veda edilse de, vefa gösterilebileceğini söylüyor; geçmişle ilgili hakikatin şimdiye ve geleceğe dair sözden güç alacağını anlatıyor bize…

Gezinti bitmiş de olsa yolculuğun yeni başladığını (5) duyumsatıyor… (FÇ/EÜ)

_____________________________________________________________________________

* Ölülerimiz Bir Tutar Bizi, Osman Akınhay, Agora Kitaplığı, 160 sayfa, Eylül 2010

(1) http://www.soldefter.com/2010/09/11/12-eylul-onunla-hesaplasilarak-degil-negatif-yoldan-tarihe-mal-oldu/ Berat Günçıkan’ın Osman Akınhay’la yaptığı bu söyleşi 11 Eylül 2010 tarihli Birgün gazetesinin Kitap Eki’nde yayınlanmıştır

(2) Şükrü Argın, Nostalji ile Ütopya Arasında, Birikim Yayınları, 2003, Sol Melankoli, Aktif Unutma ve Yeni bir Başlangıç, s. 239-253.

(3) http://muse.jhu.edu/journals/boundary/v026/26.3brown.html

(4) Theo Angelopoulos, Zamanın Tozu filminden

(5) Georg Lukacs, Theory of the Novel. Belli bir devrimci pratik dönemi sona erdikten, yani gezinti bittikten sonra yeniden başlamanın yani gerçek yolculuğun zamanı olduğunu anlatan ünlü sonuç cümlesi. Alıntılayan, Slavoj Zizek, How to Begin from the Beginning, NLR, 57, May-June 2009 (http://www.newleftreview.org/?view=2779)

Füsun Çiçekoğlu’nun bu yazısı Mesele kitap dergisinin Aralık 2010 tarihli 48. sayısında da yayınlanmıştır.

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: Agora Kitaplığı /

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.