Gilbert Achcar: Mısır Nereye Gidiyor?

Sol Defter - 9 Şubat 2011 - Dünya / Dünya Solu / Güncel Politika

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

Gilbert Achcar: Mısır Nereye Gidiyor?

Yeni Yol

Sizce Mübarek’in 1 Şubat’ta gelecek seçimlere katılmayacağına dair yaptığı açıklama Mısır’daki hareketin zaferi olarak yorumlanabilir mi? Yoksa bu açıklama geçtiğimiz günlerde Mübarek yanlıları tarafından Tahrir Meydanı’nda saldırıya uğrayan kitleyi yatıştırmak için yapılmış bir kandırmaca mı?

Mısır’da yükselen rejim karşıtı halk hareketi, 1 Şubat’ta Mübarek’in halktan gelen baskılar neticesinde geri adım attığına dair açıklamasıyla zirveye ulaştı. Bu açıklama; protestolar karşısında iktidarın teslimiyetinin, hükümetin muhaliflerle pazarlık yapmaya hazır olduğunun ve otokrasi cephesinin açıkça geri adım attığının ilanıdır. Doğrusu tüm bunlar böylesine otoriter bir rejimden gelen çok önemli tavizler ve halk seferberliğinin ne denli önemli olduğunun da ispatı. Mübarek ayrıca önceki parlamento seçimlerinde yapılan yolsuzluklarla ilgili devam eden yargı sürecini hızlandıracağının da sözünü verdi. Mübarek bu taahhütlerden fazlasını yapmak istemese de, en azından bu sözleri açıkça verdi. Batı’nın politik sistemi reformlarla yenilemesine ilişkin Mübarek’e uyguladığı baskıya ek olarak, Mübarek de kendi safında olan orduyu kullanarak halk hareketini bastırmaya çalışıyor. Bu teslimiyetin özünde de, 25 Ocak’ta başlayan protestolar esnasında muhalifler tarafından hazırlanmış bazı temel taleplerin kabul edilmesi yatıyor. Buna rağmen, her geçen gün radikalleşen hareketin Mübarek’in geri çekilmesiyle tatmin olmadığını ve hareket içindeki birçok insanın Mübarek’in yargılanmasını talep ettiğini görüyoruz.

Ayrıca, yürütmenin yanı sıra yasama organı parlamento gibi rejimin bütün mühim kurumları hareket tarafından yasadışı ilan edilmiş durumda. Sonuç olarak, muhalefetin bir kısmı anayasa mahkemesi başkanının geçici olarak devlet başkanlığına getirilip meclisin seçim sürecine liderlik etmesini istiyor. Diğer grup ise, hareketin içinden seçilmiş ve geçiş dönemini denetleyecek ulusal bir komitenin kurulmasından yana. Elbette tüm bunlar, radikal bir demokrasi perspektifiyle oluşturulmuş talepler. Bu denli köklü bir değişimi inşa etmek için, kitle hareketinin rejimin bel kemiği olan ordunun dengesini bozması ya da gücünü kırması gerekiyor.
Mısır ordusunun Mübarek’i desteklediğini mi düşünüyorsunuz?

Türkiye yahut Pakistan gibi örneklere kıyasla Mısır, sivil görünüşünün ardında aslında askeri bir diktatörlük. Sorun, Müslüman Kardeşler başta olmak üzere birçok Mısırlı muhalifin orduya ve ordunun (muhaliflere yardım etmese bile) en azından varsayılan tarafsızlığına dair hayaller görüyor olması. Orduyu hiç değilse dürüst bir simsar olarak betimliyorlar. Oysa gerçek, ordunun tarafsız bir kurum olamayacağıdır. Ordunun bugüne dek hareketi bastırmak için devreye sokulmamasının nedeni, Mübarek ve ekibinin orduyu böyle bir durumda çözüm olarak görmemesi. Çünkü askerlerin gösterileri bastırma konusunda isteksiz olma ihtimalinden korkuyorlar. İşte bu korku yüzünden orduyu kullanmak yerine karşıt gösteriler düzenliyor ve protestocuların üzerine katilleri salarak hareketi bastırmaya çalışıyorlar. Mevcut rejim;  Mısır halkını iki kutba bölünmüş gibi göstererek, sanki sadece siviller arasında bir iç kargaşa varmış algısı yaratma çabası içinde. Böylece ordunun duruma müdahalesi sırf bu çatışmayı sonlandırmak adına yapılmış bir hakemlik olarak meşrulaştırılacak.

Eğer rejim bir karşıt hareket oluşturmayı ve çatışmayı provoke etmeyi başarırsa işte o zaman ordu ‘Oyun bitti. Herkes evine!..’ diyecek, hem de tam Mübarek’in verdiği sözler hayata geçirilmeye başlanmışken. Birçok gözlemci gibi ben de özellikle son iki gündür bu manevranın muhalif hareketi zayıflatmasından korkuyorum. Ama bugünkü büyük seferberlikle hazırlanan Yenilik Günü eylemlerinin hareketi deşarj edeceğini düşünüyorum. Ordunun yükselen halk hareketine daha yeni ve daha mühim tavizler vermesi gerekecek gibi görünüyor.


Muhalefetten söz ederken içine hangi güç odaklarını katıyorsunuz? Elbette Müslüman Kardeşler’in ve El Baradey’in ismini sıkça duyuyoruz. Fakat bunlara ek olarak sahnede soldan aktörler ya da sendikalar gibi güçler de yok mu?

Mısır’daki muhalefet çok geniş bir siyasi alana tekabül ediyor. Wafd gibi liberal olarak adlandırabileceğimiz yasal partiler var mesela. Ayrıca Müslüman Kardeşler tarafından ele geçirilmiş gri bir alan söz konusu. Yasal olmasa da, bu alana rejim tarafından müsamaha ediliyor. Bu alanın tüm yapısı görünür, bir yer altı örgütlenmesi değil. Müslüman Kardeşler kesinlikle ve giderek artan bir hızla muhalefetin en büyük gücü konumunda. Tüm engellere ve Amerika’nın baskısına rağmen, Mübarek rejimi sırasında Müslüman Kardeşler 2005’teki parlamento seçimlerine bağımsız adaylarla katılarak meclise 88 vekil sokmayı ve böylece parlamentonun %20’lik gücü haline gelmeyi başardılar. Kasım ve Aralık aylarında yapılan son seçimlerde ise, Mübarek rejiminin 2005’te açtığı sınırlı siyasi özgürlük alanını tekrar kapama kararının bir sonucu olarak Müslüman Kardeşler biri hariç parlamentodaki tüm sandalyelerini kaybettiler.
Öte yandan solda en büyük güç, yasal olan ve parlamentoda beş vekili bulunan Tagammu partisi. Parti politikalarının temelinde Nasırcılık var. Partinin içinde ünlü komünistler de var ancak Tagammu genel olarak reformist bir sol parti ve rejim için bir tehlike arz etmiyor. Bilakis Tagammu birçok olayda rejime karşı itaatkar bir tutum sergilemekte. Ayrıca Mısır’da halk hareketinin içinde olan, küçük fakat canlı birçok Nasırcı ve radikal sol grup da mevcut…

Öte yandan Kefaya gibi sivil toplum örgütleri de var. Kefaya 2000 yılında İkinci (El Aksa) Filistin İntifada hareketi sırasında bir araya gelmiş pek çok muhalif aktivistten oluşuyor. Sonrasında Irak işgaline karşı çıkan Kefaya, Mübarek rejimine karşı başlattığı demokratik bir kampanyayla uluslararası arenada adını duyurdu. 2006’dan 2009’a kadarki süreçte Mısır; birkaç etkili ve kitlesel işçi grevi de dahil olmak üzere, sendikaların daha iyi çalışma koşulları ve daha yüksek ücretler için işverenlerle yaptığı pazarlıklara şahit oldu. Toplumsal radikalleşme sonucu doğmuş bir iki yeni sendika dışında, Mısır’da bağımsız işçi sendikaları yok. İşçi sınıfının büyük bölümü bağımsız bir örgütün ve temsiliyetin avantajından yoksun. 6 Nisan 2008’de yapılmaya çalışılan genel grev girişiminin sonucunda 6 Nisan Gençlik Hareketi doğdu. Ancak bu tür oluşumlar ya da Kefaya kampanya odaklı kurumlar birer siyasal parti değil ve farklı politik gruplara mensup veyahut bağımsız birçok aktivisti çatıları altında topluyorlar.

Uluslararası  Atom Enerjisi Ajansı’nın üç dönem başkanlığını yapan El Baradey’in 2009’da Mısır’a dönmesinin ardından, kişisel itibarının 2005’te verilen Nobel Barış Ödülü ile artmasının da etkisiyle liberal ve sol bir koalisyon ile daha ılımlı bir politikayı benimseyen Müslüman Kardeşler kendi yanlarına çekmek için El Baradey’in etrafını sardı. Pek çok muhalif, El Baradey’in yönetim için uluslararası itibarı ve ilişkileri bakımından Mübarek ya da oğlundan daha ideal bir aday olduğunu düşünüyor. Dolayısıyla El Baradey muhalefet içinde gittikçe yükselen bir figür. Yani kişiler de muhalif grupların yeniden şekillenmesinde etkili olabiliyor. Zira bu gelişmelerin ardından El Baradey,  Değişim için Ulusal Birlik (National Association for Change) adlı bir hareket kurdu.

Bahsettiğimiz bu aktörler bugünkü ayaklanmanın içinde oluşmuş hareketler. Buna rağmen sokaktaki göstericilerin ezici bir çoğunluğu hiçbir politik gruba bağlı değil. Şahit olduğumuz şey; despot bir rejim altında yaşayan, gıda, yakacak yahut elektrik gibi en temel ihtiyaçlarını dahi karşılayabilecek ekonomik gücü olmayan ve her geçen gün artan işsizlik karşısında çaresiz kalan bir halkın kinini ve öfkesini sokaklara dökmesidir. Bu meselenin salt Mısır’ı değil, tüm Arap coğrafyasını ilgilendirdiğini Tunus’ta ateşlenen ayaklanmanın kısa sürede tüm bölgeye yayılmasından anlayabiliriz.
El Baradey gerçekten popüler mi yoksa rejime dair birkaç değişiklik yapıp aslında bütününü koruyarak Mısır hareketinin İran örneğindeki Hüseyin Musavi’si olma yolunda mı?

İlk olarak El Baradey’in Musavi’ye benzetilmesini yerinde bulmadığımı söylemeliyim. Eğer rejim değişikliğiyle kastedilen bir sosyal devrimse, Musavi’nin bunu amaçlamadığını biliyoruz. Fakat şüphesiz Pasdaranların öncülük ettiği ve Ahmedinejad tarafından temsil edilen kesimle liberal reformist bir perspektif etrafında birleşen ve Musavi tarafından temsil edilen kutup arasında bir çatışma vardı. Bu hakikaten siyasal yönetimin bilincinde gerçekleştirilen ve rejimin türüne dair bir fikir ayrılığıydı.

Muhammed El Baradey serbest seçimler ve siyasal özgürlüklerle ülkesinin diktatörlükten liberal demokratik bir rejime geçmesini isteyen gerçek bir liberal. Eğer bugün ona destek olmaya hazır bu kadar çok politik güç varsa, bu El Baradey’in mevcut düzendeki en özgürlükçü aday olmasının, seçimleri kendi çıkarı doğrultusunda manipüle etmeyeceğine dair güvenin ve demokratik değişim için en uygun aday olmasının sonucudur.

Sizin benzetmenize geri dönersek, El Baradey’i İran’daki rejimin bir parçası olan ve 1979 İslami devriminin liderlerinden Musavi ile kıyaslayamazsınız. Dahası 2009’daki kitle hareketlerinin lideri olarak karşımıza çıkmadan önce de Musavi’nin İran’da destekçileri vardı. Mısır’da ise El Baradey buna benzer bir rol oynamadı, oynayamaz. Evet, geniş bir alana yayılmış birçok güç tarafından destekleniyor fakat bu güçlerden hiçbiri El Baradey’i liderleri olarak görmüyor.

Müslüman Kardeşler’in El Baradey’le ilgili ilk zamanlardaki çekingen tavırları El Baradey’in dinsel bir yönelimi olmaması ve Müslüman Kardeşler’in siyasal anlayışıyla kıyaslandığında çok seküler kalmasından kaynaklıydı. Ayrıca Müslüman Kardeşler yıllar boyunca rejimle aralarında muğlak bir ilişkiler ağı oluşturdu. Şimdiyse El Baradey’i destekleyerek Mübarek’in müzakere alanını sınırlandırmak, böylece de yıllardır süregelen pazarlık sürecini sonlandırmak istiyorlar. Bir örnek vermek gerekirse rejim, özellikle kültürel alanda gittikçe artan İslam sansürüyle sosyokültürel alandaki etkilerini azalttı. Bu, Müslüman Kardeşler’in gücünü kırmak için yapılabilecek en basit manevralardan biriydi. Sonuç olarak Mısır, 1950 ve 1960’larda Cemal Abdül Nasır döneminde sekülerleşmeye yönelik dev adımlar attı.

Müslüman Kardeşler parlamento ve başkanlık seçimlerine serbestçe katılmalarını garanti altına alacak şekilde rejimin gerekli demokratik değişikliklerle düzenlenmesini amaçlıyorlar. Bu süreçte örnek aldıkları ülke ise demokratikleşmesinde siyasal alanı askeri güçler tarafından kontrol edilen ve ordunun bir çeşit payanda işlevi gördüğü Türkiye. Bu süreç her şeye rağmen muhafazakar İslami bir parti olan AKP’nin seçimleri kazanmasına olanak sağladı. AKP rejimi yıkma eğiliminde olmadı, çünkü bu tarz bir hamle orduyu partiye karşı kışkırtmak olacaktı. AKP istediği siyasal ve toplumsal dönüşümü yaratmak için aşamacı bir stratejiye bağlı kaldı: Onlar aşamacılar, radikal değiller.
Batılı medya Ortadoğu’daki demokratikleşmenin köktendinci İslami güçlerin kontrolüne girdiğini düşünüyor. Raşit Gannuşi’nin yıllar süren sürgünün ardından zaferle Tunus’a döndüğünü gördük. Müslüman Kardeşler’in de Mısır’da yapılacak seçimleri kazanma ihtimali olabilir. Sizin bu konudaki düşünceleriniz nelerdir?

Temel soruya dönmek istiyorum. Demokrasiye ilişkin eksikliklerin köktendinci güçlerin bu alanı işgal etmesine neden olduğunu söylemiştim. Baskılar ve siyasal özgürlüklerin eksikliği; sol kanatın, işçi sınıfının ve feminist hareketin her geçen gün artan sosyal adaletsizlik ve derinleşen ekonomik buhranlar içerisinde gelişmesini engelledi. Bu koşullarda, kitleler protestolarını en rahat ve pratik şekilde yapabilecekleri alanlara yöneldiler. İşte tam da bu durum, dini ideolojiler ve programların muhalefette yaygınlık kazanmasının nedenidir.

Biz elbette bu tarz güçlerin de kendi siyasi görüşlerini ifade edebilecekleri, tüm siyasi akımların şeffaf ve demokratik bir ortamda ideolojik rekabetlerini gerçekleştirebilecekleri bir rejimden yanayız. Ortadoğu toplumlarının seküler bir politik yapı oluşturabilmesi için, 1950 ve 1960’larda hakim olan dinin politik akımlar tarafından istismar edileceğine dair güvensizliğin tenkit edilmesi gerekiyor. Uzun bir sürece yayılacak demokratik pratikler neticesinde elde edilebilecek bir siyasal eğitime ihtiyaçları var.

Bunu söylerken, dini partilerin farklı ülkelerde farklı rolleri olduğunu da belirtmeliyiz. Evet, Raşit Gannuşi Tunus’a vardığında havaalanında binlerce destekçisi tarafından karşılandı. Fakat Nahda hareketinin Tunus’taki etkisi Müslüman Kardeşler’in Mısır’daki etkisiyle kıyaslandığında oldukça yetersiz. Elbette bunda 1990’lardan beri Nahda hareketinin çok sert baskılara maruz kalmasının da payı var. Fakat öte yandan, yüksek eğitimli ve Batılılaşmış Tunus halkının ve ülke tarihinin Mısır’la kıyaslandığında köktendinci akımlara daha az eğilimli olmasının da etkisi var.

Yine de şüphesiz İslami partiler bu coğrafyada mevcut rejimlere karşı en büyük muhalefet odakları durumundalar. Otuz yıldan fazla bir süredir esen değişim rüzgârlarının uzun bir demokratikleşme sürecine yayılmış mücadelesi nihai yönü belirleyecek. 1992’de askeri darbeyle seçim süreci engellenmiş ve akabinde bugün bile bedelinin ödendiği bir iç savaşa sürüklenmiş Cezayir örneği, alternatif bir senaryo olabilir.

Her şeye rağmen son birkaç haftadır Arap halkları arasında yükselen bu demokrasi dalgası epey cesaret verici. Ne Tunus’ta ne Mısır’da ne de başka bir yerde halk protestoları salt dini akımların etkisinde. En azından genel olarak dini güçlerin halk hareketlerine tek başlarına öncülük etmediğini söyleyebiliriz. Bunlar güçlü bir demokrasi arzusuyla meydana çıkmış demokratik hareketler. Müslüman ülkelerin kültürlerinin demokrasiyle bağdaşmadığını savunan oryantalist önyargıların aksine, anketler yıllar boyunca demokrasi kavramının Ortadoğu ülkelerinde yüksek talep gördüğünü gösterdi. Şahit olduğumuz bu olaylar, hangi kültüre ait olursa olsun özgürlükten mahrum her toplumun demokrasiyi inşa etmek için birgün harekete geçeceğinin ispatıdır.

Ortadoğu’da gelecek seçimlerde kim aday olursa olsun, kim kazanırsa kazansın demokrasi talebinin gerçekten çok güçlü olduğu bir toplumla karşılaşacak. Hiçbir parti ya da ideolojinin böyle güçlü bir demokratikleşme arzusunu bastırabileceğini sanmıyorum. Bu ihtimalin imkânsız olduğunu söylemiyorum. Fakat devam eden olayların halktaki demokrasi özlemini muazzam bir şekilde arttırdığını düşünüyorum. Halk, solun kendini yeniden inşa etmesi ve iktidara alternatif olabilmesi için gereken koşulları yaratacak.

http://www.sdyeniyol.org/index.php/duenyadan/427-msr-nereye-gidiyor-gilbert-achcar

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: Halk Ayaklanması / Mısır /

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.