Libya’ya ‘İnsani Müdahale’ ve Emperyalist Vesayet Rejimi

Foti Benlisoy - 23 Mart 2011 - Dünya / Teorik Tartışmalar / Türkiye Solu

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

Libya’ya ‘insani müdahale’ ve emperyalist vesayet rejimi –

Foti Benlisoy

Tunus’ta Ben Ali rejiminin devrilmesiyle başlayan ve bütün bölgeyi etkileyen halk ayaklanmaları, Türkiye solunu hazırlıksız yakaladı. Gerçi Daniel Bensaid’in hatırlattığı gibi, devrimler ya da büyük kitle ayaklanmaları hiçbir zaman randevularına sadık kalmazlar. ‘Zamanında’ başlayan devrim yoktur, kitleler müesses siyasetin ‘dakik’ saatini bozmada maharetlidirler. Ancak bizdeki durum böyle normal karşılanması gereken bir ‘hazırlıksızlık’ halinin ötesinde bir tedirginlikti. ‘Bölgede’ belki son kırk yılda yaşanmış ve yaşanmakta olan en ümitvar gelişme (ladini talepler temelinde açığa çıkan kitle ayaklanmaları, bilhassa Tunus ve Mısır’da uygulanmakta olan neoliberal politikalara karşı gelişen işçi hareketi, siyasallaşmış yeni bir Arap kuşağının ortaya çıkması, Arap solunda canlanma vs.) karşısında ne hikmetse mütereddit bir kaygı hali hayli popüler oldu. Toplumsal ardalanı bir hayli daralmış solumuzun giderek içe kapanmasının sonucunda kitlelere ve onların eylemlerine güvensizlik, Türk ulusal kimliğinin inşa sürecinde içselleştirilmiş Oryantalizmin tesiri ya da kadir-i mutlak bir emperyalizm kavrayışının dayattığı komplocu zihniyet gibi bir dizi nedeni olabilir elbette bu kaygı ya da tereddüdün.

Nedenleri bir yana, daha ilk günlerden itibaren solda, gelişen devrimci süreci bir ‘renkli devrim’ olarak tasnif etme, hatta damgalama yönünde bir eğilim söz konusu oldu. Ayaklanmaların, kitlesel protestoların ardında emperyalist bir konspirasyon, daha büyük bir kumpas arandı. Batı tarafından fonlanan sivil toplum örgütlerinden ABD’nin devreye soktuğu ‘ılımlı İslam’ ya da ‘yeni BOP’ projelerine türlü türlü izahatlara girişildi. Öyle ya bu ayaklanmalar, devrimler (adına ne derseniz deyin) ‘birden bire’ nasıl ortaya çıkmıştı? Bunca yıl sessiz kalmış halklar nasıl olmuş da bir anda ayağa kalkmışlardı? Bütün bu hızlı değişimin ardında mutlaka bir ‘master plan’, bir ‘dizayn’ olmalıydı. Bölgedeki gelişmeleri, her ülkede teker teker yaşanmakta olanları ve sürecin temel dinamiklerini anlamaya ve araştırmaya vaktimiz olmadığından hazır ve kolay sindirilebilir bir açıklama şeması birçoklarımıza makul göründü.

Ben Ali’den Mübarek’e emperyalizme göbekten bağlı rejimlerin kitle hareketleri sonucunda çözülüşü bile gözlerimizi açmaya yetmedi. Mübarek Mısır’ı gibi ABD ve İsrail’in bölgedeki hakimiyetinin köşe taşlarından biri sayılması gereken bir ülkedeki ayaklanmaların emperyalizme nasıl hizmet edebileceği konusunda müteveffa Hegel’e mezarında takla attıracak ‘diyalektik’ açıklamalara başvuruldu. Daha dün can ciğer kuzu sarması oldukları rejimlerin (bunlara Kaddafi de dahil elbet) devrilmesinin emperyalist merkezlere ne şekilde hizmet edebileceği sorusuna soğuk stratejizm ve sinizm dozu yüksek bir dizi ‘yanıt’ üretilmeye çalışıldı. Ancak Arap ‘sokağı’ dört bir yanda gücünü ortaya koyarken, ABD’nin bölgedeki vassalları yardımıyla yürüttüğü İran’ı tecrit ya da Filistin’in İsrail tarafından kolonizasyonu siyasetlerini devam ettirmekte eskisi kadar rahat olamayacakları düşünülmedi bile.

Libya’ya gerçekleştirilen emperyalist saldırı, paradoksal bir biçimde bu konspiratif değerlendirme biçimine güç verdi. Kaddafi güçlerine yönelik askeri müdahale, bölgedeki gelişmelerin aslında baştan itibaren emperyalist merkezlerce planlanmış Batı lehine bir süreç olduğunu teyid ediyordu sanki. Müdahale, ‘renkli devrim’ sürecinin mantıki sonucu sayılmalıydı. Fransız savaş uçakları ve Amerikan uçak gemileri Libya’da muhalefet yanında tavır koyuyorsa eğer, bütün bölgedeki siyasi mimariyi altüst eden süreç, başından itibaren onların bir oyunundan ibaret olmalıydı.

Oysa ‘insani’ gerekçelerle meşrulaştırılan Libya’ya askeri müdahalenin gayesi, bölgedeki devrimci-demokratik dalgayı kontrol altına almak, onu emperyalizmin himayesinde soğurmak. Müdahale sadece bu ülkedeki gelişmeleri değil, bütün bölgeyi etkilemeye dönük bir girişim. Bu hususta solda hiçbir kafa karışıklığına yer olmamalı: Dünya düzeninin bekçileri, yaşanmakta olan devrimleri-kitlesel başkaldırıları bölge halklarının elinden çalmak istiyor. Emperyalist müdahalenin (siyasal-iktisadi bir dizi mülahaza ve hesabın yanında) hedefi, bölgedeki devrim sürecini denetim altına almak, kontrol dışına çıkan ve bölgenin siyasi mimarisini tehdit eden dinamiklere intizam vermek. Tunus ve Mısır’da hızla gelişen ve kitleselleşen protestolar karşısında afallayan, ilk belirsizliğin ardından ordu ve eski rejim kalıntılarıyla süreci denetim altına almaya çalışan emperyalist güçler, Libya müdahalesi ve Suudi güçlerinin Bahreyn’i işgaliyle yeniden atağa geçmiş oluyorlar, inisiyatif kazanmaya çalışıyorlar. Wall Street Journal, diplomatik kaynaklara dayanarak, Libya’ya müdahaleye giden süreçte bir dizi faktörün etkin olduğunu, bunlardan önemli bir tanesinin de “Arap dünyasını sarsan değişimler karşısında devre dışı kalma kaygısı” olduğunu açıkça yazabiliyor mesela.

Bizde devrimleri ‘renkli’ kılmak için hevesle didinenlerin akıl yürütmesinin tersine, Arap coğrafyasındaki devrimci süreç, bölge halklarına son yüz elli yılda dayatılmış emperyalist vesayet rejimine karşı bir başkaldırıydı. Bu vesayet rejimi, Doğu’nun kendi dinamikleri uyarınca gelişemeyeceği, demokratikleşemeyeceği, dolayısıyla da emperyalist Batı’nın rehberliğine muhtaç olduğunu vazediyordu. ‘Yerli malı’ bir demokratikleşme mümkün olmadığından Batı’nın mürebbiliği kaçınılmazdı. Bush önderliğindeki yeni muhafazakâr ABD hükümetinin Irak’ı ve sonra da tüm bölgeyi tankla topla, yani cebren demokratikleştirme girişimi, bu emperyalist vesayet söylemi ve hamilik pratiğinin son örneğiydi. Bizde Arap coğrafyasındaki devrimci süreci ‘boyamakta’ ısrar edenler tersinden de olsa bu vesayet söylemini, bölgede Batı olmadan yaprak kımıldamayacağı şeklindeki bu hâkim anlatıyı yeniden üretmiş olmuyorlar mı?

Dahası, bölgedeki otoriter rejimler de emperyalist-oryantalist söylemi kendi halkları için yeniden üretmekte ve tedavüle sokmakta hiçbir beis görmüyorlar. Mübarek’ten Kaddafi’ye, hepsi için halkları olgunlaşmamış, hak ve selahiyet sahibi olamayacak, terbiye edilmesi gereken, demokrasiye hazır olmayan bir güruhtan ibaret. Hepsi tebaalarının kolaylıkla kandırılabilecek, tahriklere açık gayri mümeyyiz bir kitle olduğunu, dolayısıyla kendilerinin daimi müşfik rehberliğine muhtaç olduklarını tekrar tekrar vurguluyor.

Tunus ve Mısır’da emperyalizme bağlı otoriter rejimleri deviren ve tüm bölgeye yayılan devrimci dalga ise bu vesayeti (iç ve dış versiyonlarıyla) reddediyor, bölge halklarının kendi kaderini ele almaya, kendi öz güçleriyle daha demokratik siyasal ve sosyal yapılar oluşturmaya dönük eğilimini ifade ediyor. Bu nedenle olacak ayaklanma ve gösterilerde ‘saygınlık’ temel slogan ve taleplerden biriydi. Emperyalist oryantalizmin ve onun ‘yerli’ versiyonlarının güdülecek sürü muamelesi yaptığı kitleler, başkaldırarak kolektif bir saygınlık peşinde olduklarını, kendi kaderlerinin efendileri olmak istediklerini haykırdılar, haykırıyorlar.

Libya’ya müdahalenin siyasi, askeri, iktisadi bir dizi hedefi bir yana, sembolik düzeydeki hedefi bu kolektif saygınlık kazanma, kendi ayakları üzerinde durma ve kendi kaderine sahip çıkma gücünü elde etme mücadelesine ket vurmak. Yani emperyalist müdahale Muhammed Buazzizi’nin seyyar arabasına zabıtanın el koymasıyla başlayan sürecin doğal ve mantıki uzantısı olmaktan ziyade bilakis doğrudan onun kaynaklarını kurutmaya dönük bir hamle. Bize düşen, bölgedeki her gelişmenin ardında Düvel-i Muazzama’nın oyunlarını aramaya dönük heveskârlıktan ziyade, gelişen kendi kaderini tayin etme mücadelesini, gerek emperyalist gerek ‘yerli’ vesayet rejimlerine karşı desteklemekten geçiyor.

http://www.sdyeniyol.org/index.php/duenyadan/471-libyaya-insani-muedahale-ve-emperyalist-vesayet-rejimi-foti-benlisoy

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: Emperyalist müdahale / Libya /

Comments

  1. suavi diyor ki:

    görüşlerinize katılıyorum, fakat yine de birşey kafama takılıyor. kaddafi güçleri zaten neredeyse isyanı bastırmak üzereydi ya da en azından benim bildiğim kadarıyla bu ihtimal daha yüksek görünüyordu. bu halde neden emperyalist müdaheleye ihtiyaç duyuldu?
    bir de şu var: hem emperyalist güçlere hem de kaddafi diktatörlüğüne karşı çıkmak (ki ben de bundan yanayım) fiili olarak isyancılar açısından neye taekabül edecektir, burada teoride en doğru duran fakat pratikte neye karşılık geleceği pek de anlaşılamayan bir boşluğa düşme riski yok mudur?

    teşekkürler

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.