Zafer Yörük: “Devrim Kahire Kapılarına Dayandı: ‘La Vache Qui Rit (Gülen İnek)’ Artık Gülmüyor”

Sol Defter - 8 Şubat 2011 - Dünya / Güncel Politika

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

– jiyan

Çeviren: Burcu Yalçınkaya

Türkiye’nin en büyük mizah yazarı Aziz Nesin, mizahın bir hayatta kalma silahı olduğundan sözetmişti; mizah olmasa kendi tutarsızlıklarının ve toplumsal adaletsizliklerin neden olduğu mutsuzlukla başetmenin kendisi için imkansız olacağını vurgulamıştı. Nesin, isyan etme arzusunu mizahla tazmin ediyordu.

Mısırlı çocukların cumhurbaşkanlarına “gülen inek” dediklerini ilk kez 1991 yılında duydum. O zamanlar Mübarek (sadece) on yıldır iktidardaydı. Bugün, otuz yılın ardından Mübarek hala iktidarda. Sadece cumhurbaşkanının kendisi değil ülkenin bütünü bu otuz yıl boyunca hiç değişmedi. Geçen yıl Mısır devlet televizyonu 50. kuruluş yıl dönümünü şu sloganla kutladı: “Büyük başladık ve büyük kaldık”. Mısır halkı buradaki “büyük” kelimesini “şişman” olarak okuyor ve bunu Mübarek oligarşisinin tarihine uyarlıyorlardı: “Biz (halk) zayıf başladık ve zayıf kaldık” ve muhtemelen “onlar” daha da şişmanladı.

1991’de Mübarek her gece Nile News haber kanalına çıkıyordu. Haberlerde her zaman öncelikle gülen cumhurbaşkanının boş yorumları veriliyor ardından da İkiz Kulelere saldırı ya da Ortadoğu’da yeni bir savaşın başlaması gibi “daha önemsiz” dünya haberlerine geçiliyordu (Robert Fisk, “Egyptians prepare for life after Mubarak –Mısırlılar Mübarek’ten sonraki hayata hazırlanıyor-“ The Independent, 24 Ağustos 2010). Mübarek, 28 Ocak 2011Cuma günü Nile News haber kanalına son kez çıkışında siyasi değişim ve ekonomik reform da dahil olmak üzere bir yığın söz verdi. Ancak bu sözlerin yıllardır verdiği vaatlerden farkı yoktu. Mübarek çok yakın bir zamanda şaka yapmanın hiç de yeri ve zamanı olmadığının farkına varacaktır. Mısır halkı otuz yıldır ilk kez diktatörlerini ciddiye almaya kararlı görünüyor.

Geçen yıl Robert Fisk Kahire’den şunları yazmıştı: “Mısır’daki fakir halk Dickens’ın tasvir ettiği evlerde oturuyor. Onlara reva görülen, TV dizileri, kontrol altına alınmış bir din ve sürekli siyasi bir baskı var. İktidarın sürekli olağanüstü hal durumunda olması dillerini sustururken fakirlik de bu halkın belini büküyor. Kahire’nin dışında korumalı alanlarda yaşayan Mübarek’in bürokratik burjuvazisi için ise tenis ve binicilik kulüpleri, pahalı butikler ve konser performansları mevcut.” (The Independent, 24 Ağustos 2010.) Yirmi yıl önce Kahire’de, İskenderiye’de, Port Said’de, Asvan’da ve Luxor’da gördüklerim de bu yazılanlardan farksızdı. Diktatörü, Mısır mizah anlayışı dolayımıyla bir peynir paketinin üzerindeki gülen ineğe benzetmek, siyasal baskı altında tek hayatta kalma silahıydı; ama şimdi isyan zamanı: Devrim, mizahın sınırlarını zorluyor.

Tunus Cumhurbaşkanı Ben Ali gibi Mübarek de sosyal iletişim ağlarını yasakladı ve hatta cep telefonu şebekelerini kapattı. Bunların isyanı durduracağını ummuştu. Cuma gününden itibaren yüzden fazla isyancı öldürülürken binlercesi de güvenlik güçlerince yaralandı ve sokağa çıkma yasağı ilan edildi. Ama yoksul kitlelerin ve haklarından mahrum edilmiş halkın ansızın zembereğinden boşanmış enerjisi, bütün önlemleri boşa çıkarmaya devam ediyor.

Bundan sonra olacakları bilmek için kahin olmak gerekiyor, ama siyaset bilimin sunduğu araçlar bize tarihsel olarak – Mübarek şakalarıyla birlikte – nelerin sonar ermiş olduğunu gösterebilir.

Öncelikle otuz yıllık Mübarek diktatörlüğü sona ermiştir. Eğer tahtında kalacaksa en azından muhalefetle bazı yetkileri paylaşmak durumunda kalacak. Eğer ki alaşağı edilirse (ki bu daha olası) bu da Mısır’daki yozlaşmış oligarşi rejiminin sonu olacaktır.

İronik olan şu ki, Mübarek rejimi, İngiliz destekli bir oligarşik rejimi toplumsal reform ve modernleşme vaatleriyle devirmiş olan Cemal Abdülnasır’ın devrimci rejiminin devamı. Nasır’ın “Arap sosyalizmi” Ortadoğu’daki birçok ülkeye esin kaynağı olmuştu. Cezayir bağımsızlık savaşının önderi Ahmed Ben Bella koyu bir Nasırcıydı. Abdullah as-Sallal Kuzey Yemen kralını Nasır’ın pan-Arabizm’i adına alaşağı etmiş ve Kaddafi de Libya’da aynısını yapmıştı. Nasır’dan ilham alan diğer Arap milliyetçiliği hareketleri arasında 1963’te Irak ve Suriye’de meydana gelen darbeler de bulunmaktadır.

Nasır’ın programı, ekonomide devletçi modernleşme, iç politikada laiklik ve askeri bürokratik hegemonya, uluslararası arenada Arap milliyetçiliği/pan-Arabizm ve “Bağlantısızlar Hareketi” politikalarından ibaretti.

Pan-Arabizm ideali 1967’deki Altı Gün Savaşı’nda İsrail karşısında uğranılan hezimet sonucunda ağır bir darbe aldı. Bu savaştan sonra, Arap birliği yerine tek tek Arap devletlerinin kendi sınırları dahilinde iktidarı sağlamlaştırma çabaları öne çıkmaya başladı. birlikten çok bölgesel güce odaklandılar. Sovyet bloğunun çöküşü ve ardından iki bloklu dünya düzenin sona erişi, “Bağlantısızlar Hareketi”nin varolma nedenlerini ortadan kaldırdı. Nasır’ın tarım reformu, sanayinin kamulaştırılması ve Helvan ve Asvan barajları gibi büyük kalkınma projeleri çerçevesinde şekillenen ekonomik modernleşme ise ekonomiyi kontrol temelinde bir devlet kapitalisti sınıfın şekillenmesi sonucunu doğurdu. Öte yandan, Nasır’ın siyasal varoluşu, İslamcıların (Müslüman kardeşler) ve komünistlerin sistematik olarak baskı altında tutulmalarına bağlıydı; bu koşullar altında siyasal demokrasinin gelişmesi mümkün değildi.

Kısacası Nasır “iyi” niyetlerle, baskıcı bir diktatörlüğe yozlaşmak için gerekli her türlü potansiyeli içinde barındıran bir bürokratik-otoriter rejim kurmuştu. Nasır’ın ölümüyle iktidarı devralan Enver Sedat, devletçi sistemi gevşeterek kısmi bir ekonomik liberalleşme gerçekleştirdi. Ama siyaset alanında liberalleşme sözkonusu değildi. Bunun yerine ekonomik ve siyasal elitler arasında güçlü bağlar oluştu; böylelikle halk kitleleri siyasal ve ekonomik karar süeçlerinden daha da uzaklaştırıldı. 1981’de başlayan Mübarek dönemiyle birlikte, ekonomik ve siyasal elitler arasındaki çıkar birliğinin bir oligarşi biçiminde zirveye ulaştığı görüldü.

İktidar yozlaşır ve mutlak iktidar mutlaka yozlaşır. Mısır modelinin yozlaşma örneği, Cezayir’den Irak’a kadar Ortadoğu’daki diğer Arap milliyetçisi ve Baasçı yanlısı rejimlerce derhal taklit edildi. Bir zamanlar halk adına tepeden inme gelen “devrimler” birbiri ardına halkın siyasal süreçten sistematik olarak dışlanması temeline dayalı oligarşik diktatörlüklere dönüşüyordu. Bu otoriter yapılar, her şeyden önce ekonomik ve sosyal adaletsizliklerin idamesini güvence altına alıyorlardı., “Devrimlerin” kökenindeki sosyal adalet ve refahın yeniden-dağılımı söylemlerinin yerini, zenginliğin bir mutlu azınlığın ellerinde toplanması yanında nüfusun çoğunluğunun sömürü ve yoksulluğa mahkum edilişi almakta gecimedi.

Mısır hem “tepeden devrimlerin” hem de bu devrimlerin oligarşik diktatörlüklere dönüşerek yozlaşmalarının modeli olduğunu dikkate alırsak, “Cuma Gazabı”nın Mübarek’in şahsi diktatörlüğünün hatta Mısır’da Nasır modelinin sonu olmanın ötesinde Ortadoğu’daki Arap milliyetçiliği temelinde oluşmuş bütün rejimlerin sonunu haber verdiğini iddia edebiliriz.

Marx 18 Brumaire’de şunları yazmıştı: “Hegel, bir yerde şöyle bir gözlemde bulunur: Bütün tarihsel büyük olaylar ve kişiler, hemen hemen iki kez yinelenir. Hegel , eklemeyi unutmuş: Birinci kez trajedi olarak, ikinci kez komedi olarak.” Nasır döneminde dört yıl hapis yatmış Mısırlı muhalif Sherrif Hatatta, “Nasır’ın en büyük başarası cenazesiydi. Dünya bir daha beş milyon insanın hep beraber ağladığını görmeyecek” demişti. Aynı şekilde, Mübarek’in belki de en büyük başarısı, iktidar koltuğundan uzaklaşması olacak çünkü dünya bir daha milyonlarca insanın hep beraber güldüğünü görmeyecek.

Zafer Yörük’ün bu yazısı 30/01/2011 tarihinde Rudaw.net adresinde İngilizce olarak yayınlanmıştır.

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: Arap isyanı / Ayaklanmalar /

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.