KESK’te Üçüncü Döneme Doğru – (Taban Hareketi)

Taban Hareketi - 25 Aralık 2010 - 2011 KESK Kongresine Giderken / İşçi Gündemi / Teorik Tartışmalar / Türkiye Solu / Ulusal Sorun

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail


KESK kurulduğu (9 Aralık 1995) tarihten 4688 sayılı yasanın yürürlüğe konduğu (9 Kasım 2001) tarihe kadar artan bir ivmeyle, yaklaşık 6 yıl boyunca Türkiye emek mücadelesinin öncüsü oldu. Bu dönem, bir taraftan neoliberal politikaların yoğun olarak uygulanmaya konduğu, diğer taraftan da Kürt ulusal hareketinin Kürt sorununu ülke ve dünya gündemine taşıdığı bir döneme denk geldi. KESK tarihi açısından bu 6 yılı konfederasyonun kuruluş dönemi; Birinci Dönem olarak adlandırabiliriz.

Neoliberal politikalar, emekçilerin işsiz kalmasına, daha da yoksullaşmasına yol açarken, devletin Kürt sorunu karşısında takındığı tutum da etnik temelde bir ayrışmaya yol açıyordu.

Emekçilerin ekonomik ve demokratik haklar etrafında örgütlenmesi; emek alanına yapılan saldırıları püskürtmeye ve yeni haklar elde etmeye çalışması, öte yandan etnik temelde ortaya çıkan ayrışmaya “halkların kardeşliği” temelinde barışçı bir politika önermesiyle birlikte, KESK politikaları sendikal ve politik bir eksene oturdu.

Özelleştirme politikalarının artarak devam ettiği, esnek istihdam politikalarının uygulanmaya konduğu, devletin sosyal devlet ilkesini terk ettiği bu dönem, daha çok Kürt sorununa bağlı olarak bölgede yoğunlaşan ama ülke geneline de yayılan ‘faili meçhul’ cinayetler dönemiydi.

KESK bu dönemde akılcı ve doğru politikalar izleyerek, özelleştirme politikalarına karşı tavır almakta istekli olmayan, Kürt sorununda milliyetçi, şoven bir çizgi izleyen ‘emek örgütlerini’ iradi olarak bir araya getirerek ‘Emek Platformu’ gibi oluşumların ortaya çıkmasına öncülük etti. ‘Emek Platformu’ uzun ömürlü bir oluşum olarak kalmasa da o dönemde uygulamaya konan Neoliberal politikaları yavaşlatan bir etkisinin olduğunu da söyleyebiliriz. Bununla beraber, etnik temelde ortaya çıkan ayrışmayı emekçi alanından hareketle reddetmesi, ‘hakların kardeşliği’ temelinde bir çözüm yolunun güçlenmesini sağladı.

‘Emek Platformu’ deneyimi kalıcı olmasa da KESK benzer arayışlarını sürdürdü. DİSK, TMMOB, TTB ile sürekli olarak, zaman zaman da Türk İş ve bağlı sendikaları bir araya getirerek emek mücadelesi içinde öncü bir konuma yükseldi ve kamuoyu nezdinde de dikkatlerin üzerine çevrildiği bir saygınlık kazandı. Sosyalist solun desteğini aldı.

4688 sayılı yasanın yürürlüğe konmasıyla birlikte İkinci Dönem başladı.

KESK’in militan ve politik sürecinin tersine işlemeye başladığı bir dönem oldu ve bugün bunu daha net bir şekilde görüyoruz. 4688 sayılı sendikalar yasasıyla birlikte, emekçilerin bırakın haklarını genişletmeyi, mevcut haklarını bile koruyamadığı bir döneme girildi.

Yasanın öngördüğü toplu görüşme süreçleri emekçiler açısından tam bir fiyaskoya dönüştü. Emekçilerin sendikalardan beklentileri giderek sönmeye başladı. Sendikalar günlük rutin işler yapan geleneksel sendikalara dönüşmeye başladı. Her rutin faaliyet, “devlet dairesi” işleyişine ve sendikalarımızda da bürokrasinin oluşmaya başlamasına; yani kırtasiyeciliğin ve tepeden karar alma tarzının yaygınlaşmasına yol açtı.

Mücadeleyi “tepeden karar al, yayın çıkart” biçimine indirgeyen; başkanlar kurullarını işlevsiz ve yararsız seremoniye dönüştüren yönetim kadroları oluştu. Bu durum giderek sendikanın tabanına ve üye olmayan emekçilere yapancılaşmasına yol açtı.

KESK’in dinamik, fiili ve meşru mücadele hattının kavga içinde oluşan yapısı, zayıfladı. Bu geçişi, kopuşu ve örgütsel zayıflığı algılamamız geç oldu. Bunda her iki dönemin merkez yöneticileri aşağı yukarı aynı siyasetlerden hatta kişilerden oluşması da etkilidir. Kopuşu görmemizi engelleyen bir etken olmuştur.

Her zayıf yapı gibi KESK de bu yeni dönemde (İkinci Dönem), dışarıdan ve içeriden yapılan çeşitli müdahalelere maruz kaldı. Emekçilerin dikkati, kendi sınıfsal sorunlarından, barış taleplerinden, uzun listeler halinde ifade edilen talepler yığınlarına, içi boş gündemlere kaydırıldı. Toplantılarında bayrak asılıp asılmadığı, Atatürk posterinin bulunup bulunmadığı, cumhuriyet mitinglerine sendikanın neden katılmadığı sendika tabanında tartışmaya açıldı. Gündem Konfederasyonu peşinden sürükledi. Anadil talebi genel Kurmayın talimatıyla Eğitim Sen’in kapatılma sebebi sayıldı. Bu saldırı taviz verilerek püskürtülebildi.

Bütün bu süreç bir kısım üyenin istifasına ve KESK’in nicel büyüklük bakımından 3. sıraya düşmesine yol açtı.

Daha da önemli olanı sendika içinde ulusalcı bir söylemin hatırı sayılır bir şekilde kendini hissettirmeye başlamasıdır.

Sendika tabanında örgütlü bulunan siyasal anlayışların gerek Kürt sorununun çözümünde, gerek neoliberal yeniden yapılanma programı karşısında her hangi bir varlık gösterememeleri egemen ideolojinin sendikayı baskılamasına yol açtı. Birinci Dönemin sendikal ve politik ekseni dağıldı. İkinci Dönemin yeni ekseni savunmacı ve ulusalcı bir çizgiyi ortaya çıkardı ve zaten içkin olan bu ideolojik bilinç, yeniden ve cesaretle üretilmeye başlandı.

KESK’i Olağanüstü Kongreye götürerek İkinci Dönemi sonlandıracağını umduğumuz iradenin ortaya çıkabilmesi için, bu gidişe yol açan nedenlerden biri hakkında; sendikalarda Sami Evren-Zübeyde Kılıç ile temsil edilen a politik, çıkarcı, iktidar odaklı bir hizbin öyküsünü kısaca açıklamak istiyoruz.

2007 seçimlerine gidilirken Özgürlük ve Dayanışma Partisi (ÖDP) ve onun alandaki örgütlenmesi olan Devrimci Sendikal Dayanışma’nın (DSD) içindeki tartışma aynı siyasal gelenekten gelen kadrolarının yeniden bölünmesine yol açmıştı. Fakat bu noktada ayrıca vurgulanması gereken bir hususa, bugün KESK’i tahrip eden ekibin evrimine dikkat çekmek gerekir:

İlk olarak şunu kaydedelim: DSD içinde var olan ve aynı zamanda DSD kadrolarında etkili olan bu klik siyasi tartışmalardan bağımsız olarak ÖDP’den ayrılmış ve sonraki süreci de kurgulamıştır. Bu kliğin ayrılması ÖDP’nin çekirdek kadroları içinde yaşanan daha derin ve apolitik bir saflaşmanın ve tasfiyenin sonucudur.

Bu kliğin Ufuk Uras’ın yanında yer alması; parti içinde yaşanan ideolojik farklılaşmaların sonucu değil, onların Ufuk Uras tarafına itilmesinin sonucudur. Bu kliğin, alabildiğine apolitik, alabildiğine pragmatist ve alabildiğine hırçın olmaları ÖDP’den tasfiyelerine yol açmış ama Ufuk Uras hareketinin belirleyeni olmasını engelleyememiştir.

İkinci olarak, 2008 KESK kongreleri sürecine sendika içinde giderek kuvvetlenen ulusalcı eğilimlerle, KESK’i kısa vadede kuruluş ilkeleri etrafında birleştirme ve uzun vadede de değişen üretim süreçlerine uygun bir yeniden yapılanmayı öngören anlayışların saflaşması ile girildi. Bu saflaşmada KESK’in kuruluş ilkelerine göre yeniden yapılanmasını ilke olarak benimseyen ittifak büyük çoğunluk ve destekle yönetimlere geldi. Aslında KESK’e yapılan operasyonları, KESK’in bu yönelimini durdurmak için de yapıldığını görmek gerekir.

Fakat ittifakın ikinci büyük grubu, hem ÖDP’den yeni ayrışmış olmanın verdiği kırılganlıkları taşıyor, hem de yukarıda değindiğimiz kliğin, süreci anlamayan, apolitik, iktidar odaklı, çıkarcı ve pragmatik tutumu ittifakı zaafa uğratıyordu.

Üçüncü olarak, bu kliğin siyaset yapma tarzı ve alışkanlıkları, apolitik tutumu, hem o zamanki adıyla Eşitlikçi ve Özgürlükçü DSD grubunun elini kolunu bağlıyor, hem de ittifak hukukunun, programının uygulanmasını engelliyordu.

Bugün KESK’te yaşananlar, kendi yetkili kurulları tarafından denetlenmeyen, demokratik işleyişi olmayan, sabah kalktığında aklına düşeni yapan, her hangi bir siyasi ilkeye dayanmayan ve genel kurul süreçlerini kişisel hesaplarına indirgeyen bir politika tarzının iflasıdır. Bu tarz pek çok kez çökmesine rağmen hâlâ sendikalarda ve siyasal gruplarda etkinliğini sürdürebilmektedir.

Eşitlikçi-Özgürlükçü DSD içinden çıkan Taban Hareketi, bu gidişatın hiç de iyi olmadığını kendi toplantılarında defalarca izah etse de bu kliğin kendi içinde daha da kenetlenmesine yol açmaktan öteye bir sonuç doğurmadı. Daha da kötüsü, alandan sorumlu siyasi temsilcilere ve Ufuk Uras’a bizzat durumun izah etmeleri de bir işe yaramadı.

Böylece Eşitlikçi ve Özgürlükçü DSD siyasal bir grup olamadı. Bir kliğin emir komutasında bir arkadaş topluluğu olma özelliğini aşamadı. Kendi iç muhalefetini de tasfiye ederek bu özelliklerini daha da pekiştirdi.

KESK Genel Başkanının emniyetin verdiği iftar yemeğine katılması, TEKEL işçileri Ankara’da AKP’ye karşı direnirken, aynı tarihlerde AKP’nin sendikal kolu Memur Sen’in Genel Kuruluna Sami Evren’in icabet etmesi, referandum sürecinde KESK’in ne yapacağı ve ne diyeceği belli olmayan bir görüntü vermesi ve nihayetinde 2010 toplu görüşme sürecinde yok hükmünde görüntü vermesi, 2010 sonbaharında emek mücadelesi adına kayda değer ya da değmez hiçbir faaliyetin olmaması işte sözünü ettiğimiz bu kliğin yönlendirdiği sendikal politikaların sonucudur. Yurtsever Hareketin bugün fark ettiği ve son süreçten sorumlu saydığı kliğin siyasal ve sendikal harekete verdiği zararı 2008’den beri Taban Hareketi tarafından görülmüş ve açıklanmış olan siyasal nedenlerden başkası değildir.

8–9 Ocak 2011’deki Olağanüstü Genel Kurul, İkinci Dönem’e son verecek adımı atmakla işe başlayabilirse, 2011 Olağan Genel Kurul süreci “KESK’i kısa vadede kuruluş ilkeleri etrafında birleştirme ve uzun vadede de değişen üretim süreçlerine uygun bir yeniden yapılanmayı öngören” yeni bir sendikal-politik eksen oluşturulmasına hizmet edebilir ve değişme sadece genel başkan ve yönetim kurulu üyeleriyle sınırlı kalmaz, İkinci Döneme son verip Üçüncü Dönemin açılışını da yapabilir…

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: DSD / KESK /

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.