Tunus: Devrimlerden Devrim Beğenmek

Foti Benlisoy - 20 Ocak 2011 - Dünya / Güncel Politika / Teorik Tartışmalar

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

Tunus’ta yaşananlar bir “devrim” sayılabilir mi? Bu soruya “hayır” cevabını verenlerin sayısı bir hayli fazla bugünlerde. Elde mezura, Tunus ayaklanmasının kafalardaki “ideal” devrim ya da isyan modellerine uyup uymadığı ölçülüyor sanki. Devrimlerden devrim beğenemiyoruz bir türlü. Tunus’ta yaşananlar, kimilerine göre müesses nizam temsilcilerinden birinin yerini bir diğerine bırakmasından başka bir sonucu olmayan bir “sosyal patlama”, hatta “galeyan”dan ibaret. Devrimin ne olup olmadığına dair bir tartışmanın gazete sayfalarında gerçekleştirilmesi mümkün değil elbette. Zaten aciliyeti olan husus neyin devrim sayılıp sayılamayacağından ziyade Tunus’taki hadiselerin, hele hele biz sosyalistler açısından, ne gibi bir önemi olduğu.

Mesela Birgün gazetesinde İbrahim Varlı, yukarıdaki soruya “hayır” demekle kalmıyor, Tunus’taki süreci Kafkasya’dan Ortadoğu’ya ve Orta Asya’ya son on yılda gündeme gelen “renkli devrimlere” benzetiyor. “Renkli” devrimler, Varlı’nın da isabetle belirttiği üzere, özellikle eski Doğu Bloğu coğrafyasında ABD-AB teşviki hatta kışkırtmasıyla gerçekleşen ve genellikle ülkedeki Rusya yanlısı otoriter iktidarları hedef alan hareketlerdi. Yine Varlı’nın vurguladığı üzere, bir dizi ülkede bu renkli devrimleri, bu sefer Rusya yanlısı kitle hareketlerinin Batı yanlısı otoriter iktidarları devirdiği “karşı” renkli devrimler izlemişti. Açıkçası Tunus’ta yaşananları, yani ABD ve AB’nin desteğine sahip bir diktatörün kendiliğinden bir halk hareketi neticesinde iktidarı bırakmak zorunda kalmasını “renkli devrimlerle” mukayese etmek, “teşbihte hata olmaz” deyişinin sınırlarını bir hayli zorluyor.

Tunus’taki ayaklanmanın “yasemin devrimi” olarak vaftiz edilmesinden hareketle onu Gürcistan ya da Ukrayna ile kıyas etmek kelimenin gerçek anlamında abes. “Yasemin devrimi” kuşkusuz medyatik ve dolayısıyla da bir şeyleri anlatmak-açıklamaktan ziyade içeriksizleştiren bir adlandırma. Oysa Tunus’ta cereyan eden süreci “renkli devrimler” serisinden ayırdeden bir dizi hususiyet söz konusu. Detaylandırmadan hızlıca özetlemeye çalışalım: Ben Ali rejimini deviren olaylar dizisi, “dışarıdan”, yani bölge ülkelerinin ya da emperyalist odakların herhangi bir müdahalesi ya da kışkırtması/teşvikiyle gerçekleşmeyen otantik bir halk ayaklanmasıdır.

ani mesela Tunus örneği, Lübnan’da Hariri suikastı sonrasında ülkedeki Suriye’nin etkisini kıran Batı yanlısı hareketle (“sedir devrimi”) kıyaslanamaz. Ayaklanan halkı ABD, AB, İran, Suriye, Suudi Arabistan vs. yanlısı olarak tasnif etmek ya da yaftalamak neyse ki mümkün değil. “Bölgede” çok uzun zaman sonra ilk defa bir halk hareketi, bir diktatörlük rejimini kendi özgücüyle yıkmış ya da hiç değilse önemli ölçüde geriletmiştir. Bu durum, bölge ülkelerindeki otoriter rejimlere karşı mücadele etmek, direnmek isteyen geniş kitlelere özgüven verecek kritik bir örnektir. Tunus’ta yaşanan devrimin bir “humma” gibi hızla bölge ülkelerine yayılacağı ve otoriter rejimleri bir anda tarumar edeceğini sanmak elbette safdillik olur.

Ancak dikkat: Devrimler-ayaklanmalar gerçekten de “bulaşıcı hastalıklardır”. Cezayir’deki olaylar, Ürdün’den Mısır ve Yemen’e gerçekleşen gösteriler Tunus’taki olayların, 23 yıllık bir diktatörü deviren halk hareketi örneğinin etkisinin daha şimdiden hissedildiğini ortaya koyuyor. Varlı, Tunus’u renki devrimler kategorisine dahil ederken, bu “devrimlerin” karakteristik özelliklerinden birinin “yoksulluğu ve açlığı yaratan liberal ekonomik politikalara dokunmamaları” olduğunu yazıyor. İnsaf. Al Jazeera ya da BBC bile Tunus’taki ayaklanmayı ele alırken ülkedeki ve genel olarak bölgedeki işsizlikten, krizin etkilerinden dem vuruyor. Ayaklanmanın siyasal-toplumsal içeriği, ortada henüz herhangi bir politik program olmasa da kitlelerin kendiliğinden eylemi içerisinde tebarüz ediyor: İşsizliğe, pahalılığa, ücretlerin düşürülmesine, özelleştirmelere, yolsuzluklara karşı tepkiler siyasal demokrasiye dönük taleplerle harmanlanıyor.

Kitleler yozlaşmış Ben Ali rejimine başkaldırırken ayrıca kendi yakıcı taleplerinden (işsizlik, pahalılık vs.) hareketle ülkede uygulanan neoliberal politikalara karşı da itirazlarını dillendiriyor. Bu muazzam toplumsal seferberliğin/ayaklanmanın sosyal adalet talepleri çerçevesinde kitleselleşmesi bütün bölgede neoliberalizmin itibarında şimdiden bir gedik açmıştır. Daha kısa bir süre öncesine kadar IMF, Dünya Bankası vb. tarafından model ülke sayılan Tunus’taki ayaklanma ya da devrimi, Ortadoğu’ya ya da “Şarka” has bir tiranlığın devrilmesi olarak yorumlamak, onun politik muhtevasına dair ciddi bir yanlışa davet çıkaracaktır. İşsiz ve geleceksiz gençliğin ana itici güç olduğu Tunus’taki gelişmeleri, kapitalist kriz sonrası gerçekleşen radikal kitlesel toplumsal seferberlik ve protesto hareketlerinin bir parçası olarak da değerlendirmek gerekiyor.

Radikal gazetesinden Fehim Taştekin, Murat Yetkin ve Koray Çalışkan için Tunus’ta yaşananların “devrim” olarak adlandırılamayacak olmasının esas nedeni, “Eski Rejim” kadrolarının halen iş başında olması, Ben Ali gidince yerini Gannuşi ya da Mebaza gibi eski dostlarının doldurması. Çalışkan’a göre olaylar “Ali’nin yerini Veli’ye” bırakmasından ibaret. Aslında haklılar, pardon, “şimdilik” haklılar. Temel yanlışları devrimi bir seferde olup biten bir hadise olarak görmeleri belki de.

 Bahsettikleri durum, yani kitle seferberliği karşısında muktedirlerin ilk tepkisinin aralarından birilerini feda edip yola öylece devam etmek olması, birçok devrim sürecinin ortak noktasıdır. Bu durumun değişip değişmeyeceğini, devrimin “kesintisiz” bir karakter kazanıp Eski Rejim’i kökten devirip deviremeyeceğini güç dengeleri ve süreç tayin edecektir. Devrim ya da ayaklanmalar, tarihin görülmemiş biçimde hızlandığı, saatlerin günler, günlerin haftalar, belki aylar yoğunluğunda aktığı ucu açık süreçlerdir. Gannuşi’den Mebaza’ya, Obama’dan Sarkozy’ye düzen güçleri Tunus halkını sükûnete davet ediyor bugünlerde. Ayaklananlara sokakları terketmeleri, Ben Ali’nin gidişinin ardından koltukları dolduran akil adamlara itimat etmeleri, evlerine dönmeleri salık veriliyor. “Düzen partisi” ilk şoku atlattıktan sonra hiçbir şey değişmesin diye değişimden bahsediyor, “yasalar çerçevesinde” kontrollü demokratikleşme çağrısında bulunuyor.

Tunus’ta gelişen devrimci sürecin kaderini tayin edecek olan şey de kitlelerin ayaklanmayı kontrol edip, düzen için kabul edilebilir sınırlar dahiline çekip masetmeye dönük bu girişimleri boşa çıkartıp çıkartamayacağıdır. Bu yazı yazılırken Ben Ali yanlılarının yeni hükümette ağırlıklı olarak yer almasının kitlesel protestolarla kınandığı ve bu gösterilerin basıncı altında Gannuşi öncülüğündeki “ulusal mutabakat” hükümetinden Ulusal İşçi Sendikaları Konfederasyonu üyesi dört bakanın çekildiği haberleri geliyordu.

Yani, “Tunus’da düzen hüküm sürüyor” demek için niyeyse birbiriyle yarışan yazarlarımıza nispet yaparcasına mücadele sürüyor. Daha doğru bir deyimle “tarih”, çok sayıda farklı olasılığı o tarihi yaşayan ve yapan insanların önüne koyuyor. Bu olasılıklara dair bugünden kestirimlerde bulunmak elbette mümkün. Ancak donmuş, şabloncu bir yorumlama biçimini, kitabi ve yüzeysel bir “makro” analizciliği, hele hele kitlelerin gerçekten tarih yapar hale geldiği süreçleri anlamak için seferber ettiğimizde, alengirli cümleler kurmakta zorlanmayız belki ama yaşananları anlamakta pek de başarılı olamayız. Ayaklanmaya devrimci bir parti ya da örgütün önderlik etmemesi, ayaklananların açık seçik bir siyasal programa sahip olmaması da kimilerince sürecin “devrimci” niteliğine halel getiren bir olgu.

Koray Çalışkan mesela hızını alamayıp, Tunus’ta yaşananların bir “hareket” olarak bile tanımlanamayacağını, olsa olsa bir “galeyan” sayılması gerektiğini belirtiyor. Yani Çalışkan’a göre hadise bir “kaynama”, “coşma”, “patlama”dan ibaret. Bunun nedeni de ortada; Tunus’ta ayaklanan ve doksanı aşkın kayıp veren halkın “talepleri, örgütlülükleri, çıkar dillendirme mekanizmaları ve stratejileri” olmaması. Anlaşılan Çalışkan’a göre devrime devrim, ayaklanmaya ayaklanma demek için illa dört başı mamur teşkilat kadroları, önderlikler ve stratejiler gerek.

Oysa (demek ki söylemeye gerek var) devrim süreçleri bir partinin ya da liderin talimatıyla başlamaz. O dört başı mamur devrimci stratejiler de masa başında değil de mücadele içerisinde ve olayların zorlaması altında şekillenir. Genelde hiç beklenmedik bir olay, başka zaman olsa dikkat bile çekmeyecek bir hadise tarihin biriktirdiği bütün çelişkileri bir anda, beklenmedik bir biçimde ortaya döker. Herhalde bugün Tunus’ta yaşananları beğenmeyenler ya da önemsemeyenler, bundan yüz yıl önce yaşasalar, 1910’da başlayıp neredeyse on yıllık bir sürece yayılan ve teorisyeni, partisi, öncüsü, programı falanı filanı olmayan Meksika devrimini adi bir eşkıyalık vakası olarak değerlendireceklerdi. Mesele, gazetelerde yazılıp çizilenlerden ibaret değil elbette.

Gerçekten, Tunus’ta yaşanan ayaklanmayı ya da “devrimci” süreci (nasıl adlandırırsak adlandıralım) ne kadar önemsiyoruz? Ortadoğu’dan Avrupa’ya birçok ülkede, genelde Tunus temsilcilikleri önünde, ayaklanan Tunus halkıyla dayanışma eylemleri gerçekleştirildi. Bildiğim kadarıyla Türkiye’de henüz böyle bir dayanışma eylemi düzenlenmiş değil. Bu durum dahi bizde sosyalist solun Tunus’ta yaşananlara verdiği kıymetin derecesini ortaya koyuyor. Türkiye’de sık sık mevcut hükümetin bölgesel bir aktör haline geldiği tespitini yapıyor ya da siyasal İslamcı cenahın Filistin’den Afganistan’ın işgaline bir dizi meseleyi kendi politik görüş ve çıkarları doğrultusunda kullanmasından dert yanıyoruz. Ancak ne hikmetse bölge açısından son yılların en ümitvar ve en “devrimci” gelişmesine angaje olmakta tereddüt ediyor, bir dayanışma eylemi dahi düzenlemekten imtina ediyoruz. Unutmayalım, enternasyonalizm yer kürenin neresinde olursa olsun bu düzene başkaldıranlara karşı duyulan gönüldaşlıktan ibaret değildir; her şeyden önce politik, bu anlamda da “pratik” bir meseledir.

En iyisi, sözü devrimin ne olup olmadığı hususunda hiç şüphesiz bizden daha deneyimli olan Lev Troçki’ye bırakarak bitirelim: “Devrimin incittiği sınıflara mensup avukat ve gazeteciler, bilahare Şubat Devrimi’nin aslında askerlerin ayaklanmasıyla desteklenen bir kadınlar isyanından başka bir şey olmadığını kanıtlamak için az mürekkep harcamadılar. Bazıları devrimi bize bu şekilde sundular. XVI. Louis de, zamanında, Bastille’nin alınmasını bir başkaldırı hadisesi olarak tasavvur etmeye yeltenmişti ve kendisine saygılı bir şekilde bunun bir devrim olduğu izah edilmişti. Bir devrimde kaybetmiş olanlar nadiren onun gerçek adını anmaya eğilimlidirler; çünkü o, çılgına dönmüş gericilerin tüm çabalarına rağmen, insanlığın tarihsel hafızasında eski zincirler ve önyargıların aşılmasının bir taçlanmasına bürünür. Bütün zamanlarda, ayrıcalıklılar ve uşakları, kendilerini tepelemiş olan devrimi, istisnasız biçimde, daha önceki devrimlerden farklı bir şey gibi, bir ayaklanma, bir karışıklık, ya da bir halk isyanı gibi sunmaya çalışmışlardır. Ölmeyip de yaşamaya devam eden sınıfların hayal güçleri hiç de kuvvetli değildir.

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: Ayaklanmalar / Dünya devrimi /

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.