AKP Gerçekten Faşist mi?

- 15 Nisan 2011 - Güncel Politika / Türkiye / Türkiye Solu

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

Sol-sosyalist kamuoyunda mevcut siyasal iktidarı nitelendirmek için “faşizm” sıfatı giderek daha bir şevk ve ısrarla kullanılır oldu. AKP hükümetinin son dönemde otoriter karakteri iyiden iyiye pekişen performansı karşısında faşizm nitelemesine başvurmak, faşizme gidişten bahsetmek iyiden iyiye popüler hale geldi. Peki AKP iktidarı bütün melanetine rağmen faşist sıfatını gerçekten hakediyor mu?

Daha önemlisi, mevcut hükümeti faşist olarak nitelemek, ona karşı mücadelede ne ölçüde fayda sağlayabilir, sağlar mı? Hemen hepimizin malumu olsa da birkaç hususu hatırlatarak başlamak en iyisi: AKP iktidarı hiç değilse Haziran 2011 seçimlerine kadar, referandumda arkasına dizmeyi başardığı Türk-Sünni milliyetçi-muhafazakâr bloğun desteğini pekiştirmenin peşinde.

İçki içilmesini marjinalize etmeye dönük yasal düzenlemeden Davutoğlu’nun gerekirse yeni Sarıkamışlar yaşamaktan çekinilmeyeceği açıklamasına, Erdoğan’ın “kadınlara yönelik şiddet abartılıyor” çıkışından ya da nükleer-tüpgaz karşılaştırmasından Arınç’ın televizyon dizisi Muhteşem Yüzyıl’a ilişkin açıklamalarına varıncaya dek gündelik sayısız örnek, iktidar partisinin seçimlere doğru milliyetçi-mukaddesatçı söylemin avadanlığına başvurmaktan çekinmeyeceğini gösteriyor. Ahmet Şık örneğinde daha yayımlanmamış bir kitabın “toplatılması” gibi vahim örnekler ise cabası.

Diğer yandan doğal ve kültürel ortak varlıkların tamamını sermayenin sömürüsüne açık hale getiren Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Yasası ve özellikle gençlere daha da esnek ve güvencesiz istihdam koşulları dayatan “torba” yasa gibi adımlarla doğanın ve emeğin sömürüsünün önünü alabildiğine açan adımlar da atmaktan çekinmeyeceği aşikâr.

Öğrenci protestolarına yönelik hükümet üyelerinin sergilediği Soğuk Savaş döneminin antikomünist retoriğini aratmayacak tutumların, Kürt hareketinin sivil itaatsizlik eylemlerine karşı kullanılan kışkırtıcı dilin arızi tavırlar olmadığı da keza ortada. Önümüzdeki dönemde iktidarın tavrının Devrimci Karargâh operasyonu, KCK davası ya da son Ahmet Şık örneğinin gösterdiği gibi sosyalist sola ve toplumsal muhalefete karşı daha da baskıcı bir hal alacağını tahmin etmek güç değil.

Peki bütün bunlar ve hatta muhtemelen önümüzdeki dönemde gündeme gelebilecek daha beterleri “faşizm” yapar mı? Emekçilerin sosyal haklarına saldıran, siyasal özgürlükleri kısıtlayan, iç düşman-dış düşman tehdidi yaratarak toplumu korkuyla paralize eden her siyasal rejim “faşizm” olarak nitelenebilir mi?

Açıkçası kıstaslarımız bu kadar geniş olunca modern zamanlar denen şu son iki, iki yüz elli yıllık dönemde hemen her otoriter rejim faşizm sıfatını haketmez mi? Bir başka deyişle, Metternich ya da Bismarck’tan Margaret Thatcher ve G.W. Bush’a yukarıdaki kıstasları şu ya da bu ölçüde yerine getiren her siyasal iktidar faşizm sıfatını hakeder mi? Hakederse ayırdedici bir siyasal kategori olarak faşizme gerçekten ihtiyacımız kalır mı?

Mesele sadece siyaset bilimi literatürü kavramlarının isabetle kullanılmasına dair kitabi bir tartışma değil elbette. Kavramsal kesinlik kendi başına bir amaç değil, toplumsal mücadelelere daha etkin bir devrimci müdahalede bulunabilmek için toplumsal gerçekliği daha iyi kavramaya dönük bir araçtır. Bu anlamda faşizmin yukarıda anılan genellikte anlaşılması, bizi tam da otoriterizme, hatta faşizme karşı silahsızlandıran, aciz bırakan bir “bumerang etkisine” neden olabilir pekâlâ.

AKP iktidarının faşizmle nitelenmesi en hafif tabirle faşizmin küçümsenmesi, hafifsenmesi anlamına gelir. Otoriter siyasal yöntemlere sarılan her emek düşmanı hükümete faşist denirse yarın öbür gün gerçekten bir faşizm tehdidiyle karşı karşıya kaldığımızda (günümüzün dünyasının bir faşist salgına geçmişten çok daha açık hale gelmekte olduğunu unutmayalım) sözümüzün, eylemimizin ne karşılığı olur?

Aslında faşizmin başka otoriter rejim örnekleriyle karıştılması ve dolayısıyla özgünlüklerinin ihmali ona karşı mücadelede daima sıkıntı yaratmıştır. Otuzlu yıllarda birkaç yıl arayla önce sosyal demokrasi dahi faşistten sayılırken az zaman sonra burjuvazinin çeşitli kanatlarından anti-faşist akımlar türetilmeye çalışılmış, bu vahim zigzaglar Almanya’dan İspanya’ya bir dizi facianın yolunu hazırlamıştır.

Bu kısa yazı faşizme dair kapsamlı bir tartışmanın yeri değil elbette. Ancak bir iki hususun da altını çizmekte fayda var: Faşizm başka askeri-polisiye diktatöryel rejimlerden her şeyden önce bir kitle hareketi olma özelliğiyle ayırılır. Küçük burjuvaziyi, lümpen proletaryayı, hatta işçi sınıfının belli kesimlerini seferber eden plebyen bir kitle hareketi oluşu, onu işçi hareketi açısından daha da tehlikeli kılan temel bir özelliğidir.

Faşizm anti-kapitalist bir demagojiyi de kullanarak militan kitle örgütleri yaratır, kendi kitlesini siyasetin mevcut yasal kanallarının ötesinde seferber ederek “sokağa ”hakim kılmaya çalışır. Faşist hareketler daha “muhalefetteyken” kendi milis güçlerini, gençlik örgütlerini, sendikalarını, derneklerini vs. oluşturarak toplumsal hayatın her alanında kendisi dışındaki bütün örgütlenmeleri tasfiye etmeye soyunur.

Diğer yandan faşizm özellikle iktidar olduğunda toplumsal hayatın bütününü disipline etmeye dönük açık bir totaliter karakter kazanır, alt sınıfların bütün bağımsız örgütlerini zor yoluyla dağıtır, parlamenter düzenin tüm görünümlerini tasfiye eder. Faşist bir rejimde parti ile devlet arasında bugünkü “kadrolaşma” meselesiyle karıştırılmaması gereken organik bir kaynaşma meydana gelir.

Hemen hepimizin malumu olan performansına karşın AKP ne böylesi bir paramiliter kitle mobilizasyonunu devreye sokuyor ne de totaliter bir mahiyet arzediyor. AKP işçi sınıfının belini kırmak, onun devrimci ya da reformist bütün örgütlerini tasfiye etmek, sınıfı atomize etmek için kitle terörüne başvuran bir siyasal aygıt değil. Esasında AKP iktidarı gücünü baskı ya da tahakkümden ziyade ya da onunla birlikte esas olarak etrafında kenetlenen geniş bir toplumsal koalisyona ideolojik ve moral önderlik yapabilmesinden alıyor.

AKP’yi güçlü kılan, işçi sınıfı örgütlerinin karşısına çıkardığı paramiliter gruplar, ya da grevleri ya da direnişleri basan “şok birlikleri” değil, işçi sınıfının sosyal ve siyasal gücünü kırarken aynı zamanda rıza üretebiliyor oluşudur. AKP’nin “başarısı”, faşizan bir demagojik “sosyalist” dil kullanması değil, sosyal-sınıfsal meseleyi depolitize ederken kendisini gayrimilli elitlere karşı mücadele eden milletin otantik temsilcisi olarak sunabilmesidir. Yani sınıfsal sorunları talileştirip onları kültürelleştiren bir sağ-otoriter popülizmin başarılı bir örneği olmasıdır.

AKP’nin bir faşist rejim tesis etme yolunda olduğunu savunanlar, aslında faşizmi saf siyasal bir olgu olarak tanımlayarak (polisiye baskı, devlet kadrolarına yandaşların yerleştirilmesi vb.), onu sermaye birikim süreçleriyle bağlantılandırmayan Marksizm dışı düşünce akımlarının tipik hatasını yeniden üretiyorlar. Oysa faşizmin yükselişi genel olarak kapitalizmin şiddetli bir bunalımının, bizzat artık değer üretilme ve gerçekleşme koşullarının bir bunalımının ifadesidir.

Faşist bir rejimin tesisi böylesi bir bunalım koşullarında kitle terörü yoluyla işçi sınıfının siyasal, sosyal ve iktisadi gücünün kırılması ve böylece de artık değerin üretilme ve gerçekleşme koşullarının genelde sermaye, özelde de tekelci kapitalizmin belirli grupları lehine şiddetle dönüştürülmesi anlamını taşır.

Faşist bir tehlikeden dem vuranların önce Türkiye kapitalizminde yapısal ve derin bir bunalımın toplumsal üretim ve bölüşüm ilişkilerinde sermaye lehine böylesi şiddetli bir müdahaleyi gerektirip gerektirmediğini sorgulaması gerekmez mi? İşçi sınıfı hareketinin büyük ölçüde etkisiz olduğu, kârlılık oranlarında ciddi bir düşüşten bahsedilemeyeceği koşullarda sermaye düzeni açısından faşizme gerçekten gerek var mı?

İlla ki bir mukayese yapılacaksa Erdoğan’ı Mussolini ya da Hitler’den ziyade günümüzün daha “sıradan” ama gayet tehlikeli başka siyasal figürleriyle kıyas etmek çok daha anlamlı. 1980’lerden itibaren iktisadi ve siyasal düzlemde bir sınıf hakimiyetini pekiştirme projesi olarak neoliberalizmi gündeme getiren muhafazakâr hükümetler, bir önceki dönemden çok daha farklı bir sağ siyaseti temsil ediyorlar.

İşte AKP’yi de günümüzde Berlusconi, Sarkozy, hatta Putin gibi bir dizi çağdaş örneğiyle karşı karşıya olduğumuz bu yeni ve militan sağla bağlantılı kılmak daha doğru. Toplumsal tüm ilişkileri piyasa ilişkileri olarak tarifleyen küstah bir neoliberalizmi milliyetçi-cemaatçi- patriyarkal değerlerle harmanlayan neoliberal bir otoriter popülizmle karşı karşıyayız. Bu “yeni” sağ elbette alt sınıfların demokratik ve sosyal kazanımlarını tehdit ediyor, emekçilerin siyasal ve sosyal gücünü kırmaya dönük sistemli bir saldırı siyaseti sürdürüyor.

Ancak alt sınıfları zor yoluyla sindirmeye, hatta tasfiyeye yönelen bir sınıf terörizmini, kitlesel tedhiş mekanizmalarını benimseyen açık bir iç savaş aygıtı da değil AKP. Mevcut hükümet gücünü “sopadan” çok “havuçtan” alıyor. O “havucu”, yani AKP’nin ideolojik-politik hegemonyasını kırmadıkça da etkili ve kitlesel bir muhalefet mevzii inşa etmek mümkün olamayacak.

AKP’nin tüm ezilenler için nasıl bir bela olduğu belli. Bir de korku hikâyeleri yaratarak, zaten güçlü olan mevcut iktidarı olduğundan daha da büyük ve tehlikeli göstermek neoliberalizme, patriyarkaya ve ekolojik yıkıma karşı mücadele etme arzusundakileri pasifize etme, sindirme tehlikesini barındırmaz mı? Bu kadar büyük bir tehlike karşısında “ehven-i şer” olarak görülene (mesela CHP) sarılmaya dönük bir eğilimi beslemez mi?

Faşizmin eli kulağı olduğuna dair alarm zilleri belki kısıtlı bir süre için kendi kadrolarımızı seferber eder; ancak somut gerçekliğin soğukkanlı bir somut tahliline dayanmayan her politik çizgi gibi beklenilmedik savrulmaların da müsebbibi olur. Hasılı, neoliberal otoriterizme karşı bir mücadele hattı inşa etmek için faşizm öcüsüne, faşist bir rejimin tesis edilmekte olduğuna dair korku senaryolarına gerçekten ihtiyacımız var mı?

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: AKP / Faşist AKP / Faşizm /

Comments

  1. Semih Gencer diyor ki:

    Faşizm tartışmaları çeşitli dönemlerde öne fırlar. malum cenahımızda yelpazenin sağından soluna ucundan bucağına da şekil alır.

    Bu konuda genelde başvurulan kaynak Dimitrovun tezleridir. Daha başka marksistlerinde konuya ilişkin eserleri olduğu gibi çeşitli sol sosyalizan komnizan hareketlerin ve yine liberallerin çok etraflı faşizm araştırmaları ve tartışmaları vardır.

    Burada en kritik olgu tekelci sermayenin gelişimi ile faşizm arasında kurulması gereken bağdır. Bu bağın en temel noktası şudur tekelci sermayenin yoğunluğu artıkça burjuva diktatoryasının baskısı artar. Miltarist polis devleti bunun en temel aracıdır. Devlet tekelci sermayesi sömürü oranlarını sonsuza değin artırma girişiminde bulunur. Köle çalıştırma dışarıya sermaye ihracı ihtiyacı yabancı sermaye ile entegrasyonunu artırma hep bu tür eğilimlerdir.

    Orta sınıfların mobilizasyonu, nasyonal sosyalist söylemler metafizik gerici ideolojilerin kitleleri yönlendirmesi yukarıda saydıklarımızı izler.

    Bizler son dönemde türkiye kapitalizminin geçirdiği evreyi doğru analiz etmek zorundayız. AKP nin faşizanlığı söylemi doğrudur popülist CHP ye oy taşıyabilir. Ancak zaten referandumda hayır propogandası yapan yapıların genel bir çoğunluğu daha o gün kendi ‘particiklerinin’ anahtarını Kılıçdaroğlu popülizmine teslim etmişlerdir bile. Meslek odalarında genel bir kural vardır. Sağa yanaşan yönetimler solda oluşabilecek çatlaklara karşı hep bir sağ faşist heyuladan bahsederler…

    Ancak tekelci sermaye düzeninde taşlar öyle bir serilmiştir ki bugünkü chp bileşimi dünden çok daha fazla sermaye yanlısıdır.

    Türkiye kapitalizmi olası bir ‘halk’ iktidarında bile kendi gelişme stratejisini çizmeye hazırdır.

    Bizler için esas tartışılması gereken olgu bu faşist veya değil egemen blok karşısında komünist ütopyanın nasıl etle kemiğe bürüneceği konusudur.

  2. firat diyor ki:

    Ecevit zamaninda ceptelefonu yoktu haberlesmek zordu insaat icin buyuk is makinalari yoktu yani teknolaji gerideydi ve bu halde sgk iscilerinin emeklilik yasi 45 ti vergi azdi simdi ise emeklilik 65 yas oldu vergi ise dunyanin en cok vergi alan yonetimi oldu ayrica her insaninda ibadeti allahla kul arasindadir yani namaz kilip kilmiyana kizmak sacmadir bence.

  3. firat diyor ki:

    Aha ulkeyi ben yonetsem sizlere ekmeyi 25 krs yaparim az vergi alirim emeklilik yasini 40 yasa indiririm ben gercek allaha inananim cok sukur.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.