İbrahim Kaboğlu: “BDP Baskı Yaparsa Yüzde 10 Barajı Düşer”

Sol Defter - 3 Ocak 2011 - Güncel Politika / Türkiye / Ulusal Sorun

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

İbrahim Kaboğlu: “BDP Baskı Yaparsa Yüzde 10 Barajı Düşer”

 

ZEYNEP KURAY/BİRGÜN

Fransa, İspanya-Katalonya, İngiltere-İrlanda vb modelleri araştıran, değerli anayasa hukukçusu Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu, Kürt hareketinin Türkiye’nin demokratikleşmesinde kilit bir rol oynayabileceğini, bu noktada kimlik, dil özgürlüğü gibi hakların yanı sıra, insan hakları, merkeziyetçi devlet yapısının demokratikleştirilmesi, gerçek bir hukuk devleti yaratılması gibi birleştirici mücadeleler etrafında toplanılmasının önemli olduğunu söyledi. Demokratik özerklik Kürt halkının meşru talebi olsa da  şu anda yapılan bu çıkışın sadece AKP’nin eline koz vermeye yaracağına dikkat çeken Kaboğlu, atılacak ilk adımın seçimin yüzde 10 barajının indirilmesini dayatmak olduğunu söyledi. Yerelleşme ve ademi merkeziyetçilik konusunda Fransa modelinin ele alınabileceğini belirten Kaboğlu’yla, demokratik özerk Kürdistan taslağından iki dil çözümüne, bugüne kadar uygulanan katı merkeziyetçi devlet anlayışından 2011 seçimlerine kadar can alıcı meseleleri konuştuk.

-Demokratik Özerklik projesi taslağını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Demokratik Özerklik taslağını tam olarak değerlendirmek için, bir kere taslağı görmek gerekir ama burada bir ön belirsizlik var. Taslak ilk açıklandığı zaman, karar biçiminde açıklandı sonra tepkiler gelince, hayır bu bir karar değildir, bu bir öneridir dendi ve belki de bunu tartışmak için bir malzeme olarak sunduklarını söylediler. Fakat burada ilginç olan, daha önce DTK olsun BDP olsun üç dilde Kürtçe,Türkçe ve İngilizce yayınladıkları kitapçıkta demokratik özerkliği açıklamışlardı. Sundukları o çözüm projesi metninde, demokratik özerklik ve Kürt sorununa ilişkin Türkiye milleti, Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı, Türkiyelilik gibi kendi özgün meclisleri gibi kavramlar vardı. Fakat Diyarbakır’da yaptıkları son basın açıklamasında,o projeyle bağlantılı olmak ile birlikte, o projeden ayrılan birçok yön bulunduğu izlenimi uyandı bende. Demokratik Özerklik projesinde aslında İspanya vari bir rejim önerisi vardı. Fakat bu son açıklamada ise, birincisi geçmişte sundukları proje açısından, ikincisi geleceğe yönelik çelişkili durumlar var. Geçmişte Türkiye 25-26 bölgeye ayrılsın diye bir talep vardı ki, bu Devlet Planlama Teşkilatı’nın da projesiydi; Fransa’da, İtalya’da, İspanya’da olduğu gibi Türkiye’de de bir bölge yönetimi olsun, kimlikler orada ifadesini bulsun, her bölgenin meclisi olsun biçiminde bir yaklaşım vardı. Bunun da uç noktası İspanya modelidir. O bakımdan ne istendiği konusunda bir tartışma zemini de vardı. Nitekim 22-23 Ekim’de Diyarbakır’da Güneydoğu Anadolu Belediyeler Birliği tarafından yapılan Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı Çalıştayı’nda bu konular ele alındı ve tartışıldı. Hatta gelecek toplantıyı uluslararası düzeyde yapacaklarını söylediler ve benden de bu konuda yardım istediler. Ben de bu konuda uzman olan bir Fransız, bir İtalyan, bir de İspanyol buldum. Fakat, daha sonra bu toplantıyı ulusal düzeyde tutacaklarını aktardılar. Demek ki zorlayıcı nedenler vardı. Bunu neden belirttim? Demek ki burada önceden devralınan mirasla, bugün karşılaştığımız durum ve geleceğe dönük olarak izlenecek yol ve yöntem arasında birtakım belirsizlikler var. Bu belirsizlikleri şimdi ben bilgi temelinde koyacağım. Birinci saptamam şudur: Bu hareket ister DTK olsun ister BDP olsun, bugüne kadar öne sürdüğü görüşlerden özellikle ilk çıkışları itibariyle bir kopma gördüm. Kopma çift dillilik açısından değil çünkü, iki dil talebini uzun zamandır yapıyorlardı. Bu talebin birkaç ayağı var: Birinci ayağı yer adlarının iade edilmesi, bir başka ayağı Kürtçe’nin kamusal alanda kullanılabilmesi, üçüncü ayağı da Kürtçe’nin okullarda öğretilmesi, okullarda anadilde eğitim yapılması. Şimdi bu açıdan aslında iki dilliliği tam olarak talep ettiklerini görüyoruz, bu açıdan bilinenin devamı söz konusu.

BUGÜNE KADARKİ SÖYLEMDEN BİR KOPMA SÖZ KONUSU

Kopma dediğim nokta, iki bayrak da değil, o da dillendirilmişti, ama iki vatan, yani Kürdistan ve Türkiye ifadesini ciddi bir kopma olarak görüyorum ve kendi hareketleri açısından bunu en azından benim gördüğüm kadar ilk kez telaffuz ediyorlar. Ortak vatan bugüne kadar Türkiye idi, şimdi Kürdistan ve Türkiye oldu. Bu, bugüne kadarki söylemlerinden kopmadır. Bir Fransız modelinden esinlenme, bir İtalyan modelinden esinlenme, bir İspanyol modelinden esinlenme bakımından da ciddi bir kopmadır, çünkü bütün İspanyolların vatanı diye geçiyor İspanyol Anayasasında. İrlanda modeline bakarsak, o modelden de ayrışan noktalar var. Evet, İrlanda parlamentosunu kurdu ama, Birleşik Krallık büyük bir şemsiye. Biz söylüyoruz ama onlar İngiltere demezler, England demezler, çünkü England dört birimden biridir. O bakımdan da bir kopma olduğunu söyleyebiliriz. Bunlar şu bakımdan önemli, bu önerilen mevcut modellere uygun düşmüyor. Bugüne kadar Kürtler tarafından özellikle şu savunulmuştu: Bizim için önemli olan Misakı Milli sınırlarıdır, biz Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde ve kendi kimliğimizle yaşamak istiyoruz. Burada iki önemli sorun var; bir yönüyle bu Kürdistan-Türkiye biçimindeki ayrım şunu ifade ediyor: Kürdistan Türkiye sınırları dışında daha büyük bir alandır denmek isteniyor, birincisi bu. İkincisi ise, öyle bir ayrım yapınca şu gerçek inkar edilir ya da şu gerçeğin altını doldurmak zorlaşır: Türkiye’deki Kürt nüfusun önemli bir kısmının başta İstanbul, İzmir ve Ankara olmak üzere Türkiye’nin Batı bölgelerinde yaşıyor olmasıdır. Türkiye’nin içersinde Kürt bölgesi olması başka şey, Türkiye Kürdistanı olması başka şey, Kürdistan ve Türkiye diye bir vatan ayrımı yapmak başka bir şey. Mesela İran’a gittiğim zaman, televizyon bas bas bağırıyor Hameney Kürdistan’da diye. Peki, neredeki Kürdistan o? İran’ın Kürdistan’ı. Şimdi biz Türkiye’de Kürdistan diyemiyoruz ama, neyse ki İran’daki Kürtler en azından daha demokratik bir ortamdalar. Fakat ben buradaki sorunsalı şöyle görüyorum, buradaki söylenmeyen şey genel görünüş itibariyle baktığımız zaman, bir Kürdistan vatanı var ve bu vatan Türkiye sınırları dışında da mevcuttur ve bunun uzun vadede hedefi Kürdistan ile Türkiye’yi iki vatan olarak birleştirmektir. Benim ilk izlenimim bu oldu. Kuzey Irak Kürdistanı’nın buna katılması, İran’daki Kürdistan’ın buna katılması, Suriye’nin Kürdistan’ının buna katılması ve Türkiye Kürdistan’ı olarak değil, Kürdistan olarak uzun vadede Türkiye ve Kürdistan ortak vatanını inşa etmek. Nasıl ki Azeriler söylüyor, biz tek milletiz iki ayrı devletiz diye, burada da biz iki ayrı milletiz, Kürtler var, Türkler var ve Kürdistan var, Türkiye var, biz bir ortak vatan kurmak istiyoruz, ortak devlet kurmak istiyoruz, uzun vadeli mesaj bu. İkinci versiyonu, yani içe yönelik olanı ise, bugüne kadar gelen bu demokratik çözüm ya da demokratik özerklik önerisinde, bütün Türkiye’de yerel yönetimler güçlensin önerisi vardı, şimdi ise talep edilen Kürdistan ve Türkiye söylemi farklıdır. Çünkü burada Kürdistan olunca, ister benim söylediğim uzun vadeli iki devletin birleşmesi olsun, isterse Kürt bölgesine özerklik tanınma haliyle olsun, sonradan geri adım atılsa bile ilk çıkış, ilk resim iki vatan, iki ülke, iki devlet havası çıktı. Türkiye bütünlüğünden uzaklaştığımız zaman, yani Fransa’da, İtalya’da, İspanya’da olduğu gibi bölge sisteminden uzaklaştığımız zaman, farklı bir tabloyla karşılaşıyoruz.
İspanya’ya baktığımızda, Katalonya bölgesi yaklaşık 8 milyon nüfusa sahip, ama göç alan bir bölge. Nüfusunun yüzde 20’si dışardan alınan göçten oluşuyor ve bir ay önce yapılan seçimlere ilk kez  katılan yabancı düşmanı, ırkçı parti ilk kez kuruldu. Çünkü bu dışarıdan gelenlerin Katalonya’ya uyum sağlamaması nedeniyle bir tür milliyetçilik doğmuş ve onları reddetme eğilimi var. Ama bunun tam tersine Katalonyalılar yok mu başka yerlerde? Evet var, fakat başka yerlere gidenler daha çok Katalonya iş adamları ve yatırım yapmak amacıyla gidiyorlar. Türklerin Azerbaycan’a, Gürcistan’a gitmeleri gibi. Dolayısıyla oradaki bir Katalonyalının tablosuna baktığımız zaman, bu benim bölgemdir diyor, Madrid’de kendisine mekan aramıyor. Ama şimdi Türkiye’nin durumu demokratik olarak çok farklı. Siz derseniz ki, Katalonya gibi Güneydoğu ayrı bir bölge, özerk bir bölge oldu, Türkiye’nin gerisi aynı üniter kaldı, o zaman bu yaklaşım tarzı İstanbul’daki Kürdün de Kürtçe öğrenmesi yönünde önlemler alınmasını daha baştan gölgeler. Çünkü o zaman milliyetçi bakış açısıyla ‘Sen ayrı bir vatan mı istedin, Kürdistan’ın mı var, o zaman Kürtçeyi Kürdistan’da öğren’ denilecek. Şimdi Londra’da İrlandaca öğrenmeye soyunduğunu varsayalım. Ya da işte Galceyi, İskoççayı Londra’da talep ettiğini varsayalım. Bu mümkün değil, çünkü ben sana kendi bölgeni verdim, parlamento verdim, özerkliği verdim diyor. Büyük Britanya nedir? İngiltere, İskoçya ve Galler. Ama İrlanda’yı da eklediğiniz zaman, United Kingdom, Birleşik Krallık oluyor, dolayısıyla orada dört ayrı ulus, dört bölge Londra şemsiyesi altında birleşiyor. Şimdi burada ise, senin orada dilin var, bayrağın var, sen orada dilini öğreniyorsun, ama böyle bir olanak tanındığına göre İstanbul Adliyesinde tercüman talebine ben yanıt vermek durumunda değilim diyebilirler.

AKP KÜRT SORUNUNDA OY AVCILIĞINDAN BAŞKA BİR ADIM ATMADI
Ama, konuyu tek taraflı eleştirmemek için, demokratik açılım sürecine de bakmak lazım. Demokratik açılım, 1,5 yıl önce ortaya atılan bir proje oldu ve bu süreçte çoğunluk partisi AKP bir tek şeyi başardı, o da bu konuların medyada tartışılması. Bunu başardı ancak, AKP somut bir öneride bulunmadı. Evet, TRT Şeş’in açılması, zaten demokratik açılım paketinin öncesindeydi, önemliydi fakat AKP aradan iki yıl geçmesine rağmen, iki somut öneri bile getirmedi. Evet, bu tartışma ortamı iyi oldu fakat, tartışma ortamı yanında en azından birkaç somut adım atılmalıydı ki bunun bir oy avcılığı olmadığı konusunda ikna olalım ama, burada böyle bir şey yok.
Şimdi haklı olarak Kürtler ve de tabii bütün demokratik  yurttaşlar olarak, sürekli yüzde 10 baraj Türkiye’nin demokratikleşmesinin önündeki en büyük engeldir dedik. Kürt halkı ve BDP ya geçen seçimlerde yaptığı gibi bir tür kanunun etrafından dolanarak meclise bağımsız girecek, sonra partisinde buluşacak; ya da arkadaş ben tıpkı 12 Eylül referandumunu boykot ettiğim gibi bu seçimleri de boykot ediyorum diyecek. Çünkü bir: o Anayasa demokratikleşme adına yapıldı ama paketi açtığımız zaman, demokratikleşme adına hiçbir şey yok, Kürtler adına hiçbir şey yok ve bu bir tuzaktı, o yüzden bunu boykot ettik ve bunda da kısmen başarılı olduk, oysa yüzde 10 barajında bile oynama yok ve biz de seçimi boykot ediyoruz çünkü, esasen bu baraj bizim için koyulmuştur. Biliniyor ki bizim partimiz yüzde 6-7 alıyor ve bu 2-3 milyon oydur, çok büyük bir rakamdır bir ülkede ve 3 milyon oyun bile bile çöp kutusuna gitmesine razıysanız o zaman ben de girmiyorum bu seçime. Girmemeleri durumunda tabii ki Türkiye’nin parlamentosunda alınan oyla temsil farklılaşması bakımından, yani verilen oylarla orada elde edilen temsiller arasında bir ters orantı olacak ve bağlantı katsayısı değişecek; çünkü diyelim ki AKP yüzde 30 aldı yüzde 70 temsil edilecek, bu olacak şey değil elbette.
Bu iç dinamikler açısından önemli; şimdi, 6 ay önceden bunu deklare etmesi, bakın zaman varken yüzde 10 barajını en az 5’e indirin, indirmezseniz biz bugünden itibaren boykot bayrağını çekiyoruz ve 12 Haziran 2011 seçimlerinde bizim partimiz yoktur, bunu kendi  halkımıza, Türkiye kamuoyuna, Avrupa Birliği’ne ilan ediyoruz, hadi BDP’nin olmadığı bir ortamda buyurun girin seçimlere demelidir. Bunu açıkça söylesinler, o zaman AKP düşünür. Birkaç ay önce Mehmet Ali Şahin Meclis Başkanı olarak yüzde 10 barajını telaffuz etti, yanlış anlaşıldım diye geri adım attı, şimdiyse tartışılabilir diyor. Çünkü tehlikeyi gördü. Bu çok önemli bir noktadır. Peki ikinci nokta nedir, demokratik özerkliğe, Kürdistan-Türkiye ortak projesine neden demin eleştirel bir yönde yaklaştım? Çünkü bu öneri uçtur ve uçuktur. Şöyle ki, özellikle çoğunluk partisinin oyalayıcı politikaları karşısında Kürtleri anlamak mümkündür, BDP’lileri anlamak mümkündür, ‘Hayır canımıza tak dedi, artık bu iş yürümüyor’ diye bir çıkış yapmaları anlaşılır bir durumdur, ciddi bir çıkıştır, radikal bir çıkıştır ve bunu anlıyorum. Belki bu çıkış yeni bir tartışma ortamının doğmasını sağlayacaktır, bu bakımdan anlaşılır bir şeydir fakat, acaba bu tür uç, gerçekleşmesi zor çıkışlar mı daha etkili olur, yoksa bütün Türkiye’yi içine çekebilecek, ciddi, demokratik yumruğu masaya vurarak, yüzde 10 barajın olduğu bir seçimde oy potansiyeli yüzde 6-7 olan bir parti olarak, en az 3 milyon oy potansiyeline sahip bir parti olarak bu ortamda girmiyorum seçime demek mi daha etkili olur? “Ben geçmiş seçimlere bağımsız girdim, daha sonra partimle buluştum, ama bu hukuka karşı hileydi, ben bu oyuna gelmeyeceğim, bizi buna mecbur kılmayın; tırnak içersinde Türkiye demokrasisinin ne kadar iki yüzlü olduğunu, sahte olduğunu,muhalifleri yok etmek için, hele hele azınlık olan etnik muhalefeti yok etmek için bu tuzağı AKP’nin 2010 yılında sürdürdüğünü esefle görüyoruz, izliyoruz ve biz bu işte yokuz” desinler, oyunun kuralları değişiverir. Şimdi Kürt tarafı  savunmada. Geçen hafta yapılan açıklamadan sonra, hemen savunmaya geçtiler, yok biz öyle demek istemedik diye. Şimdi bu taktik AKP’nin taktiği, bir şeyi ortaya atarlar sonra hayır biz öyle demedik yanlış anlaşıldı derler. Bence daha tutarlı bir tavırla, hem Türkiye’deki birlikteliğin sağlanması açısından, hem de bütün Türkiyeli demokratların desteğini alması açısından taktik ve stratejinin birlikte götürülmesi çok önemlidir diye düşünüyorum. Şu anda yaptığı AKP’ye koz vermek olmuştur. Dolmabahçe meydanında coplanan ve bebeğini düşüren genç kadının vahim olayından sonra gereksiz olarak SBF’de yumurta yağmuruna tuttukları kişiyi kahraman yaptılar, böylece kendi Anayasacılığını kanal kanal dolaşarak okuttu ve en önemlisi de Dolmabahçe’yi gölgelettirdiler. Oysa Dolmabahçe çok tipiktir, meşrudur, polis orada kanunu ihlal etmiştir, orada hükümet demokratik meşruiyet konusunda büyük bir çelişkiye düşmüştür onu örtecek bir şey olmamalıydı. Şimdi burada da Kürt hareketi, Türkiye’nin öncelikli büyük ayıplarını örtecek adımlar atmak yerine, o ayıpları hep önde tutup ondan sonra aşama aşama önerilerini sunsa daha iyi olabilirdi. Bölgeselleştirme olayı Türkiye’nin çok önemli bir sorunudur ama, Türkiye bütününde bunu savunuyoruz biçimindeki tezleri çok zayıfladı.
 
-Demokratik özerkliği eleştirenler bu projenin bir ‘bölünme’ projesi olduğunu iddia ediyorlar. Ancak ayrımcılığı yaratan bugüne kadarki katı merkezi devlet politikası değil midir?

Türkiye’deki kadar büyük, ama bu kadar katı merkeziyetçi ve demokratik olduğunu iddia eden bir başka devlet modeline rastlamak mümkün değil. Bu bakımdan Türkiye’de Kürtler olmasaydı da yine bu aşırı merkeziyetçi yapı sıkıntı yaratırdı. Çünkü merkeziyetçilik sadece etnik farklılık için bir tehdit değil, etnik farklılıklar üzerinde sallanan bir kılıç değil, merkeziyetçilik aynı zamanda, kamu hizmetleri bakımından, bunların yerlerinin saptanması konusunda da olumsuzdur, çevre konusunda da olumsuzdur. Bugün HES projelerinde bu sıkıntıyı yaşıyoruz. Fransa’da, Paris’te masa başında oturan bir kamu çalışanının 800 kilometre uzağındaki şu vadiyi HES’lerle doldurun diyebileceğini ve ondan sonra orada ellini kolunu sallayarak bunu yapabileceğini düşünebilir misiniz? Madrid’e gidip Katalonya’daki şu dereleri kapatın desin, ya da işte Roma’daki Augusta vadisinde bunu yapın desin, mümkün değil. Bir kere aşırı merkeziyetçilik bizatihi çağdaş yönetimin doğasına aykırıdır, ayrıca Türkiye gibi özellikle Kürt nüfusun yoğun olduğu, etnik farklılıkların bulunduğu ülkelerde artı sakınca doğurmaktadır. Bu soruda tam da Anayasa hukuku ve siyaset biliminin tartıştığı temel noktaya geldiniz. Bazı devletler için üniter devlet birlikte yaşam tarzıdır, bazıları ise sıkışık üniter devletlerle yaşayamazlar ve ayrışmak, biraz yakınlığı gevşetmek isterler.
Farklılığı tanımak, farklılıkları Anayasallaştırmak, kurumsallaştırmak birlikte yaşamanın garantisidir. Bunu İspanya oldukça başarılı bir şekilde yaptı, sonra Birleşik Krallık yaptı. Türkiye bunu henüz yapamadı ve farklılıkları hep bastırdı. Fransa çok direndi ama, François Mitterand 1981 seçimlerinde, seçimleri kazanırsam,cumhurbaşkanı olarak seçilirsem yerel demokrasi ve özgürlükleri tanıyacağım dedi ve bölge sistemi Fransa’da 1982’de oluşmaya başladı. Avrupa’da iki devlet asimilasyonist olarak ün yapmıştır, o da Fransa ve Türkiye’dir. Fransa bile o kadar merkeziyetçi bakış açısına sahip olduğu halde bölgeciliğe gitmek zorunda kaldı. İşte Breton’larla konuştuğunuz zaman, tıpkı bizde olduğu gibi, Kürt yurttaşların okulda Kürtçeyi değil Türkçeyi zorla konuşturdular diye yakındıkları gibi, orada da okulda disiplin cezalarıyla hayır Bretonca konuşmayacaksınız sadece Fransızca konuşacaksınız biçiminde bir baskı rejiminden gelindiği halde asimilasyonu giderek azaltmak zorunda kaldılar. Şimdi Türkiye’de devlet yapısı olarak, modelini gözden geçirmesi aslında birlikte yaşamanın bir şartıdır. Burada merkez ile çevre arasındaki ilişkiyi gerçekten gevşetmek lazım.En azından Fransa modeli gibi yapmak lazım.

TÜRKİYE MERKEZİYETÇİ ZİHNİYETTEN VAZGEÇMELİ

Şöyle de bir hassas bir denge var Türkiye’de: Şimdi Paris’te biriyle konuştuğun zaman, beş kuşaktan beri Paris’te; ama İstanbul’da konuştuğun zaman, beş kuşağın kaçı İstanbul’da belli değildir, çünkü Türkiye’de nüfus hareketleri ve demografik hareketler çok yoğun. O bakımdan,  Türkiye çözümünü tüm ülke çapında yapmak durumunda. Yoksa kuşkusuz Güneydoğu’ya öncelik tanıyabilir, ama orada tanıdığı hakkı burada tanıması zor olur, o nedenle benim gözümde Türkiye’nin merkeziyetten uzaklaşma, desantralizasyon, ademi merkeziyet ihtiyacı var. Bakın yerelleşme demiyorum, çünkü yerelleşme daha dar bir kavramdır, daha çok belediyelerdir, il özel idareleridir, köylerdir. Oysa desantralizasyon dediğim zaman, Fransa’daki, İtalya’daki, İspanya’daki bölgeleri de kapsamına alıyor. Türkiye’nin bir ademi merkeziyete ihtiyacı var.Yalnız bu ademi merkeziyetçiliği düşünürken iki viteste hareket etmek lazım. Birinci vites, bütün Türkiye’nin bunun içine girmesi lazım, çünkü düşünün ki 2010’da hala köy idaresi var. Yani bütün Türkiye’ye belediye yönetimini götüremeyen bir ülke, bu büyük bir zaaftır, çöpünü atamıyor, toplanmıyor, bu önemli bir şeydir. Fransa’daki komün yönetimi tüm belediyeleri tüm Fransa’nın kapsamına alıyor. Bütün Türkiye’nin demokrasi ağına alınması çok önemli. İki, bunun yanında Türkiye’yi daha büyük ölçekte bölge ağına getirmek lazım. Bölge ağını kurmak lazım ve burada da hem kamu hizmetlerinin, hem de farklılıkların nefes almasını sağlamak yoluyla birlikte yaşam paktını yeniden kurmak lazım. Birlikte yaşama paktı için ayrı vatanlar aramaya gerek yok. Birlikte yaşama paktını biz içeriden, Türkiye Cumhuriyeti’ni yeniden inşa etmek suretiyle, yani devletin yapısını yeniden biçimlendirerek oluşturursak, o zaman, zenginlikler ortaya çıkar. Herkes kendi bölgesinin kimliğini savunabilir, geliştirebilir, ama bu, ayrı bir ülke kurma biçiminde değil, bu ülkede bir bütün olarak hak ve özgürlüklerle demokratik bir yönetim kurmak amacıyla yapılabilir. Ama uzun vadede bütün Kürtler buna katılmak istiyor denirse, eğer refahı, özgürlüğü, demokrasiyi burada görüyorlarsa buna hiçbir devlet kapısını kapatamaz. Kapsayıcı  yurttaşlık çok önemlidir, Türkiye yurttaşlığı önemlidir, yurttaşlıkta etnisiteye gönderme yapmamak lazım; Türk yurttaşlığı olmaz, Türkiye yurttaşlığını kabul etmek gerek. İkinci aşama ise, Türkiye’nin merkeziyetçilikten uzaklaşması gerekir ve farklı kimlikler, farklı bölgesel kimlikler de ortaya çıkabilmeli. Üçüncü aşama ise, en önemli aşama, o da dil konusudur. Dil konusunda da kuşkusuz anadilin öğrenilmesi, anadilde eğitim biçimindeki tartışmanın farkındayım. Ama orada herkese tercih yapmak özgürlüğü verilmeli, kimsenin kimseyi zorlamayacağı bir farklı dil eğitim politikası geliştirilmelidir.

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: BDP / Kürt sorunu /

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.