Şükrü Argın: “Soldaki Yarılma: Yumurta Bir Tarafta, Süt ve Bal Diğer Tarafta”

Sol Defter - 7 Ocak 2011 - Güncel Politika / Teorik Tartışmalar / Türkiye / Türkiye Solu

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

Mesele

 

Soldaki Yarılma: Yumurta Bir Tarafta, Süt ve Bal Diğer Tarafta

Şükrü Argın

Uzun süreden beri devam eden ve malum referandum süreciyle birlikte iyice çığrından çıkan asimetrik laf ifradından bunaldıkça, Ulus Baker’in kitaplarına kapanıp onun soluk soluğa düşünen metinleri eşliğinde aklıma ve ruhuma mukayyet olmaya çalışıyorum. Bu sebeple, nereye gidersem Ulus’un Fragmanlar’ını da yanımda götürüyorum. Fırsat buldukça açıp okuyorum. Rastgele, elim hangi sayfasını açarsa oradan… Bazen bir iki sayfa, bazen bir iki paragraf, bazen de bir iki cümle…

Bu yazıya başlarken de aynısını yaptım ve Fragmanlar’dan şu satırları okudum: “Bir aktarım ve aşındırma mekanizması olarak kapitalizmin eleştirisi mutlak çıkış noktamızdır. (…) Bu eleştiri, ultra-kapitalist koşulların ideolojik-söylemsel ve yaptırımcı önkoşullarını rahatlatmak görevini üstlenen neo-liberalizme yönelecek önce. Ardından, yeni direnç biçimlerinin yaratılmasının önünde engel oluşturan klasik ‘sol’ anlayışları, güçsüz fikriyatı hedef alacak.”

Soldaki yarılmayla ilgili tartışmaların cangılında ilerlerken, yolumuzu yitirmemek için gerekli olan ‘dört boyutlu’ krokiyi mükemmel bir biçimde ortaya koyuyor bu satırlar.

Bir: Her halükârda kapitalizmi karşımıza alacağız. İki: Önce bu ultra-kapitalist sistemin savunusunu üstlenen neo-liberal zihniyetin üzerine gideceğiz. Üç: Bu doğrultuda ilerlerken, klasik ‘sol’ anlayışların önümüze çıkardığı engelleri aşacağız. Başka bir deyişle, bizim (kapitalizm karşıtları) mücadele etmemiz gereken zihniyetlerden biri karşımızda (neo-liberaller) diğeri de yanımızda (klasik ‘sol’un ‘güçsüz fikriyat’ı). Ve nihayet Dört: [U]ltra-kapitalizm koşullarında ‘ekonomik’ ile ‘siyasal’ ve hatta ‘kültürel’, ‘sosyal’ arasında hiçbir anlamlı ayrım yapamayacağımızı; yapmamızın hiçbir anlamı olmadığını asla aklımızdan çıkarmayacağız.

Ulus’un yukarıdaki satırlarda açıkça ifade etmediği ve zaten ifade etmeyi gerektirmeyecek denli açık olan bu uyarısı şüphesiz en önemli noktaya işaret ediyor. Bunu attığımız her adımda tekrar tekrar göreceğiz.

Bu ‘kroki’ ultra-kapitalist sistemle sadece Türkiye’de değil, küresel ölçekte mücadelede de bir hayli işe yarar görünüyor. Ancak Türkiye söz konusu olduğunda sanırım bir-iki kayıt düşmek gerek. Özellikle de o son önemli uyarı sebebiyle…

Birincisi, burada karşımızda güçlü bir neo-liberal ‘fikriyat’ yok. Biliyoruz, Türkiye’de dün de bugün de kendisine en az temsilci bulan fikir -ne yazık ki- liberalizmdir ve doğal olarak neo-liberal fikriyatı alenen savunan şahsiyetler de parmakla sayılacak denli azdır ülkemizde.

Bu sebeple, Türkiye’de şu an karşımızda duran -bilinçli ya da kendiliğinden- neo-liberal ideologların büyük bir kısmı yanımızdaki ‘klasik solcular’ arasından devşirilmiştir. Dünyada, neo-liberal küresel kapitalizmin yerel normalleşme sürecinin büyük ölçüde ‘solcular’ arası vahşi bir ‘iç savaş’ biçimine büründüğü başka bir ülke var mıdır, bilmiyorum. Ama Türkiye’de süreç -ne yazık ki- bu minvalde seyrediyor.

Neden? Bu sorunun yanıtı sanırım büyük ölçüde şu ikinci kayıtla ilgili: Türkiye’de “ultra-kapitalist koşulların ideolojik-söylemsel ve yaptırımcı önkoşullarını rahatlatmak görevini üstlenen”lerin büyük çoğunluğu; ‘klasik sol’ gelenekten gelen ve/veya nihayetinde kendilerini bu gelenekten şu ya da bu şekilde kurtarmış olduklarını iddia eden kişiler, neo-liberal realiteyi değil de liberal idealleri savundukları kanaatindedirler ve bıkıp usanmadan bu kanaati dile getirmektedirler.

Yukarıda ‘bilinçli’ ve ‘kendiliğinden’ ideologlardan söz etmemizin sebebi buydu. ‘Bilinçli ideologlar’ artık ‘solcu’ olmadıklarını gönül rahatlığıyla ilan ediyorlar. Ancak diğerleri hâlâ ‘solcu’ oldukları kanaatindeler; elbette artık bambaşka anlamda bir solcu olduklarını, en azından böyle olmak istediklerini dile getiriyorlar.

Ben bu ‘yeni solculuk’ iddiasının ciddiye alınması gerektiğini düşünüyorum. Aşağıda bu düşüncemi açmaya çalışacağım; ancak şu an, bu iddia sahiplerinin aslında solculuğun o malum ‘klasik’ haleti ruhiyesinden pek kurtulamadıklarını; şimdi elbette bambaşka bir yer ve konumda, bambaşka niyet ve arzularla, ancak hemen hemen aynı fikri refleksle hareket ettiklerini ileri süreceğim. Karşımızda -deyim yerindeyse- bir ‘neo-klasik’ solculuk tarzı var.

Yukarıda işaret etmiş olduğumuz ‘iç savaş’ın ‘vahşi’liği de sanırım bundan kaynaklanıyor. Taraflar hemen hemen aynı ‘güçsüz fikriyat’ın kavramsal cephaneliğine başvurarak birbirlerine saldırıyorlar çünkü. ‘Klasik solcular’ arasında orduyu ‘ulusal kurtuluş’ davasının parçası olarak görenler var; ‘neo-klasik solcular’ arasında da ‘burjuva devrimi’ni tamamlamaya çalışan bir ‘otantik burjuvazi’den söz edenler…

‘Ulusal’ ya da ‘otantik’, ne fark eder; kavramlar aynı, sadece başka yerlere işaret ediyorlar. Nihayetinde her iki tarafta da bir ‘milli cephe’ fikriyatı egemen; elbette cepheler farklı: Bir taraf ‘yeniden kurtuluş’ savaşı başlatma peşinde; diğeriyse nihayetine muradına erecek olan ‘burjuva devrimi’nin kerevetine çıkma derdinde.

Peki, bu ‘iç savaş’ta (artık her kim isek) biz ne yapacağız? Yanıt bence açık. ‘Kroki’ elimizde; nirengi noktamız belli: anti-kapitalizm. İzleyeceğimiz strateji bu. Peki ama, neo-liberal ideologlar ile ‘güçsüz fikriyat’ sahibi klasik solcular arası savaşta izleyeceğimiz taktik ne olacak?

Bence bu sorunun yanıtı da açık. Yanımızdaki klasik sol fikriyatın sıfatını ‘fakir’ olarak okuyup, onlara yönelik gardımızı şimdilik düşüreceğiz ve öncelikle neo-liberalizmin bilinçli ve/veya kendiliğinden ideologlarına yükleneceğiz. Strateji de bunu gerektiriyor ve bu ‘önceliğin’ altını Ulus da zaten dikkatle çizmişti.

Elbette ‘kendiliğinden’ sözüyle neyi kastettiğimizi de açıklamalız. Bence bu da gayet net biçimde ortaya konabilir: Fikirlerinizi ve onların siyasal/ideolojik etkilerini, sahip olunan niyetlerden çok işgal edilen toplumsal yerler, konumlar belirliyorsa, bu fikirlerin ‘kendiliğinden’ olduğu söylenebilir. O halde, Marx’ın ünlü sözünü ters yüz ederek devam edebiliriz.

“Bir Sarayda Bir Kulübedekinden Farklı Düşünülür”

Referandum sürecinin Türkiye’de solda çoktan beri varlığını hissettiren derin ve kritik bir fay hattını tetiklediğinden söz etmiştik. Sanki öncesinde birleşmiş, bütünleşmiş yekvücut bir sol bünye varmış gibi, şimdi kalkıp bölünmeden söz etmek abesle iştigal gibi gelebilir. Ama öyle değildir.

Tamam, Türkiye’de solun tarihi hemen her zaman bölünmenin, parçalanmanın tarihi oldu, biliyoruz. Ancak bu kez durum bir hayli farklı. Şu an karşı karşıya olduğumuz; daha doğrusu, kendimizi içinde bulduğumuz yarılma gerçekten bambaşka. Aşinası olduğumuz sekter, fraksiyonel parçalanmadan farklı bir süreç devrede.

Kelimenin tam anlamıyla sınıfsal bir yarılma yaşanıyor bugün. Neo-liberal küresel kapitalizmin tetikleyip çatallandırdığı sınıfsal yarılma süreci, solun içinde de yolunu buldu, onun içine de işledi nihayetinde. Yumurta ile bal-süt karşıtlığından söz etmemizin sebebi de bu. Artık solun da yoksulu ve zengini var. …

***

Şükrü Argın’ın hayli uzun olan bu yazısının tamamı, Mesele dergisinin bugünlerde yayınlanan Ocak 2011 tarihli 49. sayısından okunabilir.

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: sosyalist sol /

Comments

  1. bekir tarık diyor ki:

    yazı çok uzun da sizin sayfaların sütun/cm sıkıntısı mı var? Bırakın, aşağı doğru uzasın gitsin. Güzel güzel okurken, üstelik en heyecanlı yerinde, böyle kesmek caiz midir?

    Mesele’yi seviyoruz, alacağız elbette ama bu saatte, bu gariban semtinde hangi kitapçıda bulunur ki… Devamı birazdan, diye anons edin bundan böyle yazıları, eleştiriyorum.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.