Vesayete Övgü

Zafer Aydın - 9 Şubat 2011 - İşçi Gündemi / Türkiye Solu

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail
Eskiler boşuna “Yaşa yaşa gör temaşa” dememişler. İnsan yaşadıkça nelere tanık oluyor. Rüyada görülse inanılmayacak şeyler “normal” kalıbı içinde sıradanlaşarak karşımıza çıkıyor. Çok değil, bundan 5-10 yıl önce bir sendikacı çıkıp açık açık vesayete övgü düzecek, yandaş olmayı faziletli bir şey gibi sunacak deselerdi, kimse inanmazdı. Çünkü sendikal kültürde teslimiyet, işbirlikçilik sözcükleriyle birlikte anılan yandaşlık ayıp sayılır, ağza dahi alınmazdı. Vesayetçi/güdümlü sendikacıların ağababaları bile yandaş olmadıklarını anlatmak için çırpınıp dururdu. Artık zaman değişti, yandaşlık, güdümlü sendikacılık ayıp olarak görülmekten çıktı, hatta kimileri için övünç vesilesi haline bile geldi. Hak-İş Başkanı Salim Uslu, Hizmet-İş’in 32. kuruluş yılı toplantısında büyük bir özgüven ve cesaretle, siyasal iktidara yandaş olmanın utanılacak bir şey olmadığını söyleyerek, bu yeni durumu tescil etti. Salim Uslu’nun “halkın oylarıyla seçilmiş” olmaya bağlayarak, demokrasi üzerinden tarif etmeye kalkması, yandaşlığa demokratik bir öz katmadığı gibi, vesayet altında ikbal arama çabasını gizlemeye de yetmiyor.
Vesayet, Türkiye sendikal hareketinde genetik bir sorun. Cumhuriyetin kurulmasının hemen ardından gelen ve 1946’ya kadar süren döneme damgasını vuran olgu, yasakçılıktı. 1946’da sınıf esasına dayalı örgütlenme yasağı kalktığında kurulan Türkiye Sosyalist Partisi (TSP) ile Türkiye Sosyalist Emekçi ve Köylü Partisi (TSEKP), çoğu işyeri sendikası niteliğinde 100’e yakın sendikanın kurulmasına önayak oldu. Sınıf hareketinin içinde bu hareketlenme “sınıfsız, imtiyazsız kaynaşmış bir toplumuz” diskuruyla hareket edenleri telaşlandırdı. Altı ay gibi kısa bir süre sonra bu iki parti ve partilerle birlikte davranan sendikalar kapatıldı. CHP, 47’de çıkarılan “İşçi İşveren Sendikaları ve Sendika Birlikleri Hakkında Kanun” sonrasında başka türlü bir sendikacılığa fırsat tanımamak için, “kontrol altında tutulacak sendika” işine girişti. Partinin bizzat görevlendirdiği insanların yönlendirmeleriyle “devleti ve devletin bekasını” esas alan sendikalar kurduruldu. Sınıfa uzak-devlete yakın sendikalar/sendikacılar eliyle, izleri bugünlere kadar taşınan “vesayetçi sendikacılık” inşa edildi. Türk-İş ve Türk-İş içindeki kimi sendikalar, vesayetçi sendikacılığın temsilcisi olarak mimlendi.
1976’da kurulan Hak-İş’in kuruluş süreci de bir başka vesayet öyküsü. 1975’te Süleyman Demirel başbakanlığında kurulan 1. Milliyetçi Cephe Hükümeti’nde Çalışma Bakanı olan Ahmet Tevfik Paksu’nun yönlendirilmesiyle kurulan Hak-İş, Milli Selamet Partisi’nin (MSP) elinde bulunan bakanlıklara bağlı kamu kuruluşlarında örgütlenme çalışmalarına başladı. Fakat hükümetin ömrü Hak-İş’i palazlandırmaya yetmedi. Kendisine kol kanat gerenlerin iktidardan uzaklaşmasıyla Hak-İş başarılı olamadı. Etkisiz bir konfederasyon olarak kaldı. 12 Eylül sonrasında bazı bağımsız sendikaların katılımı ve sendikasız kalan DİSK üyelerinin bir kısmının Hak-İş’e bağlı sendikalara üye olmasıyla konfederasyon 1 Mayıs’ı “Komünist ve Yahudi Bayramı” olarak gören “hak nizamı”nın örgütü yerine emek örgütü kimliğine daha fazla vurgu yapan bir anlamda “bağımsızlaşan” örgüt haline geldi.

RP ve AKP dönemi

Önce Refah Partisi’nin arkasından da AKP’nin yerel ve genel seçimlerde başarılarının ardından Hak-İş yeniden “yandaş” kimliğine geri döndü. 1980 öncesinde MSP’nin vesayeti altında büyüyemeyen Hak-İş, yeni dönemde RP/AKP hamiliğinde kendisine alan açma, palazlanma çabası içinde oldu. Belediyelerde, kamuya ait işyerlerinde işverenlerin himayesi ve himmeti ile üye sayısını arttırmaya çalıştı. Ne var ki AKP iktidarının sekiz yılında üye sayısını 42 binden 392 bine çıkararak büyük bir mucize yaratan Memur-Sen’inkine benzer bir sonuç elde edemedi. Orman işkolunda, belediyelerde, Çaykur’da hükümetin ve işverenlerin desteğiyle üye sayısını arttırma çabaları yeterince sonuç vermedi.
Vesayet altında büyümeye çalışan Hak-İş, vasileriyle arasındaki ideolojik bağı daima işçi örgütü kimliğine tercih etti. İşçiler, hükümetle ya da yerel yönetimlerle ne zaman karşı karşıya geldiyse Hak-İş yönetimi tutumunu, iradesini, imkanlarını işçilerin değil, kendisiyle aynı dünya görüşünü paylaşan iktidarın yanına koydu. AKP’nin 2008 1 Mayıs’ında işçilere reva gördüğü şiddeti meşrulaştırma çabası içinde olanların başında Hak-İş yöneticileri vardı. AKP işçi haklarını budarken konfederasyon çoğunlukla sessizliğe gömüldü. Üyesi bulunmayan Türk Hava Yolları Teknik A.Ş.’de işkolu yetkisine itiraz ederek Hava-İş’in gücünü kırmayı denedi. 2007 sözleşme sürecinde Hava-İş Sendikası ile AKP hükümeti karşı karşıya geldiğinde, Hak-İş sendikal hak ve özgürlükleri savunmak yerine sendikayı suçlayan işveren argümanlarını sendikal dünyanın kavramlarıyla tekrarlamayı seçti. 1995’te Ankara Belediyesi’ne ait Belbeton’da Melih Gökçek’in sendikasızlaştırma operasyonuna Hak-İş uzmanı avukat, işveren vekili olarak destek verdi. Sendikal kimliğin yandaşlığa feda edilmesinin Hak-İş’in sendikal pratiğinde pek çok örneği var, şimdilik bu kadarıyla yetinelim.

Demokratlığın ölçütü

Hak-İş Başkanı’nın vesayete yaptığı övgü, yandaşlık güzellemesi yukarıda ifade edilen sendikal pratiğin temelini oluşturan düşüncenin bir kez daha ve açık bir biçimde ilan edilmesi oldu. Salim Uslu açıklamasıyla vesayetçi sendikacılığın geleneksel temsilcilerinin yanında biz de varız diye bayrak gösterdi. Açıklamada dile getirilen “halkın oylarıyla seçilmiş olmak” vurgusu güzel, doğru fakat vesayetçiliği temize çıkarmaya yetmez. Çünkü Çaykur’da yetkili sendikanın belirlenmesinde işçinin iradesine başvurmaktan kaçanların “halkın iradesi”ni demokratlığının ölçütü olarak sunmasına itibar edilemez.

Türkiye sendikal hareketi bağımsız sendikalara karşı önlem olarak inşa edilen vesayetçi sendikaların etkisini kırmak için özellikle 1960 sonrasında bir hayli mücadele verdi. Saraçhane mitingi, Kavel, Paşabahçe grevleri gibi işçi sınıfının kendi öz gücü ve bağımsız örgüt kimliğiyle gerçekleştirilen eylemlerle vesayetçi sendikacılıktan kopuş yaşadı. Bu kopuşla, işçi hak ve özgürlüklerinde gelişmeyi sağlayan yükselme döneminin kapısı aralandı. Bugün siyasal iktidar ve sermaye tarafından koruma altına alınan vesayetçi/güdümlü/yandaş sendikacılığa karşı sınıfsal bir perspektifle yeni bir kopuşa ihtiyaç var. Tıpkı 1960’lardaki gibi…

6 Şubat 2011
Radikal İki
Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: sendikal hareket / siyasi vesayet /

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.