Alain Badiou: “Tunus, Mısır; Doğu’nun Rüzgarı Batı’nın Küstahlığını Süpürdüğünde”

Sol Defter - 27 Şubat 2011 - Dünya / Dünya Solu / Teorik Tartışmalar

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

Alain Badiou: “Tunus, Mısır: Doğu’nun rüzgarı Batı’nın küstahlığını süpürdüğünde”

25 Şubat 2011

Doğu rüzgârı Batı rüzgarına üstün çıkıyor. Zavallı ve karanlık Batı, kendilerini hâlâ dünyanın efendisi olarak görenlerin “uluslararası camiası”, bütün gezegene iyi yönetim ve davranış dersleri vermeye daha ne kadar devam edecek? Bazı entelektüelleri vazife başında, bizim için döküntü bir cennet gibi duran sermaye-parlamentarizminin uygun adımdan çıkmış askerleri olarak, kendilerini muhteşem Tunus ve Mısır halklarının hizmetine sunduğunu, “demokrasi”nin esaslarını bu vahşi nüfuslara öğretmek için kendilerini ortaya attığını görmek gülünesi değil mi? Sömürgeci küstahlığın ısrarcı sıkıntısı! Yaşadığımız acınası siyasi durum dikkate alındığında, devam eden halk isyanlarından ders alması gerekenlerin bizler olduğu belli değil mi? Oligarşik, yozlaşmış ve herhalde hepsinden de önemlisi Batılı devletlerin utanç verici birer kuklası olmuş hükümetlerin kolektif eylemlerle devrilmesini mümkün kılan şeyin ne olduğunu hepimizin acilen yakından incelemesi gerekmiyor mu?

Evet, bu hareketlerin öğrencileri olmalıyız, budala öğretmenleri değil. Çünkü bu hareketler kendi icatlarının dehasıyla, bazılarının uzun zamandır modasının geçtiğine bizi ikna etmeye çalıştığı bazı siyasi ilkelere hayat verdiler. Özellikle de Marat’nın hiç durmadan bize hatırlattığı ilkeye: İş özgürlüğe, eşitliğe, kurtuluşa geldiğinde her şeyi halk isyanlarına borçluyuz.

İsyan edilmeyi hak ettik. Siyasette olduğu gibi, devletlerimiz ve onlardan istifade edenler (siyasi partiler, sendikalar, entelektüel uşaklar) yönetimi isyana tercih ediyor; iddiaları ve “düzenli geçişi” herhangi bir kesintiye yeğliyor. Mısır ve Tunus halklarının bize hatırlattığı şey, devlet iktidarının skandal işgali karşısında hissedilen ortak duyguya denk düşen tek eylem biçiminin kitlesel ayaklanma olduğudur. Böyle bir durumda, kitleleri oluşturan ayrı grupları birleştirebilecek tek parolanın “Sen oradaki, defol!” olduğudur. Bu durumda isyanın olağandışı önemi, eleştirel gücü, bu parolayı milyonlarca kişinin tekrarlamasının hiç kuşkusuz ve geri çevrilemez biçimde ilk zafer olacak şeyin değerini göstermesinde yatar: Böyle hitap edilen adam kaçacaktır. Sonrasında ne olursa olsun, yasadışı nitelikteki halk eyleminin bu zaferi ebediyyen muzaffer olacaktır. Devlet iktidarına karşı bir isyanın mutlak olarak muzaffer olacak, evrensel olarak alınabilen bir derstir. Bu zafer, hukukun otoritesinin hesabından düşülmüş bütün kolektif eylemlerin ufkunun, Marx’ın “devletin başarısızlığa uğraması” dediği ufkun öne çıktığını gösterir her zaman.

Yani bir gün, kendi yaratıcı güçlerinin yayılmasıyla özgürce birleşen halklar, devletin kasvetli zorlayıcılığı olmadan da yapabilir. İşte bu sebepten, bu nihai fikir yüzünden, yerleşik bir otoriteyi deviren bir isyan bütün dünyaya sınırsız bir şevkin yönünü çizebilir.

Bir kıvılcım bir tarlayı ateşe verebilir. Her şey, fazlalık haline getirilmiş, hayatta kalmasını mümkün kılan sefil durumdaki işi yasaklanmakla tehdit edilmiş, bu dünyada neyin gerçek olduğunu anlasın diye suratına bir kadın polisin tokadını yemiş bir adamın kendini yakarak intihar etmesiyle başlar. Bu hareket günler, haftalar içinde yayılır; uzaklarda bir meydanda milyonlarca insan sevinçlerini haykırıp güçlü yöneticiler kaçıncaya kadar. Bu muhteşem yayılma nereden geliyor peki? Bir özgürlük salgınının yayılması mı bu? Hayır. Jean-Marie Gleize’nin şairane bir üslupla dediği gibi “Devrimci bir hareket bulaşmayla yayılmaz. Titreşimle yayılır. Burada ortaya çıkan bir şey, şurada ortaya çıkan bir şeyin saldığı şok dalgasıyla titreşir.” Bu titreşime, “olay” diyelim. Bu olay yeni bir gerçekliğin değil, birçok yeni olasılığın birden yaratılmasıdır.

Bu olasılıkların hiçbiri de zaten bildiğimiz bir şeyin tekrarı değildir. “Bu hareket demokrasi talep ediyor” (bizim Batı’da sahip olduğumuzu ima ederek) ya da “Bu hareket sosyal iyileşme talep ediyor” (bizim ülkelerimizde küçük burjuvanın orta halli refahını kast ederek) anlamına gelmesinin sebebi de budur. Neredeyse hiçbir şeyden doğan, her yerde titreşen halk isyanı bütün dünya için bilinmeyen olasılıklar yaratır. “Demokrasi” kelimesinin aslında Mısır’da hiç lafı geçmedi. “Yeni bir Mısır”dan, “gerçek Mısır halkı”ndan bahsedildi; seçimle oluşacak bir meclisten, mutlak bir varoluş değişiminden, görülmemiş olasılıklardan bahsedildi. İsyan kıvılcımıyla ateş alan önceki tarlanın artık hiç olmayacağı yerde olacak yeni tarlayla ilgiliydi bu konuşmalar. Bu yeni gelecek tarla, güçleri devirmenin ilanıyla yeni görevler üstlenmenin ilanı arasında duruyor. Genç bir Tunuslunun “Biz, işçiler ve çiftçilerin çocukları suçlulardan daha güçlüyüz” sözleriyle genç bir Mısırlının “Bugünden, 25 Ocak’tan itibaren ülkemin işlerini ele alıyorum” sözleri arasında duruyor.

Evrensel tarihi yaratanlar insanlar, ancak ve ancak insanlardır. Bizim Batı’da hükümetlerin ve medyanın Kahire’nin bir meydanındaki isyancıları “Mısır halkı” diye değerlendirmesi çok şaşırtıcıydı. Nasıl ama? Bu tiplere göre, halk, tek makul ve yasal halk genellikle ya bir kamuoyu yoklamasındaki ya da seçimdeki çoğunluğa indirgenmemiş miydi? Nasıl oldu da  isyan eden yüzbinlerce insan birden seksen milyonluk bir nüfusu temsil eder oluverdi? Bu unutulmayacak bir ders; biz de hatırlayacağız.

Bir kararlılık, dikbaşlılık ve cesaret eşiği aşıldığında bir halk gerçekten de varoluşunu bir meydanda, bir caddede, birkaç fabrikada, bir üniversitede yoğunlaştırabilir. Bütün dünya bu cesarete, özellikle de ona eşlik eden eserlere tanık olacak. Bu eserler orada bir halkın temsil edildiğinin kanıtı olarak kalacak. Mısırlı bir protestocunun dediği gibi “Eskiden ben televizyon seyrederdim, şimdi televizyon beni seyrediyor.”

Bir olayın ortasında, halkı, olayın onlara dayattığı sorunların nasıl çözüleceğini bilenler oluşturur. Aynı şey meydanın işgali için de geçerli: Yiyecek, uyuma düzenlemeleri, korunma, ibadet, savunma mücadelesi; her şey, her şeyin gerçekleştiği yerin, bir sembol haline gelmiş yerin ne pahasına olursa olsun oradaki insanlarda kalması içindir. Bu sorunlar, oraya her yerden gelmiş yüzbinlerce insan ölçeğinde çözülmesi imkânsız sorunlar olarak görünebilir, özellikle de devlet o meydandan kaybolduğu için. Çözülemez sorunları devletin yardımı olmaksızın çözmek; bir olayın kaderi budur. Bir halkın, birden ve belirsiz bir süre boyunca, toplanmaya karar verdiği yerde var olmasını belirleyen de budur.

Komünist hareketler olmaksızın komünizm olamaz. Bahsettiğimiz halk isyanı açıkça partisiz, hegemonik bir örgütlenmesi, tanınmış bir lideri olmayan bir isyandır. Bu niteliğin bir güç mü yoksa bir zayıflık mı olduğuna her zaman karar verilmelidir. Her halükarda bu nitelik isyanın, bir hareket olarak komünizmden bahsetmemizi sağlayacak bütün gerekli özellikleri saf bir biçimde, hiç kuşkusuz Paris Komünü’nden bu yana en saf biçimde göstermesini sağlamıştır. Burada “komünizm” kolektif bir kaderin ortak bir biçimde yaratılması anlamına gelir. Bu “ortaklığın” iki ayırt edici özelliği vardır. Öncelikle jeneriktir, bütünlüğü içinde insanlığı bir yerde temsil eder. Bu yerde genelde nüfusu oluşturan her türden insan vardır, her söz işitilir, bütün öneriler incelenir, bütün zorluklar olduğu gibi karşılanır. İkincisi, devletin aşmaya muktedir tek güçmüş gibi yaptığı büyük çelişkileri aşar: entelektüeller ile el işçileri arasındaki, erkekler ile kadınlar arasındaki, zenginler ile yoksullar arasındaki, Müslümanlar ile Kıptiler arasındaki, taşrada yaşayan insanlarla başkentte yaşayanlar arasındaki…

An be an, bu çelişkilerin çözümü için milyonlarca yeni olasılık doğar; devletin, herhangi bir devletin tamamen kör olduğu olasılıklar. Taşradan yaralıları tedavi etmek için gelmiş genç kadın doktorların güçlü genç adamların oluşturduğu bir çemberin ortasında uyuduklarını, kimsenin saçlarının kılına bile dokunamayacağını bildiklerinden hiç olmadıkları kadar rahat olduklarını görürüz. Genç mühendislerden oluşan bir örgütün banliyölerden gelen gençlere hitaben dayanmalarını, hareketi mücadele etme güçleriyle korumalarını istediğini de görürüz. Ayakta sıralanmış Hıristiyanların ibadetleri sırasında eğilen Müslümanları gözettiğini de. Sokak satıcılarının işsizleri ve yoksulları beslediğini görürüz. Herkesin tanımadığı komşusuyla konuştuğunu da. Herkesin hayatının herkesin büyük Tarihi’yle iç içe geçtiği binlerce pankart okuruz. Bütün bu durumlar, bu icatlar hareket olarak komünizmi oluşturur. İki yüzyıl var ki yegane sorun şu: Uzun vadede hareket olarak komünizmin icatlarını nasıl tesis edebiliriz? Yegane gerici ifade de şu: “Bu imkânsız, hatta yıkıcı olur. Gelin devlete güvenelim.” Tunus ve Mısır halkları çok yaşasın, bize gerçek ve yegâne siyasi görevi hatırlattılar: Devletle yüz yüze gelindiğinde, hareket olarak komünizme örgütlü sadakat.

Savaş istemiyoruz, ama savaştan korkmuyoruz. Devasa hareketlerin barış sükûnetinden her yerde bahsedilmiştir; bu, harekete bahşettiğimiz seçici demokrasi idealiyle ilişkilendirilmiştir. Ne var ki yüzlerce ölü olduğunu, ölü sayısının her geçen gün arttığını unutmayalım. Birçok örnekte bu ölüler, bu inisiyatifin savaşçıları ve şehitleri, yani hareketin korunması için ölenler olmuştur. İsyanın siyasi ve sembolik yerlerinin, tehdit edilen rejimlerin milisleri ve polislerine karşı yoğun bir mücadeleye girişmek pahasına korunması gerekmiştir. Peki, bu bedeli en yoksul sınıflardan gelen gençler dışında kim kendi hayatıyla ödemiştir? “Orta sınıflar”, bizim şevke gelmiş Michèle Alliot-Marie’nin hareketin demokratik bir sonuca varmasının onlara, yalnızca onlara dayandığını söylediği orta sınıflar o kritik anda, hareketin sürekliliğin ancak ve ancak halkın milislerinin sınırsız bağlılığıyla güvence altına alındığını her zaman hatırlamalı. Savunmacı şiddet kaçınılmaz. Tunus’ta genç taşralı eylemcilerin yoksulluklarına gönderilmesi sonrası zor koşullarda hâlâ devam ediyor.

Bu sayılamayacak kadar çok inisiyatifin ve acı fedakârlıkların temel hedefinin halkın, tıpkı bizim burada Bay Sarkozy ile Bay Strauss-Kahn arasında karar vermeye çekildiğimiz gibi, Süleyman ile El Baradey arasında bir tercih yapmasını sağlamak olduğunu cidden düşünebiliyor muyuz? Bu muhteşem dönemin tek dersi bu mu olacak?

Hayır, binlerce kere hayır! Mısır ve Tunus halkı bize şunu söylüyor: İsyan etmek, hareket olarak komünizmin kamusal alanını inşa etmek, o alanı her şekilde savunmak ve onun sonraki eylem adımlarını oluşturmak; halk özgürlük siyasetinin gerçekliği budur. Elbette ki beğenilmeyen, esasen seçimli ya da seçimsiz gayri meşru olan sadece Arap devletleri değildir. Gelecekleri ne olursa olsun, Tunus ve Mısır isyanlarının evrensel bir anlamı var. Uluslararası değeri olan yeni olasılıklar salık veriyorlar.

Bu makalenin Fransızca orijinali 18. 02. 2011’de Le Monde’da yayınlanmıştır. Fransızcadan İngilizce’ye çeviren: Cristiana Petru-Stefanescu. Fransızca orijinal metin: http://www.lemonde.fr/idees/article/2011/02/18/tunisie-egypte-quand-un-vent-d-est-balaie-l-arrogance-de-l-occident_1481712_3232.html

İngilizceden Türkçeye çeviren: Ebru Kılıç. İngilizce çeviri metin: http://www.versobooks.com/blogs/394-alain-badiou-tunisie,-egypte-quand-un-vent-d%27est-balaie-l%27arrogance-de-l%27occident

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: Mısır / Tunus /

Comments

  1. kerim dönmez diyor ki:

    Öncelikle Sol Defter’i baskıcı Orta Doğu rejimlerine yönelen halk isyanlarını kavramamıza yardımcı olduğu için kutlarım.Bu konuda hem sayısal hem de içerik olarak en zengin yazıları burada bulduğumu söylemeliyim.Elbette bu konuda okunabilecek başka kaynaklar da var.Bir kutlama da çeviri yapan arkadaşlara.Onların da isyan coğrafyasını nlamada bir hayli katkıları var.Türkçe üretilen yazılar için de aynı düşüncedeyim. Sol Defter’de bu konudaki yazıların ,sözde “antiemperyalist bakış”la “ABD ,bölgeyi yeniden düzenliyor” kolaycılığına kaçmaması halk isyanlarını daha iyi kavramamıza yardımcı oluyor. Ayrıca farklı siyasal gelenklerden gelenlerden alınan bu yazıların da çeşitliliği sevindirici.Yayıncıları ,yöneticileri ve çevirmen arkadaşları kutluyorum.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.