Kürt’e Kurt, ABD’ye Kuzu

Sırrı Süreyya Önder - 24 Aralık 2010 - Güncel Politika / Türkiye / Ulusal Sorun

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Ömer Çelik, ‘iki dil ve özerklik’ tartışmasıyla ilgili olarak “Bu tartışmalar Türkiye için bir suikast girişimidir” demiş. Bu düşüncesini şöyle devam ettirmiş: “Türkiye’nin tarihsel koşulları, sosyolojik gerçekleri açısından şunu söyleyeyim: Türkiye’de gerçekten demokrasi isteyenler, Türkiye’de toplumsal gruplar arasında gerçekten barışa ve açık toplum düzenine dayalı bir diyalog isteyenler, bu özerklik tartışmasıyla, bu resmi dilin iki dil olması tartışmalarıyla gerçek demokratikleşmeye ve Türkiye’de açık toplum düzenine karşı son derece zararlı bir pozisyon almış oluyorlar. Bunu sakatlayan, bunu neredeyse sabote etmek isteyen tutuma dönüştürmüş oluyorlar siyasi tavırlarıyla.”

Her şey tartışılıyormuş Ömer Çelik’e göre, oysa her şey tartışılabiliyormuş… Bu nasıl bir tartışılabilirlikse, Diyarbakır 4. Ağır Ceza Mahkemesi, aldığı bir kararla bırakın ‘bölücülüğü’ savunmayı ‘Onurlu Bir Barışa Evet Mitingi’ne katıldığı için aralarında Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Mehmet Galip Ensarioğlu ile GÜNSİAD Başkanı Şahismail Bedirhanoğlu’nun da bulunduğu miting düzenleme kurulu üyesi dokuz sanığı 10 ay hapis cezasına çarptırdı.

Üstelik mahkeme, sanıkların PKK ile ilgileri olmadığını kabul ederek vermiş bu kararı. Demokratik özerklik ve iki dil meselesinde bizzat Abdullah Öcalan bunun herkes tarafından yaklaşık iki yıl boyunca tartışılıp geliştirilmesi zorunluluğunun altını çiziyor. Yani ortada bir de facto tebligat olmadığı gibi tam da sükût süikastına uğratılmak istenen bir mevzuyu, demokrasi ve barış ruhuna uygun bir şekilde tartıştırma, ortak aklı devreye sokma arzusu var.

Konfüçyüs’e mal edilen bir söz var: “Eğer bir ülkede yönetici olsaydım ilk iş olarak dili düzeltirdim. Çünkü dilde bozukluk varsa söylenen şey, söylenmek isteneni anlatmaz; eğer söylenen istenen anlamı yansıtmazsa, yapılması istenen şey yapılmaz; eğer istenen yapılmazsa, ahlak ve sanat bozulmaya uğrar; eğer ahlak ve sanat bozulursa, adalet doğru yoldan çıkar; eğer adalet doğru yoldan çıkarsa, halk çaresiz bir bunalıma sürüklenir. Sonunda söylenen söz hakkında doğru karar verme fırsatı kalmaz.”

Konfüçyüs’ten iki buçuk milenyum sonra Wittgenstein işi ileri götürdü, dil sorununu filozofların üzerine de yıktı ve felsefe tarihinin temel meselelerinin aslında dil yanlışından kaynaklandığını söyledi. Bizim ülkemizin bir kısmı, bırakın yanlış anlamayı, konuşulanlardan hiçbir şey anlamıyor. Konuşulan dil resmi dil ama anadili değil de ondan. Egemenler ve bütün kuvvet odaklarında bir telaş, bir telaş…

Zeminsiz inşa ettikleri binaları sallanıyor çünkü. Bu muktedir, zalim ve hakkı gözetmeyen dil, bakın ABD söz konusu olduğunda nasıl uysallaşıyor, munisleşiyor, hani derler ya kulak memesi kıvamına geliyor.

Ömer Çelik bu vecizelerini sıralarken 1915 olaylarıyla ilgili iddialar konusunda yaşanan gelişmelerle ilgili olarak sorulan bir soru üzerine ABD ile ilgili şunları söylemiş: “Müttefikler arasında tarihi bazı meselelerin siyasi şantaj konusu yapılmaması gerekir. Eğer bunlar sürekli olarak siyasi şantaj konusu yapılırsa, o zaman müttefiklik ilişkisine gölge düşmüş olur. Aynı değerler uğruna dünyanın değişik yerlerinde tehlikelere göğüs gereceksiniz, aynı değerler uğruna aynı tehlikelere karşı beraber mücadele edeceksiniz ama tarihi bir meseleden dolayı, bu siyasi vizyonunuzu tıkayacaksınız, yaralayacaksınız. Bu doğru yaklaşım olmaz. Bizim söylediğimiz açıktır. Arşivlerimizi açıyoruz, tarihçiler bunu tartışsın diyoruz. Meseleler böyle halledilir.”

Dilin ve dünyanın sınırları

Aynı değerler uğruna savaşıyorlarmış. ‘Aynı değerler’inizi sevsinler… “Ağanın kahrı çekilir, azabınki çekilmez” derler ya o hesap.

Wittgenstein, “Dilimin sınırları, dünyamın sınırlarıdır” demişti.

Ömer Çelik’in ABD’ye dönük bu hışırtılı tavrı sanırım onların dillerini iyi bilmekten kaynaklanıyor. Ağasına gösterdiği sitem dilinin yarısını Kürt kardeşlerine gösterse hiçbir sorun kalmayacak. Dilinden vazgeçtim, son 30 yıla ait arşivleri açma teklifini Kürtlere de yapabilir mi mesela?

Bir hakikat komisyonu kurulsa bu ülkede hangi kurumlar ve ideolojiler adam içine çıkamaz duruma gelir sizce? Bina sallanıyorsa, zayıf demektir. Biz Wittgenstein’la başladık ya yine ona uyup, bu önermenin farklı halini kuralım:

Binanın sallanması sadece binanın zayıflığından değil, fırtınanın gücünden de olabilir mi?

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: AKP / BDP / Demokratik Özerklik / Kürt sorunu /

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.