100 Kitap Çevirdim Ama İngilizce Konuşamam

Sol Defter- Haber - 11 Ocak 2011 - Edebiyat/Sanat / Türkiye Solu

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

Müjgan HALİS – SABAH Pazar

http://www.sabah.com.tr/Pazar/2011/01/09/100_kitap_cevirdim_ama_ingilizce_konusamam

09.01.2011

1960’ların dâhi çocuğu, 70’lerin devrimcisi, 80’lerin müebbetlik mahkumu. Osman Akınhay, cezaevinde öğrendiği ve hiçbir zaman iyi konuşamadığı İngilizcesiyle 100 kitap çevirdi

Osman Akınhay’ı hepimiz adıyla özdeş yayınevinden, Agora Kitaplığı’ndan tanıyoruz. Türkiye’nin en önemli çevirmenlerinden biri olduğunu ise ancak yayın dünyasında olanlar biliyor. Evet, Osman Akınhay tamı tamına 100 kitabı Türkçeye kazandırmış bir çeviri emekçisi. Arundhati Roy’un Türkiye konuşmalarının toplandığı Çekirgeleri Dinlemek, onun 100. çevirisi. 1960’ta İzmir’de doğan Akınhay’ın çocukluğundan başlayarak ‘farklı’ bir yaşamı var. Çocukluğu, Özel İdare memuru babasının işi nedeniyle Ege’nin çeşitli kasabalarında geçmiş. Beş yaşında okumayazmayı ve aritmetiği öğrenmiş. Dönemin ‘dâhi çocuk’larından biri. Yapılan zeka testlerinde 150 üzerinden 148 puan alıp Amerikan bilim okullarından davet bile almış. Amerika’ya ailesinin koşulları nedeniyle gidemese de, o günkü gazetelerde boy boy fotoğrafları yayımlanmış. ‘Dâhi çocuk’un hayatının akışı 15’inde İzmir’deki Elhamra Tiyatrosu’nda Gorki’nin Ana‘sını izledikten sonra başka bir yola girmiş: Devrimci olmuş. Kendisini hâlâ ‘sosyalist’ olarak tanımlaması 15 yaşına dayanıyor: “Hiç unutmam, Ana’yı Meral Niron oynuyordu. Bizim o yaşlarımızda devrimler çağı sona ermemişti, hatta üçüncü dünyadan tüm dünyaya dalga dalga yayılan bir umut atmosferinin içindeydik.” O umut atmosferiyle girmiş Ankara’daki Mülkiye’ye. Bir süre sonra kendisini TKP’li olarak adlandırmaya başlamış Osman Akınhay. İngilizcesi ise lise düzeyinde kalmış. Hatta fakültede İngilizceden muaf olmak için ODTÜ’lü bir arkadaşını yerine muafiyet sınavına sokmuş ve bu ‘dert’ten tamamıyla kurtulduğunu düşünmüş. Ta ki 1980’in temmuz ayında bir kuyumcu soygununa katıldığı iddiasıyla tutuklanıp Mamak’a kapatılana kadar.

ÖLDÜ SANILARAK MORGA ATILDI
Ama Mamak’a geçmeden önce Akınhay’ın TKP’nin bölünmesiyle başlayan ve onu bir morgun kapısına kadar götüren heyecanlı yaşamına bakalım. Sözü Akınhay’a verelim: “1979 yaz sonunda ODTÜ’nün açılış töreninde çok ünlü bir eylem yapıldı, hatta bu eylem daha sonra darbenin gerekçeleri arasındaki eylemlerden biri oldu. İstiklal Marşı okunurken yere oturuldu, marş bitince de kalkıldı Enternasyonal söylendi. Bu olay gazetelerde sekiz sütuna manşet olarak yer aldı, epey bir yankı buldu, hatta bu olayın da etkisiyle TKP ikiye bölündü. Ben TKP İşçinin Sesi tarafında, yani eylemi savunan tarafta yer aldım. Sert bir ayrılıktı, aramızda silahlı çatışma olmadı, ama epey bir dalaştık. Bir gün 20 kadar eski yoldaşım tarafından demir çubuklarla dövüldüm ve öldü sanılarak morga teslim edildim. Yaşadığım anlaşılınca da bir ay kadar hastanede kaldım. Beyin travması geçirmiştim, iki kulak zarım patlamıştı, kafamda 20’yi aşkın dikiş vardı.” Onun hâlâ ‘mücadelenin içinde’ bir olay olarak nitelediği ve artık affettiği bu olaydan bir yıl sonra ise Mamak günleri başlıyor. Mamak’ın ünlü komutanı Raci Tetik’in atandığı, ancak henüz tutukluların tabiriyle Mamak’ın ‘lale devri’ni yaşadığı o günlerin ve sonra darbe provasının ilk tanıklarından Akınhay: “Mamak’ta 12 Eylül 15 gün önceden başladı, neredeyse bütün koğuşlara operasyonlar yapıldı. İçimizden bir kişi öldü, 10’umuz ağır yaralandık.” 11 Eylül 1980’i 12 Eylül 1980 sabahına bağlayan o geceyi ise şöyle anımsıyor: “Sabah hoparlörden önce tiz bir ses yükseldi, ardından Evren’in sesinden MGK bildirisi okunmaya başladı. Bütün koğuşta müthiş bir sessizlik oldu. Ardından 10 dakika içerisinde üç çöp varili kağıt yırtılmış durumdaydı, buna nüfus cüzdanları da dahildi. Saat 08.00’de Raci Tetik geldi ve tek bir cümle kurdu: ‘Biz geldik kim kimi s.kerse’ dedi ve gitti. Ondan sonra hunharca bir dönem başladı, ardından ülkücülerle karıştır-barıştır dönemi.”

MAÇ ARASINDA ÇEVİRİ YAPTI
Bu arada Osman Akınhay, idamla yargılandığı davadan müebbet hapis cezası alır ve bir yandan hayatta kalmaya çalışırken bir yandan da zihinsel olarak bir şeyler üretmek için İngilizce öğrenmeye karar verir: “19 yılı İngilizceyi iyi öğrenerek geçirmeye karar verdim. İngilizce konuşmadan, gözümle gördüğümü anlama yöntemiyle İngilizce öğrenmeye yöneldim. Grameri bitirmeden İngilizce kitap okumaya başlamıştım. Yöntemim herhalde orijinaldi, çünkü göz hafızasına dayanıyordu. 1984’e kadar böyle sürdü.” 1986’da sevk edildiği Çanakkale Cezaevi ise askerlerin yönettiği Mamak’tan nispeten daha rahattır, 1986’da artık çeviri yapmak için bir özgüven biriktirmiş durumdadır. O dönemde içinde bulunduğu örgütten ayrılması da boş zamanlarının daha fazla artmasına yol açar: ” Çevirdiği ilk kitap Lenin’in Emperyalist Ekonomi‘sidir ve elle, satır satır yazarak çevirir. Ancak yayımlanan ilk çevirisi Edward H. Carr’ın Milliyetçilik ve Ötesi adlı kitabı olur. Daha sonra hep iyi yazarlardan kitaplar çevirir; Susan Sontag, Tarık Ali, John Berger gibi: “O sırada yazar Öner Yağcı da Çanakkale Cezaevi’ndeydi ve sadece onda daktilo vardı, roman yazıyordu. Altı-yedi yaşımdan beri daktilo kullanmayı bildiğim ve çok sevdiğim için ona imreniyordum.” Ailesinden bir daktilo ister: “Çeviri yapmak ayrı bir heyecandı, zihinsel üretimin bir parçasıydı. O ilk kitabı sekiz defa yeniden yazdım. Ragıp Zarakolu’na gönderdim. O da bana Kapitalist Devlet diye yeni bir kitap gönderdi çevirmem için. Çevirdim. Bir süre sonra Kapitalist Devlet Belge Yayınları’ndan, Milliyetçilik ve Sonrası İletişim Yayınları’ndan çıkmıştı. Zarakolu, İletişim’in ‘biz basalım’ talebini hiç çekinmeden olumlu yanıtlamıştı ve bu tavır günümüzde yayınevleri arasındaki rekabet için de kulağa küpe bir anekdottur.” Akınhay’ın çeviri işi, 1986’dan tahliye olduğu 1991 yılına kadar hummalı bir şekilde sürer ve cezaevinde tam 20 kitap çevirisine imza atar. Aralarında İletişim, Metis, Koral ve Pencere’nin de bulunduğu birçok yayınevi için kitaplar çevirir. Çeviri onun için o kadar benimsediği bir işe dönüşür ki bunu ‘manyak taraflarımdan biri’ diye tarif ediyor: “Hapishanede futbol maçı yapılırdı, ben devre arasında merdiven altına oturur bir iki sayfa çevirir, maça geri dönerdim.” Ancak çok şaşıracaksınız, 100. çeviri kitabına imza atan Osman Akınhay, İngilizceyi konuşamıyor, hatta İngiltere’ye gittiğinde, fuarları ziyaret ettiğinde yanında mutlaka bir çevirmene ihtiyaç duyuyor. Bunu ise şöyle açıklıyor kendi cümleleriyle: “İngiltere’ye gidiyorum, gözümle gördüğüm her yer sanki bizim mahalle gibi, fakat kulak olmadığı için acayip çuvallıyorum. Çünkü sadece gözümün gördüğü şeyi öğreniyorum.”

Yayınevi günleri
Osman Akınhay, yasalarda yapılan düzenlemelerle 1991’de tahliye olur ve İstanbul’a yerleşir. İçeride zihinsel üretim niyetiyle başladığı, öğrendiği, konuşamadığı İngilizce ve çevirdiği kitaplar ona yayın dünyasının kapılarını açar. Ancak çeviriden kazanılan para hayatı idame etmek için yeterli olmayınca tek bildiği işi yapar. Kitap dünyasından kopmaz ve yayıncılığa başlar fakat batması uzun sürmez. 2003’te yeniden kendi yayınevi Agora Kitaplığı’nı kurar. Agora’nın yayın çizgisini ‘yayın hayatına soldan müdahale etmek için çaba harcamak’ olarak niteliyor. Yayınevi dışında Mesele dergisi ve Mesele Kitabevi’yle de fark yaratan bir uğraş içinde Osman Akınhay. Dergide farklı, politik misyonu da olan bir kitap yayıncılığı yapmaya çalışıyor, kitabevinde ise daha çok Türkçe ve çeşitli yabancı dillerde yayımlanmış ikinci el kitapları okuyucuyla buluşturmak için çabalıyor. Şimdiye kadar çevirdiği 40 kitabı Agora çatısı altına taşımayı başaran Akınhay, bundan sonra da Türkiye’nin kültürel hayatında çevirileriyle, yayımladığı kitaplarla ve yeni yeni fikirlerle var olmayı bir yaşam sebebi olarak görüyor bir solcu olarak.

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: Agora Kitaplığı / Mesele Dergisi / Osman Akınhay /

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.