Aslolan, Kürtlerin Siyasi Statüsüdür

Sırrı Süreyya Önder - 11 Ocak 2011 - Güncel Politika / Türkiye / Türkiye Solu / Ulusal Sorun

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

– Günlük gazetesi

Sırrı Süreyya Önder’le Söyleşi:

Aslolan, Kürtlerin Siyasi Statüsüdür

İnci Hekimoğlu

Sırrı Süreyya Önder, yönetmen, senarist, oyuncu, yazar ve 12 Eylül mağdurlarından. Yaşamının 7 yılını hapiste geçirdi, neredeyse tümünü ise zor koşullarda. Yani o bir ‘salon sosyalisti’ değil. Bugün bol ödüllü, başarılı ve ünlü biri ama emekçiyi de iyi tanıyor, yoksulluğu da. Ve tabii sistemi, sistemin yargısını ve hukukunu da…      

Ezilenlerden, dışlananlardan ve yoksul halk kitlelerinden yana duruşunu yalnız filmlerinde değil, Radikal’deki yazılarında da aynı ustalıkla yansıtışı kısa sürede yeni bir hayran kitlesi oluşturdu. Kürt meselesi, demokratikleşme ve hükümete ilişkin yazıları ise entelektüel çevrelerde sıkça polemik konusu oldu.

“Sanatçı, emekçi, aydın, eski hükümlü” gibi farklı sıfatların hepsini bir arada taşıyan Sırrı Süreyya Önder’e “Demokratik Özerklik”in etrafında yoğunlaşan tartışmaların ortaya çıkardığı Türkiye manzarasını sorduk.   

– Bir yandan ‘demokratikleşme’, ‘askeri vesayet’, ‘bireysel hak ve özgürlük’ gibi kavramlar hiç olmadığı kadar kullanılırken öte yandan da ‘tek dil, tek bayrak, tek vatan’ sloganının siyasi ve askeri güç odaklarınca yükseltilmesi arasındaki çelişkiyi nasıl yorumlamak gerekir?

Şunu akılda tutamadığımız sürece bu durumu doğru yorumlayamayız: Bugün ülkede demokratikleşme adına gelinen her noktada Kürt Siyasal Hareketi’nin mührü vardır. Kürt meselesinde devlet tarafından denenmedik argüman kalmamıştır. Asırlardır süren inkar politikasını genetik bir miras gibi taşıyan iktidar sahipleri, gelinen noktada “yönetemez” duruma gelmişlerdir. Marksist literatürde “Devrimci Durum” denilen bir zamandan geçiyoruz. Devlet dediğimiz mekanizma, aynı zamanda bir hakim sınıflar ittifakıdır. Bu yapı çatlamıştır, duyulan değişik sesler bu çatlağın sesleridir. Süreç boyunca da duyulmaya devam edilecektir.

– Devlet içindeki yarılmada Kürt meselesinin yeri ne?  

Belki varılan nokta dengedir fakat biri daha baskındır. Hesaba katılması gereken Kemalist bir gelenekten bahsedebiliriz. Her türlü sınıfsal tabirin dışında bir yere oturtarak, kısmen ordunun da içinde olduğu bir Kemalist blok var. Bu ülke post-Kemalist duruma geçmiş vaziyette. Sadece adının konması gerekir, bunun belirtileri de çoğu sembolik de olsa askere yapılan operasyonlar, yaş yetkilerinin tırpanlanması, MGK’nin bir güç odağı olarak zayıflatılması v.s.

– Post-Kemalist süreç ve devlet içindeki yarılma demokratikleşme sürecini nasıl etkiler?

Böyle bir eyleyişi, demokrasiyi önceleyerek yürütebilmeleri eşyanın tabiatına aykırı. Çünkü bu konuda çok büyük çifte standartlara sahip olduklarını yeterince ispatladılar. Bunun en önemli iki göstergesi var. Birincisi seçim barajı; sanırım ellerinden gelse barajı yüzde 15’e çıkartacaklar. İkincisi daha konjonktürel. Bu ülke ara verilmiş bir savaş halinde. Devletin işlediği suçlar artık çuvala sığmaz olmuş. Bunu aşmanın tek bir yolu var; eğer demokrasiyi baz alan biriyseniz hakikat komisyonları kuracaksınız. Ama buna dönük hiçbir çaba yok, çünkü devlet topyekün öyle bir mekanizma kurmuş ki; suça herkesi ortak etmişler. Onun için bunu göze alamıyorlar. Bu talep, Kürt Siyasal Hareketi’nin de solun da vazgeçilmez taleplerinden biri olmalı, unutturmamalı. Kamuoyunu ikna etmenin, suçun nerelerde nasıl bir şekle büründüğünü göstermenin tek yolu hakikat komisyonlarıdır.

– Demokratik Özerklik doğru anlatılabildi mi?

 Şüphesiz tek taraflı bir irade beyanı ve tüm Türkiye’yi kapsayan bir modelleme olarak anlaşılmalı. Bundan önceki önermelerin hepsi kabız. İlk defa Kürt Siyasal Hareketi böyle yaşamsal dönüşüm yaratacak öneriyle geldi. Bu öneri bundan daha fazla anlatılmayı hak eden bir içeriğe sahip. Bir kere başlık böyle bir önemi hak ediyor. Eksik olan yanı; bunun Kastamonu’daki yoksul köylüye, Konya’daki esnafa, İzmit’teki işçiye ne getireceğini anlatmak gerektiği. Bu önemli bir eksikti. Diğer bir eksiklik ise belediyelerde bir modelleme yapılabilirdi. Bunu söylerken empati yoksunu değilim. Güçlüklerin ve engellerin farkındayım. Muhtemelen bizim farkında olduğumuzdan daha fazla engel ve güçlük olabilir. Ama tarihsel dönüşüm hep büyük siyasal zekaların devreye girmesiyle olagelen bir iştir.

– Yani?

Kürtler özellikle yerel yönetimlerde bu siyasal zekayı göstermekle mükellefler. Çünkü Kürtler bu potansiyele sahip. Böyle bir toplumsal irade ve taban var. Bir model yaratmak çoğu zaman bir taslaktan ve programdan daha etkilidir. Viranşehir’de, Mutki’de, Beytüşşebap’ta bu modeli hayata geçirip, eksikleri şunlar, sebebi de şunlar diyebildiği zaman, teorik bir düzlemden çıkıp hayati, güncel ve somut bir zemine otururdu. Meseledeki en önemli nokta statünün belirlenmesi, geri kalan her şey biraz bu başlık altında konuşulabilecek şeyler. Bunun da yeterince dillendirilmediğini düşünüyorum. Kürtler artık bir statü istiyorlar ve bundan geri adım atmayacaklar. Bunu herkesin görmesi lazım.

– Hangi yöntemlerle anlatılabilirdi?

Arama konferansları düzenlenebilir ve bu arama konferanslarında katılımın çeşitliliği sağlanabilir. Meseleye nereden bakarsa baksın bütün sivil toplum örgütlerinin, bütün siyasal eğilimlerin temsilcileri çağrılır. Daha doğrusu katılmaları sağlanır. Bu sorun hep birlikte çözülecek, bunun dışındaki her şey de fakto oluyor. Herkesin katılımıyla en azından belirli konularda asgari mutabakatın sağlanmış olması yarınlarını garanti altına alır. Çünkü de fakto olursa konjonktürel çözümler yaratır. Kalıcı çözüm katılımla sağlanır. İkinci olarak da bu deneyimi yaşamış ülkeler ne diyorlar, onlarla konuşmak lazım.

– Türkiye sol hareketi yeterince katkı veriyor mu?

Solun ve Kürt Siyasal Hareketi’nin ayrışması bana hep kayıp olarak gelir. ‘Sol’ derken çok net bir şekilde sosyalizm tanımlaması içine girenleri kastediyorum. Sosyalist solun entelektüel katkılarının olması gerekli. Çünkü önemli bir birikim var, bu kesimlerin sahip olduğu. Bundan çok büyük bir sinerjinin ortaya çıkacağını düşünüyorum

– Bir yönetim modeli olarak ‘Demokratik Özerklik’ önerisinin karşısına çıkarılan ve ‘tek dil, tek bayrak, tek vatan’ tepkisiyle ifade edilen yönetim modeli arasında sizce nasıl bir farklılık var?

Demokratik Özerkliği konuşuruz. Konuşulmalı da. Üzerinde bir günde anlaşılabilecek ya da bir günde reddiye yapılacak bir süreç değildir bu… Bütün Türkiye’nin meselesidir. Ama “Tek… tek… tek…” diye başlayan kavramı konuşmaya gerek yok çünkü bu anlayış “ein.. ein.. ein..” diye başlayan faşist bir çağrışıma ve tınıya sahiptir. Tekliği öğütleyen bir yapı önermesi hayatın gerçeğinden firar edeli çok oldu. Bütün insanlık vicdanında da mahkum edildi.

– Birkaç yıldır zaman zaman dile getirilen  ‘Demokratik Özerklik’e neden bugün ‘ihanet’, ‘suikast’ gibi ağır tepkiler verildi?

Bunu böyle dile getirenlerin bile buna inanmadığını düşünüyorum. Sorun başka bir yerde aslında. O yer BDP’nin siyaset yapmaya başlamasıdır. “İnkar-İsyan-Bastırma” döngüsü kırılmıştır. Asgari demokrasiye sahip her yerde rahatlıkla tartışılabilecek bir kavram ve önerme bu yüzden büyük bir şaşkınlık ve hazırlıksız yakalanma durumu yaratmıştır. Birçok partinin “yerinden yönetim” programlarında benzer niyet ve vaatler vardır. “Suikast” kavramında, bizzat dile getirenler bile ısrar edemediler. Onun yerine “sürece sabotaj” gibi bir tespite döndüler.

– Bu süreçlerin tartışma zemini yaratması açısından önemi ortadayken, bugün ağır ithamlarla tartışmaların önünü kesmeye çalışmak, parti kapatma tehdidini Demokles’in Kılıcı gibi kullanmak neyin göstergesi?

“Niyet” meselesinde net olmamakla ilgili bir durum. Sistemin kafasında konjonktürün belirlediği bir çözüm var. Bu yoksulların hayrına bir çözüm değil. Bunun dışına çıkabilecek sesleri bastırma girişimidir bu.

– AKP’nin Kürt sorununa ilişkin son dönemdeki tavrı, genel siyasi çizgisinin yansıması mı ve bunda seçim sürecine girilmiş olmasının payı var mı?

Bunun seçim süreciyle sanıldığı kadar alakası yok. Bunu, neo-liberal sistemin kafasındaki “emperyal çözüm modeli”ni hayata geçirme çabası olarak değerlendirmek gerekir diye düşünüyorum. En geniş anlamda bölgenin yoksullarını yok sayan bir modeldir bu.

– ‘Emperyal model’ Kürt sorununa nasıl bir çözüm öngörüyor?

Emperyal modelden kastım şu: Amerika, genel anlamda neo-liberal sistem, Ortadoğu’da epeydir sürdürülen İsrail-İran tahterevallisini sürdüremeyeceğini anladı. Bir tarafta İsrail diğer tarafta İran vardı. Geri kalan herkesi denklemin bir tarafına konuşlandırma ve tercih yaptırtma gibi bir durum vardı. Neo-liberal sistem şöyle bir tercih yaptı: İran ve İsrail’i bir adım geri çekti, Tayyip Erdoğan ve Davutoğlu’nu da bir adım ileri iteledi. Ama bu denklem bir yerinden kırıldı. Bunu kıran da Mavi Marmara hadisesidir. Mavi Marmara hadisesini eğer iktidar, İsrail’in iç sorunu haline getirip, İsrail’deki demokrat kamuoyuyla değiştirebilecek noktaya gelseydi gelişmeler bambaşka bir hal alırdı. Oysa uluslararası bir platforma taşıdılar. İsrail de yenilmemek üzerine kurulmuş kolonyal bir yapıdır. İsrail’in yenilmesi demek Amerika ve İngiltere’nin de yenilmesi anlamına gelmektedir. Böyle olunca sistem sendeledi ama iptal edilmedi. Amerika tahterevalliyi geri çekerken ya da yeni bir faktör sokarken en önemli mesele Kürt meselesi onun için. Bunda da inisiyatifi Barzani’ye vereceğini çok açık bir şekilde belli etti. Bu noktada da Türkiye’yi hami devlet yapmak. Kürt sorununun çözümü dedikleri neo-liberal sistemin çözümü bundan ibaret.

– Peki bu planda Kürtlerin talepleri ne olacak?

Sanmam ki Kürtlerin ulusal onurlarını ve kimlik taleplerini karşılayacak çözümler ortaya çıksın. Neo-liberal sistem için asıl olan sömürü çarkının, yani petrolün güvenliğinin sağlanmasıdır. Bir takım basit şeyleri vermekten çekinmez. Bugün Kuzey Irak’ta Kızılay’ından, MİT’inden, özel harekatından çok Merkez Bankası uzmanı çalışıyor. Kim bunun ne kadar farkında bilmiyorum. Ticaret hacmi 10 milyar dolara yaklaşıyor. Bunun bir kısmı resmi, bir kısmı gayri resmi. Bu hami devlet pozisyonuyla Türk kamuoyuna ‘bakın bölünmediniz tam tersine genişlediniz’ argümanı kullanılacak ve sistem böyle bir eğritileme üzerine kurulu olunca her an Amerika tarafından maniple edilmeye müsait bir hal alacak. Ben bunu Kürt Siyasal Hareketi’nin de gördüğü kanısındayım. Bunu besleyen tez taslaktaki ‘diplomasi’ başlığının altında diğer Kürt topluluklarıyla ilişkilendirmenin tarifleniş şeklidir. Bu bile kamuoyuna yeterince anlatılamamış durumda. Oysa sistemin emperyal bir cila çekip yapmaya çalıştığı, buraları topyekün bir pazara dönüştürerek sisteme göbekten bağlanmasını sağlamak. Bu nedenlerle siyasal zekanın önemi çok büyük.

– Sizce ‘tek dil, tek vatan, tek bayrak’ vurgusu bu denli keskin dile getirilirken, ‘yeni’ bir anayasa nasıl olur?

Halkın ve ezilenlerin iradesiyle yapılmayan hiçbir şey “yeni” olamaz. Egemenlerden, mazlumlara şefaat beklemek, Azrail’den can beklemek gibidir. Azrail’in can dağıttığı da görülmemiştir.

– Halk yeni anayasanın oluşum sürecinde nasıl inisiyatif kullanabilir?

Bir blok, bir cephe oluşturacaklar. Ancak böyle bir güç ve blok oluşturursanız etkili olursunuz. Halkın, ezilenlerin, solcuların, aydınların bir blok oluşturması ve referandum sürecinde ortaya çıkan kavram kargaşasını önleyecek nitelikte dilde, üslupta  netleşmesi gerekir. Bugünden bunu bir seçim manifestosuna dönüştürmek lazım. O zaman sizin kimlerin yanında duracağınızı ve kimlerin de sizin yanınızda duracağını belirleyen bir dil, parametre olacaktır. Yeni anayasadan ne anladığımızı, kimin anayasası olacağını, çalışanlara, yoksullara, Kürtlere, azınlıklara ne getireceğini, neyi talep ettiğimiz çok rahat ortaya koyabiliriz. Halen bizim oluşturduğumuz anayasa metni yok. Bununla başlayabiliriz.

– AKP yeniden seçildiğinde bu kez, başta anayasa olmak üzere demokratikleşmeye ilişkin vaatlerini yerine getirir mi?

Toplumsal muhalefet ve örgütlü siyaset yükselirse bu siyasi tablo kimseye tek başına iktidar garantisi vermeyebilir. Sunulan ve inanmamız beklenen tüm pembe tabloya rağmen TÜİK verilerine göre yoksullaşma önemli ölçüde artmaktadır. Egemenlerin gönlünden geçen model; sonu başkanlık sistemine gidecek olan bir yarı başkanlık sistemidir. Demokratikleşme yolunda atılacak adımlara bel bağlamaktansa örgütlenmek, ilkeler etrafında birleşmek ve barış, eşitlik, temel insan hakları gibi kavramların bel kemiğini oluşturduğu yeni bir manifesto hazırlamak gerekir.

– Hükümeti ‘kibirli ve riyakar’ olarak tanımlıyorsunuz. Bu sıfatları layık bulmanızın nedeni ne?

Bu sadece hükümetle sınırlı bir yaklaşım değil. Çoğulculuk, eşitlik gibi temel kavramlar söz konusu olduğunda hakim yapılar hemen bir kibre bürünüyorlar. Her insanın doğuştan sahip olması gereken temel hakları, sanki verilecek, lütfedilmiş bir inayet gibi görüyorlar. Hem zulme uğrayan insanlarımıza ağlayacaksınız hem de yeni zulümlere beşik sallayacaksınız. Bunun adı da her dilde riyakarlıktır. Lütfetme sanrısı da kibirdir.

– Başbakan sıklıkla BDP’nin tüm Kürtleri temsil etmediğini söylüyor. Hükümet yüzde 10 barajla Türklerin tümünü temsil ediyor mu?

Temsiliyet meselesinde temel ölçüt; temel haklar, kimlik ve statü taleplerine kimin nasıl sahip çıktığıdır. Bu mantık ve perspektifle, mesela Kurtuluş Savaşı’na bakıldığında Kuvvayı Milliye’nin de Türkleri temsil etmediği sonucu çıkar. Çünkü çok küçük bir öncü azınlık hareketi olarak başlamıştır. Dolayısıyla “sayı” ölçüt olarak sayılmayacak tek şeydir.

Diğer siyasal yapılarda yer alan Kürtler bile yukarıdaki olgular söz konusu olduğunda iradesini BDP çizgisine bağlamakta hiçbir beis görmemiştir.

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: AKP / BDP / Birleşik Mücadele / iş cinayeti / Kürt sorunu / sosyalist sol /

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.