TKP’nin Seçim Şakası… (Ersan Olgaç)

Sol Defter- Haber - 22 Nisan 2011 - 2011 Seçimlerine Doğru / Makaleler / Teorik Tartışmalar / Türkiye Solu

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

TKP’nin Seçim Şakası….

Lenin, “bana bir devrimciler örgütü verin, Rusya’nın altını üstüne getireyim” demişti. Yüzyıldan fazla bir süre sonra TKP “bana 500.000 oy verin, AKP’yi durdurayım” diyor. TKP’nin seçim çalışmalarını başlattığı ilanda “boyun eğmeyen 500.000 kişi aranıyor” söylemiyle, bir oy patlaması hayaline dalmış. 500.000 oyla finans-kapital diktatörlüğünü denetleme rüyası gören benzer bir başka reformist projeye tanık olmuş değiliz.

Aslında TKP’nin bu ilanı, ister istemez 1965 seçimlerinde o günün mülteci TKP’si ile siyasal akrabalık içinde olan TİP’in parlamentoya girmesinin bir tekrarı özlemini ifade ediyor. O günün koşullarındaki  milli bakiye sistemi sayesinde, 290.000 oyla 15 milletvekilliği   kazanan Türkiye İşçi Partisi, Adalet Partisi iktidarını püskürtmek bir yana, kendisini tüketen bir mekanizmanın ortağı olmuş ve meclise adımını attığı daha ilk günlerde, 1969 seçimlerinde başa güreşeceklerini söyleyerek, kendi başını yeme sürecine girmişti.

Neredeyse yarım yüzyıl sonra aynı hayallerin yeni versiyonları bir alternatifmiş gibi piyasaya sürülüyor. TKP şimdilik “başa güreşmek”ten söz etmiyor, yüzde onluk baraj engelinin de bilincinde olduğundan 500.000’lik bir oy torbası ile  yetiniyor. Bu oylara neden ihtiyaç duyduğunu ise, ayrı bir bildiri ile açıklamış bulunuyor. 10 Neden’den dolayı gerekli olan sihirli 500.000 oy neleri çözecekmiş bakalım: En başta TKP bu toplumda AKP‘den başka sermaye partisi ve kurumu görmediğini belgelemiş. CHP-MHP ve Genel Kurmay’dan tek kelimeyle bile söz edilmediği için, sanki tek başına AKP durdurulduğu, ya da geriletildiği zaman bir kurtuluş umudu yaratılacakmış sanısı yayılmak isteniyor.  AKP’nin tek hedef seçilmesinin gerekçeleri, “TKP’ye oy vermek için 10 neden” başlıklı bildiride ifadesini  buluyor. TKP bildiride “yobazlara ve Amerikancı liboşlara pabuç bırakmayanlardan oy istiyoruz” derken, bir yandan laiklik, diğer yandan anti- emperyalizm söylemine duyarlı olan kesimlerin özlemlerini dile getirmiş oluyor. Zaten bu kesimlerin çocukları TKP’nin toplam üye sayısının ezici bir çoğunluğunu oluşturduğu için, hem içeride iman tazeleme hem de dışarıda üye yakınlarını sandığa çekme gibi “realist” bir seçim çalışması başlatıyor. Böylece ailelerin de evlatlarının TKP’ye gitmesinden bir endişeleri olmaması gerekiyor, çünkü TKP, devletle, orduyla, Kürt direnişiyle, ya da silahlı mücadele gibi yöntemlerle bir ilişkisi olmadığını yeterince kanıtlamış bir partidir. Kendini sosyalist addeden ama özünde bir izci kampından öteye geçemeyen bu oluşumun özlemleri bildiriye bir kamp tüzüğü olarak çok açık biçimde yansımıştır. “Komünist partinin güçlü olduğu bir Türkiye’de parkta el ele dolaşan gençlerin yolunu kimse çeviremez; kimse 18 yaşındakilerin alkollü içki kullanmasına yasak getirip, belinde silahla dolaşmasına izin çıkartamaz…..Polis düşmana saldırır gibi saldıramaz…..Başbakanlar insanlara hakaret edemez, kabadayılığı delikanlılık diye yutturamaz, padişahlığa özenemez….Memleketi “babalar gibi satmakla”  övünemez. Medyumlar ve falcılar bilim insanlarının yerini alamaz; sporu kabadayılık, futbolu rakibe tekme atıp, küfretmek zannedenler Ulusal Takım’da ülkeyi temsil edemez… Askerler NATO’dan aldıkları madalyalarla övünemez.” Bu söylemler TKP’nin küçük burjuva reformist bir ideolojinin temsilcisi olduğunu ve toplumun da bu kesimlerinin ihtiyaçlarına cevap verdiğini açıkça göstermektedir. Üyelerinin yüzde sekseninden fazlasının öğrencilerden oluştuğunu düşünürsek, aşk ve içki  alanlarındaki duyarlılık, milli takım oyuncularının standartları, polisin daha uygar olmasına yönelik talepler, subaylara NATO madalyası takılmasına,vatanın satılmasına karşı tepkiler çok anlaşılır bir şeydir.  CHP gençlik kollarının tereddüt geçirmeden altına imzasını atabileceği bu eleştiri ve talepler, kendine Komünist Partisi diyen bir siyasi örgütün seçim kampanyasının başlangıç bildirisinde yer alıyor.

CHP’ye yönelik tek eleştiri ise şöyle: “Kendini Cumhuriyet’in kurucusu ve garantisi olarak gösteren bu partinin (CHP) “üye eğitimleri” Fethullahçılara teslim edilemez.”  Bu sözleri CHP’nin içindeki muhalif bir kesimin değil, TKP’nin seçim bildirgesinden okuyoruz.  TKP laiklik ve bağımsızlık konusunda CHP’den de çok duyarlı olduğunu kanıtlamıştır. Bu partiyi hiçbir zaman sermayenin ikinci cephesi olarak  görmemiştir. Kapitalizmi  AKP’yle sınırlı olarak algıladığı için CHP’ye yönelik eleştirisi de sadece laiklik ve bağımsızlıkla sınırlıdır. TKP, “kimse bağımsızlığın modası geçti diye ahkâm kesemez” derken, laikliğin ve bağımsızlığın teminatının artık CHP değil, güçlü bir TKP olduğunun da mesajını iletiyor. Bugünkü durumdan duyulan endişeler TKP’ye Cumhuriyet’in  bekçiliği görevini de veriyor: “Bu süreç, Türkiye Cumhuriyeti’nin temel ilkeleri arasında sıralanan ve aynı zamanda birer tarihsel ilerleme olarak emekçi halkımızın kazanımları arasında sayılması gereken bağımsızlık ve laikliğin bütünüyle ve bir iddia olarak dahi terk edilmesine yönelmektedir.”

Küçük burjuva asker sivil aydın zümreyi bundan daha fazla rahatlatacak bir seçim kampanyası bildirgesi düşünülemez. Bildiriye egemen olan bu anlayışın arasına  para babaları ve işsizlik gibi renk verici çiçekler de ekleyen TKP,  CHP’nin 500.000 oyuna taliptir. CHP tabanındaki küçük burjuva milliyetçi kesim için oylarını TKP’ye kanalize etmenin önünde bir engel olmadığını şu sözler yeterince kanıtlıyor: “Kürtlerin umutsuzluk içinde emperyalist ülkelerden, cemaatlerden ya da ayrılıktan medet umar hale getirilmesine kimse izin vermez.” Kürt özgürlük hareketine yönelik bu değerlendirme, bırakın CHP’yi MHP ve BBP gibi şovenist  partilerin bile yüreğine su serpen bir içerik taşıyor. Kürt direnişi konusunda Türkiye’de umutsuzluk içinde olan en başta AKP ve CHP’dir. Referandumda Kürt illerinin AKP’ye attığı şamar ve CHP’nin bölgede sıfırlanması bilinen bir gerçektir. Bu iki sermaye partisinin daha çok Türk seçmenlerden oy toplayabilmek için milliyetçilik yarışına girmeleri ve sanki anlaşmış gibi ne savaş ne barış politikasına sarılmaları,  umutsuzluklarının göstergesidir. Devrimci bir parti bu durumda bütün oklarını düzenin bu iki büyük temsilcine yöneltmekle görevlidir. Çeyrek yüzyıldır süren Kürt silahlı direnişi sadece Kürt halkını tarih sahnesine çıkararak, yeni kuşakları isyan ruhuyla eğitmekle kalmadı, aynı zamanda güçlü bir sol damar da yarattı. Türkiye devrimi bir yandan Kürt özgürlük hareketiyle geniş bir ittifakı zorunlu kılarken, diğer yandan da bu hareketin içindeki sol damarla aynı pınarda kaynaşarak ilerleyecektir. Yoksul ve isyankâr yepyeni bir Kürt genç kuşak bu devrimin en önemli ivmelerinden birini oluşturmaya aday olduğunu kanıtlamıştır. Kürt özgürlük direnişi, milliyetçilik illetinden arınmış bir Türkiye solu için eşsiz devrimci olanaklar sunan bir müttefiktir.  Elbette ki, Kürt kurtuluş hareketinin varlığını ve direnişini   sürdürebilmesinin, ülkedeki politik istikrarsızlığın da etkileriyle problematiksiz olduğunu iddia etmiyoruz. Ancak solculuk adı altında, hem de kendine Komünist Partisi diyerek, kendi Türk milliyetçiliğini meşrulaştırabilmek için bir diğer halkın ulusal direnişine karşı bu türden provakatif tahriklere de kimse izin vermez.

Bir siyasi partinin eyleminin içeriği onun adı ve programından çok daha fazla anlam ifade eder. Ama TKP programı, partinin eylemiyle de uyum içindedir. Eğer devrimci Marksizm’in ideolojik hegemonyası ve üstünlüğü uğruna mücadele verilecekse, o  programın bir ibret belgesi olarak eleştirisi, sürekli olarak gündemde tutulması gereken bir görevdir. TKP’nin adı ise, bu toplumda 1920’lerden beri vardır. Partinin ulusalcı karakteri her dönem onun ayırt edici özelliği olarak hiç değişmeden kalmıştır.  Stalinist Üçüncü Enternasyonal geleneğinin bir temsilcisi olan TKP’nin yöneticileri ve üyeleri sürekli izlenmişler, tutuklanmışlar, işkence görmüşler ve ceza evlerinde uzun yıllar yatmışlardır. İdeolojik olarak farklı bir geleneğin temsilcileri olsalar da, eski illegal kadroların kişisel özverileri hatırlardadır. 12 Eylül’le kapanan ikinci dönem TKP’nin önder ve taban kadrolarındaki dökülmenin boyutları çok iyi bilinir. Aynı adla ortaya çıkan  bu legal üçüncü dönem oluşumu, en azından ilk döneme nazaran çok daha milliyetçi ve reformist bir küçük burjuva öğrenci-aydın oluşumudur. Tarihsel olarak TKP geçmişini ve özellikle Kemalist diktatörlük ve Demokrat Parti dönemindeki konumunu  aratacak bir noktaya gelmiştir. Eski TKP ne de olsa işçi sınıfına yönelen bir çaba içindeydi ve kişisel planda işkencelere direnen önderleriyle övünebiliyordu. Günümüzdeki öğrenci merkezli TKP, düzenin uslu bir parçası olarak, Cumhuriyetin bekçiliğine soyunan bir izci birliğinden öteye geçemeyecek konumdadır.

TKP’nin ne 12 Eylül öncesi ve ne de bugünkü yapılanmasında devrimci şiddet, silahlı mücadele ve militan bir geleneğin yeri yoktur. Demokrasiye, insan haklarına, seçimlere vs. yaklaşımında ılımlı bir söyleme sahip bir izlenim vermeye çalışırken,  her fırsatta geleneğin temsilcisi olduğunu vurgulaması çifte standardından kaynaklanır. TKP’nin geleneği savunmak  dediği şey, maddi olarak yıkılmış olan, ama tarihsel olarak yaşayan Sovyetler Birliği’nin ideolojik ve politik hattının sözcülüğü görevini sürdürmesidir. Bu gelenek devlet şiddeti ve terörünün üzerinde yükselir. TKP her fırsatta sol içi şiddete karşı olduğunu vurgularken, mensup olduğu geleneğin devlet şiddetini savunmaktan geri kalmaz. TKP’nin sözcüsü konumundaki Haber Sol adlı sitedeki kimi yazılar bunun en açık kanıtıdır. Bunların en yeni örneği ise, Stalin’in savcılığına soyunmuş olan Kıvılcım Çağla adlı  birinin “Buharin Suçlu idi!” başlıklı yazısıdır. Bu yazı aslında TKP’nin demokrasi ve sosyalizm anlayışının çok veciz bir içtenlikle dışa vurmasıdır. Yazıyı cahil bir kişinin hezeyanı olarak değil, TKP programı ile tam bir uyumluluk içinde olan tarihsel bir genel değerlendirmenin uzantısı olarak ele almak gerekir.

Buharin’in suçluluğunu “itiraf” ettiğini  söyleyebilen bu kişi, Buharin’e karşı gösterilen kanıtların neler olduğu konusunda bakın ne diyor: “Bunu öğrenmemiz için Buharin dosyasının açılması gerekiyor.”  Burada yapılan, sosyalizm adına Bolşevik kuşağın katledilmesini meşrulaştırma çabasıdır. Dosya kapalı ama “itiraflar” açık. Tüm bir Bolşevik kuşağın bu sahte “itiraflar”la yok edilmesi, Lenin’in Merkez Komitesi’nin tamamen katledilmesi,  “Stalinist adalet budur!” diye savunuluyor. Buharin’in ölmeden önceki son mektubundaki şu satırları okuyan kişi, kimin suçlu olduğunu derhal anlar. “Onsekiz yaşımdan beri partideyim. Hayatımın amacı, her zaman işçi sınıfının çıkarları, sosyalizmin zaferi için savaşmak olmuştur… Şunu biliniz ki yoldaşlar, komünizme doğru muzaffer yürüyüşte taşıyacağınız sancağın üzerinde benim de bir damla kanım vardır.”

2011 yılında Stalinist terörü meşrulaştırmak için  Buharin’i suçlu ilan etmek gibi bir iddiayı gündeme getirebilen bir insanın ancak siyasi meczup olması gerekir. Konuşsun bakalım TKP! Bir taraftan sol içinde şiddet kullanılmasına karşı olduğunu söylerken, diğer yandan da sol içindeki şiddetin en acımasızını ve onun kaynağını savunarak samimiyetsizliğini açığa vurmuş oluyor. Sosyalizm adı altında devlet terörüne arkasını dayayarak, seçimlerde 500.000 oy istiyor. Bizim isteğimiz ise, Kürt özgürlük hareketi ve kadınlarla birlikte, ezilenlerin 3. cephesinin sermaye diktatörlüğüne karşı direnişidir. Bunu hayata geçirirken, 500.000 oy yerine 5000 devrimci militanı tercih ederiz.

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: 2011 seçimleri / Stalinizm / TKP /

Comments

  1. Müslim Teberdar diyor ki:

    Sana cevap vermeye değmez.Çünkü amacın,o dar ve sığ ufkun ile TKP’yi anlamak değil-ki zaten buradan anlaşılıyor dolayısıyla sana bir şey anlatmaya çalışmak akıllıca olmaz; yapılması gereken, burada kaybedilen birkaç dakikalık zamanımın alternatif maliyetini de düşünerek,senin gibi tiynetsizlere anlayacağı dili konuşmak olacaktır ve bir kaç öneri- anlamamak,çamur atmak,karalamaktan başka hiçbir şey değil.Ne yaptığından ziyade yapmak istediğin,ne olduğun kim olduğun hangi düşüncede olduğun bırak TKP’yi benim hatta aklı başında kimsenin umrunda olmaması gerekir.İlkokul 3. sınıf çocuğunun mantığıyla eşdeğer(aynen böyle, tek fark bu mantıkta birinin, karmaşık toplumsal tarihsel meselelere dair fikir yürütmesidir.Benim önerim ve doğrusu olan, en başa dönüp örneğin sosyalizm nedir,kapitalizm nedir,TKP nedir hatta ve hatta aile nedir, ben nasıl bu şekilde dünyaya geldim,sonradan mı böyle oldum ? vb.soruları yeniden sorman olacaktır.)
    Yayınlanmaz ise, yayınlamayanlara da sevgilerimi sunuyorum.(anladın sen!)

  2. selim diyor ki:

    Bir TKP’li olarak bu yazı için bütün samimiyetimle teşekkür ederim. Kendisine her fırsatta devrimci Marksist olarak niteleyen, TKP’nin işçi sınıfı partisi olmadığını falan söyleyen, ama biz TKP’liler kör, cahil ve kalın kafalı olduğumuz için siyasal alanda TKP düşmanlığı dışında bir varlıklarını göremediğimiz Troçkistlerin ruh halini bundan daha iyi özetleyen bir yazı olamazdı.

    Farklı bir bağlamda da olsa TKP bildirisinin önemli bir bölümünü yazıda aktardığı için sevgili Ersan Olgaç’a teşekkür ederim. Özellikle de, “halkın emeğiyle ve alın teriyle kurulan fabrikaları babalar gibi satarım” diyenleri teşhir etmenin, bilim adamı olmayan kişilerin çeşitli sıfatlar kullanarak halkı özgürce uyuşturmasına karşı olmanın, hatta parkta el ele tutuşmanın bile küçük burjuva reformizminden kaynaklandığı gerçeğini yüzümüze tokat gibi vurduğunuz için…. Zira gerçek devrimciler asla parkta sevgilileriyle el ele tutuşmazlar (tutuşanı da sevmezler); bilimin yerine hurafelerin konulmasına, başbakanın halkı aşağılamasına ve özelleştirmelerin pişkinlikle savunulmasına asla karşı çıkmazlar. Zira bilimi, özgürlüğü ve kamu mülkiyetini savunmak komünistlerin değil, küçük burjuva milliyetçi-reformist-Kemalist-bürokrat-Stalinist-MGK’cı-statükocu-hebelek-hübelek-höbeleklerin işidir. Aşkı özgürce yaşamanın, bilimi savunmanın, halka küfredenlerden hesap sormanın ve kamu mülkiyetine sahip çıkmanın işçi sınıfı çıkarlarıyla ne alakası var Allah aşkına, öyle değil mi?

    Öte yandan biz akıllanmaz Stalinistlerin nasıl bir gaflet içinde küçük burjuva reformizmine sürüklenmiş olduğumuzu bütün çıplaklığıyla bizlere gösteren sevgili Troçkist dostlarımızı 2010 TEKEL direnişindeki olağan üstü varlıklarıyla (*), her 1 Mayıs’ta binlerce (ve giderek artan sayıda) emekçiyi kızıl bayraklarla Taksim’e çıkarmalarıyla (!) ve öğrenci hareketine, hele hele küçük burjuva aydınlara hiç bulaşmamalarıyla (!) hatırlayacağız her zaman. Bir de zavallı küçük burjuva milliyetçisi TKP referandumda gerçek bir statükocuya yakışanı yaparak “hayır” demeyi tercih ederken, gerçek devrimci Marksistlerin sloganı olan “yetmez ama evet”i en ücra mahallelere ve köylere bile ulaştıran, on binlerce devrimci işçinin umut şarkısı olarak dillere dolayan sevgili Doğan Tarkan’ı içerisinden çıkarmış yüce bir geleneğin Marksistliğinden şüphe edilebilir mi? Ah şu geri kafalı Stalinistler.

    (*) TKP Ankara örgütüne telefon açıp “burda bir arkadaş diyo ki, sizin Stalin diye bi arkadaş varmış, Tarık diye birini öldürmüş” diyen TEKEL işçisinin sesi hala kulaklarımda! Aynı dostlarımızın TEKEL işçilerinden birinin omuzuna elini koyup “işçi kardeş, biz şimdi sana öncülük edeceğiz” diyerek öncülük konusundaki engin bilgileriyle bizlerde uyandırdıkları hayranlığı unutmak mümkün mü?

  3. Anıl diyor ki:

    Güzel bir yazı olmuş. TKP’lilerin buradan bile eleştirilere altyapısızca saldırmasına da üzgün değilim çünkü şaşırmadım. Bu tarz eleştirileri yanıtlamak yerine enternasyonal düşünen ve hiyerarşi kurmadan örgütlenebilen her muhalif sese karşı milliyetçiliği besleyebilecek stratejiler izleyip ”yurtseverlik” kisvesi altında ”liboş, Sorosçu, TKP düşmanlığı dışında hiçbir varlığı gözükmeyen Troçkistler” gibi yaftalamayı veya ‘yetmez ama evet’ diyen sosyalistleri ‘AKP’nin solcusu’ olarak nitelemeyi tercih ediyorlar, dalga geçiyorlar, sağlık olsun.

    Ben şunu diyeyim sadece. Türkiye’de 24 Nisan’da Ermeni Soykırımı anması üzerine TKP Taksim’de bulunmak yerine nükleer enerjiye karşı bir eylem yaptılar (diye biliyorum), pek çok örgütlü-örgütsüz özgürlükçü insan faşistlere inat orada bulundu. Sol.org bırakın bunu, 24 Nisan normal bir günmüş gibi yayın hayatına başladı. Tümevarım yapıyorum, edebî olarak parkta yürüyen sevgililerin el ele tutuşmasına elbette ki baskı yapılamaz. Buna karşı çıkılır. Peki bu konuda ajitasyon yaparken savaşa karşı çıkmak, Nato’ya hayır demek, Hepimiz Ermeniyiz demek, Lgbtt bireylerle işbirliği içinde olmak, Kürtlerin yanında olmak, başörtüsüne özgürlük istemek, nefret suçlarına karşı olmak, Ermeni sorunu konusunda tabuları yıkmak, anadilde eğitimi savunmak ve küresel kapitalizmin artı değer üzerinden kârını kat be kat arttırmak için sebep olduğu ekolojik yıkımın sonucu olan küresel ısınmaya karşı olmak gerekmez mi? Karşıysak, sokakta olmak gerekmez mi? (Bir de doğru zamanda bulunmak da gerekir.)

    Hah işte, TKP’nin bu noktada sınıfta kaldığını söyleyebilirim. Bırakın sokağa çıkmayı, bir sosyalist olarak örneğin İran’da devrim sonrası başını kapatmak istemeyen kadının yanında olmak gerekirken Türkiye’de başörtülü okumak isteyenin yanında bile durmak gerekirken durmuyor ki, ne sokağı. Bırakın ”Ermeni’nin altını çizmeyi, Türk’ün de çizesiniz…”

    Sol Dergisi’nde okuduğum bir cümleyi aktarayım: ”CHP bizim düşmanımız değil, bizim düşmanımız bu yeni düzenin temsilcisi AKP’dir”

    Ben bütün burjuva partilerine düşman olduğum için zaten ”TKP düşmanlığı dışında varlığı olmayan bir Troçkistim” mesela.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.