Sosyalizmin İki Ruhu ve “Devrimden Sonra”

- 2 Haziran 2011 - Edebiyat/Sanat / Teorik Tartışmalar / Türkiye Solu

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

Sosyalizmin iki ruhu ve “Devrimden Sonra”

Mutasavver, yani hayal edilmiş bir devrimin hemen akabinde, Kalkınma Komitesi’nin işçilere fabrikalarının kamulaştırıldığını duyuran ve onlara bu konuda bilgi veren toplantısındayız. Kürsüdeki genç erkek ve kadının işçilere kamulaştırmanın yararlarından uzun uzadıya bahsettikleri toplantının sonunda bir kadın işçi elini kaldırır ve neredeyse titreyerek kürsüdekilere yeni koşullarda işten çıkarmaların olup olmayacağını ya da ücretlerde bir düşüş yaşanıp yaşanmayacağını sorar. Kadın işçi yalnız da değildir. Aynı fabrikanın işçilerinden biri toplantıya giderken yanındakine “sakın bizi işten atmasınlar” diye sorar endişeyle. İşçilerin “normal” bir devrimci durumda şaşırtıcı sayılması gereken bu kaygı ve tereddüdü gayet makuldür aslında. Zira kamulaştırmayı daha aynı günün sabahında kendilerine bu kararı kısaca tebliğ eden ve ellerine bir broşür tutuşturan komünistlerden öğrenmişlerdir. “Devrim” onların gıyabında gerçekleşmiş olduğundan, onların inisiyatif ve yaratıcılığı temelinde gelişmediğinden işçiler onu ancak kaygıyla, şaşkınlıkla izlemekle yetinirler.

Mustafa Kenan Aybastı’nın yazdığı ve yönettiği, Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nin katkılarıyla çekilen “Devrimden Sonra” filmini oluşturan on kadar kısa filmden biri yukarıda aktarılan kamulaştırmayı hikâye ediyor; işçilerin gıyabında, onlara sormaksızın, onların dahli olmadan gerçekleşen bu “kamulaştırmayı”. Emekçileri ürküten, afallatan, onların seyirci olduğu garip bir devrim filmde anlatılan. İşçilerin, köylülerin, altta kalanların devrimden neredeyse bîhaber olduğu, devrimci bir dönüşümün ne getirip ne götüreceğine dair ancak film boyunca izleyicinin kafasına kakılan müteakip kararnamelerle malumat edindikleri bir devrim. Yani kitlelerin aktörü olmadığı, “sıradan” denen insanların kendi kaderlerini tayin etmeye dönük enerjisini açığa çıkarmayan, ancak parti görevli ve komiserlerinin kararlarının “aşağıya” bildirilmesi yoluyla emir komuta zinciri dahilinde gelişen bir devrim.

Oysa bir devrimin, hele hele “sosyalist” vasfını hak kazanma iddiasındaki bir devriminin tanımlayıcı özelliği kitlelerin seferber olması, daha önce kendilerine kapatılmış siyasal karar alma alanını kendi eylem ve örgütlenmeleri yoluyla işgal etmeleri değilse nedir? Devrimin tanımlayıcı özelliği kitlelerin “tarih yazması”, aşağıdakilerin tarihin öznesi haline gelmesi değil midir?  Değilse devrim nedir peki? Devrimin ne olup olmadığı hususunda hiç şüphesiz hemen hepimizden daha deneyimli olan Lev Troçki bu hususta şöyle yazıyordu: “Devrimin en tartışma götürmez özelliği kitlelerin tarihsel olaylara doğrudan müdahaleleridir. Normal zamanlarda, ister monarşik, ister demokratik olsun, devlet ulusa tepeden bakar; tarih erbaplarınca yapılır: monarklar, bakanlar, bürokratlar, parlamenterler, gazeteciler. Ama keskin dönemeçlerde, eski düzen artık onlar için katlanılamaz hale geldiğinde, kitleler kendilerini siyaset arenasından ayıran duvarları birer birer yıkarlar, geleneksel temsilcilerini yerlerinden ederler ve bu müdahaleleriyle yeni bir düzenin başlangıç ortamını yaratırlar. (…) Devrimin tarihi bize göre, her şeyden önce, kendilerinin karara bağlandığı sahaya kitlelerin aniden dalmalarının öyküsüdür.”[1]

Ezilenlerin Şöleni

Devrimden Sonra’nın devriminde aşağıdakilerin böyle bir doğrudan müdahalesine şahit olmak mümkün değil. Ne fabrikalarını işgal eden ve üretimi kendileri örgütleyen işçiler var ne toprağa el koyan topraksız kır emekçileri… Devrimi yapmış olması gerekenler kendi kaderlerini tayin etme enerjisinden bütünüyle yoksun bir şekilde çıkıyorlar karşımıza. Devrimden sonra meşum konut sorununun nasıl çözümleneceğine dair epizodda yıllardır oturduğu ev için artık ev sahibine ödeme yapmayacağını elbette yeni hükümetin yayımladığı bir beyanname vasıtasıyla öğrenen kiracının sevincine tanık oluyoruz. Her nasılsa iktidara gelmiş komünistler aşağıdakilere artık kira ya da elektrik ve su faturası ödememeleri gerektiğini bildiriyor; aşağıdakiler de “sosyalist iktidarımızın” bu âlicenaplığı karşısında şaşırıp kalıyor. Film ekibi Paris Komünü ya da Rus devrimine bile değil, mesela bundan sadece otuz küsür yıl önce gerçekleşen Portekiz Karanfil Devrimi’nin tarihine şöyle bir göz atsalar konut sorunununa daha devrim sırasında kitleler tarafından el atıldığını, mahalle komitelerinin, kiracı birliklerinin inisiyatifleriyle emekçilerin konut ihtiyacını gidermeye dönük aşağıdan faaliyet ve eylemlerini görürlerdi. Zaten genelde devrim sırasında aşağıdakilerin kendi eylem ve örgütlülükleriyle kazandıkları “devrimden sonra” ancak tasdik edilir. Sahih bir devrimde işçiler fabrikaya el koymak, köylüler ağanın toprağını almak için “sosyalist iktidarımızın” kararnamesini beklemezler, bunları kendi yol ve yöntemleriyle gerçekleştirmeye koyulurlar. Ancak filmin “kararname sosyalizmi” bu bakımdan sadece onu sadece boğucu bir didaktizme mahkûm etmekle kalmıyor; ayrıca onu politik bakımdan da tehlikeli sulara sevkediyor.

Lenin, malum, “devrim ezilenlerin şölenidir” diyor ve şöyle devam ediyordu: “Ancak devrim zamanlarında insan kitleleri yeni bir toplumsal düzenin yaratıcıları olarak bu kadar aktif bir biçimde öne çıkarlar. Böyle zamanlarda insanlar, evrimci ilerlemenin filisten terazisine vurulduğunda mucize sayılabilecek şeyleri yapma kudretine sahip olurlar.”[2] Filmin hemen başında ülkeden kaçmakta olduğunu gördüğümüz burjuvaları bir devrimde ürküten bu mucize, bu şölendir, yani ayaktakımının, “tehlikeli sınıfların” burjuvazinin maddi ve sembolik düzenini ihlal etmesi, Tayyip Erdoğan’ın sevdiği deyimle “ayakların baş olmasıdır”. Ayaktakımının kentsel mekânı zaptettiği o büyük ihtilallere has devrimci şenlik atmosferini, yaratıcılığı her şeyin ters yüz olduğu devrimci karnavalı “Devrimden Sonra” filminde aramaksa beyhude. Kısa bir süre önce gerçekleştirildiği anlaşılan devrimin yaratmış olması gereken coşku ve heyecandan iz yok. Devrim nasılsa olmuş bitmiş, evli evine, köylü köyüne dönmüş sanki. Gündelik hayatın rutininde herhangi bir ciddi değişiklik yok, herkes işinde gücünde. İşin kötüsü yönetmenin filme dönük bu tarz eleştiriler karşısında kendilerinin devrim değil, devrim sonrasına dair bir film yaptıklarını vurgulaması.[3] Hani derler ya, özrü kabahatinden büyük. Devrimi hayatın bütün alanlarını sarsan bir süreç olarak değil de bir gecede olup biten bir iktidar değişikliği olarak tasavvur ederseniz, yani devrimi mevcut hükümet aygıtını ele geçirme, hatta devralmaya indirgerseniz devrimle sonrasını böyle mekanik bir biçimde ayırırsınız elbet. Sonra da nasılsa bir kerede olmuş bitmiş, fazla da sıkıntı yaratmamış, devrimi yapmış olması gereken insanlarıysa pek etkilememiş “steril” bir devrim çıkar karşımıza. Öyle ki siyasal iktidarın sembollerine dahi (devlet dairelerindeki bayraklardan Atatürk posterlerine) dokunulmamış bir devrim…

Semboller bir yana, mevcut iktidar yapısının temel bir bileşeni olan orduda dahi radikal bir değişim yaşanmadığı, emir komuta zincirinin dimdik ayakta olduğu anlaşılıyor. Adını hakeden bir devrim kaçınılmaz olarak gelişiminin bir aşamasında orduyla karşı karşıya gelir. Ya müesses nizamın baskı aygıtı tarafından ezilir ya da orduyu sınıf temelinde bölmeyi, parçalamayı başarır. Konuyla ilgili kısa filmdeyse bırakın orduyu sınıf temelinde bölerek eratı devrime kazanmayı, komuta kademesinin dahi devrim taraftarı olduğu açıkça ima ediliyor. NATO’dan çıkıldığını askerlere duyuran emir (artık kararname sosyalizmi bile değil, “emir sosyalizmi”) birliğe gelince komutan “heyt be, nihayet oldu” diye seviniyor. NATO’nun en önemli kollarından biri olan TSK’da bağımsızlıkçı-devrimci subay icad etmeye dönük bu ima, sosyalist hareketin kimi geçmiş arazları da düşünüldüğünde vahim sıfatını hakediyor.

Kendimizi kandırmayalım; filmin adından başka hiçbir yerde devrim yok aslında. Söz konusu olan devrim değil, bir hükümet değişikliği. Nasıl olmuşsa olmuş bir şekilde komünistler iktidara gelmiş, hükümeti ele geçirmiş. Oysa devrim, mevcut iktidarı ele geçirmeye dönük bir hamle değildir;Marx’ın deyimiyle devrim, “bürokratik-askeri aygıtı bir elden diğerine geçirmek değil, paramparça etmek”tir.[4]

Yukarıdan sosyalizm-aşağıdan sosyalizm

Hal Draper 1966 yılında kaleme aldığı bir makalede sosyalizmin bir toplumsal-siyasal hareket ve düşünceler bütünü olarak tarihi boyunca iki “ruha”, daha doğru bir tabirle iki ayrı halet-i ruhiyeye sahip olduğunu yazıyor ve bu iki ruh halini, “yukarıdan” ve “aşağıdan” sosyalizm diye tefrik ediyordu.[5] Yukarıdan sosyalizm, kuşkusuz iyiniyetli olan bir kurtarıcılar zümresi tarafından sosyalizmin müteşekkir olması beklenen kitlere şu ya da bu biçimde (devrimci ya da reformcu biçimleriyle) bahşedilmesinden ibarettir. “Devrimden Sonra”, yukarıdan sosyalizmin, yani emekçilere sosyalizmin bahşedildiği bir devrimci dönüşümün dört dörtlük bir örneği.

Bu biçimiyle “Devrimden Sonra” Marx öncesi sosyalizme geri dönüyor denilebilir pekala. Toplumsal dönüşümün ancak kitleleri terbiye eden, aydınlatan “eğitici” bir diktatörlük yoluyla sağlanabileceği Babeuf, Buanarotti ya da Blanqui tipi bir sosyalizm bu. Oysa Marx’ın belki de en önemli katkısı, komünist bir tarihsel ufku proletaryanın, yani somut bir toplumsal failin kitle eylemiyle, onun kendi kendini özgürleştirmeye dönük pratiğiyle bütünleştirmesiydi. Yani komünizm artık Robert Owen tipi “ütopik sosyalistlerin” “Zihni Sinir projeleri” ile ya da aydınlanmış bir azınlığın ahaliyi terbiye ederek gerçekleştireceği bir şey değil, somut bir siyasal-sosyal hareketin adıydı. Bu nedenle olacak 1864’te I. Enternasyonal’in ilkelerini kaleme alırken Marx, işçi sınıfının kurtuluşunun kendi eseri olacağını yazıyordu.

“Devrimden Sonra”da emekçi ve ezilenler kendi kurtuluşlarının öznesi değil nesnesiler ancak; aydınlatılmayı, terbiye edilmeyi, kurtarılmayı bekliyorlar. Filmde karşımıza çıkan işçi ya da köylülerin çoğu saf, çocuksu bir neşeye sahip ama bir devrimci kabarışın özneleri olacak özgüven ve kararlılıktan yoksun gölge karakterler. Oysa söylemeye gerek duymak bile abes ama bir devrim geniş kitlelerin siyasal şuurunda muazzam bir sıçramaya denk düşer. Rus devrimini günü gününe gözlemleyen John Reed, bir klasik sayılan Dünyayı Sarsan On Gün’de devrimin açığa çıkardığı kitlesel inisiyatif ve yaratıcılığın çok sayıda örneğini verir. “Devrimden Sonra”nın devrimiyle bir kıyas olsun diye uzunca bir alıntı maruz görülsün: “Cephede askerler subaylara karşı kavgalarını sürdürüyor ve komitelerde kendi kendilerini yönetmeyi öğreniyorlar, atölyelerde, eşsiz birer örgüt olan fabrika komitelerinde tecrübe ve güç ediniyorlar, eski düzene karşı savaşta tarihi görevlerinin bilincine varıyorlardı. Tüm Rusya okuma öğreniyordu. Siyaset, ekonomi, tarih okuyordu; zira halk öğrenmeye gereksinim duyuyordu. Her kentte, hemen her köyde ve tüm cephede her siyasi fraksiyonun kendi bir ya da birçok gazetesi vardı. Binlerce örgüt, yüzbinlerce broşürü orduda, köylerde, fabrikalarda ve sokakta dağıtıyordu. (…) Şu konuşmalar ne de büyük bir rol oynuyordu. Carlyle’ın Fransa konusunda söz ettiği ‘hitabet selleri’, kışlalarda, sendika merkezlerinde, sovyet toplantı salonlarında, kulüp, okul, sirk ve tiyatrolardaki konuşmalar, tartışmalar ve konferanslar yanında çocuk oyuncağı kalırdı. Fabrikalarda, siperlerde, köy meydanlarında mitingler yapılıyordu. (…) Aylar boyunca Petrograd ve tüm Rusya’daki sokak köşeleri birer halk kürsüsü olmuştu. Trenlerde, tramvaylarda, her yerde kendiliğinden bir tartışma oluşuveriyordu.”[6] “Devrimden Sonra”nın emekçileri ise radikal bir toplumsal dönüşümü üstlenecek eylem ve örgütlülük kapasitesinden çok uzak. Zaten ortada ezilenlerin kendi hayatlarını kendi elleriyle yönetmelerini sağlayacak özörgütlülükler, fabrika ya da mahalle komiteleri gibi organlar da yok. Kitlelerin kendi hayatlarını örgütledikleri bu tip özörgütlenmeler daha ilk aşamalarından itibaren bir devrimin belirleyici özelliğidir. Şu son yüz, yüz elli yılda gerçekleşen her devrimci atılımda böylesi özörgütlenmelerin fışkırdığını görürüz. Bu durum bazen bir çılgınlık noktasına, bir komitemaniye varır. Rusya devrimi sırasında ülkede bulunan Belçikalı diplomat Jules Destrée çok ağır ilerleyen bir trenle Petrograd’dan Moskova’ya giderken, kompartımanını paylaştığı insanların gidecekleri yere varmadan önce bir “yolculuk komitesi” oluşturduklarını aktarır mesela.[7] George Orwell’in İspanya devrimi ve iç savaşı hakkındaki anlatısı Katalonya’ya Selam da kitlelerin kendilerini örgütleme yönündeki bu muazzam şevkine dair anekdotlarla doludur. Zaten bir devrimin başarısı bu organların genelleşmesiyle doğrudan bağlantılı değil midir?

Kararname sosyalizmi

“Otantik” devrimci gelenek bu konudaa, yani devrimci dönüşümün ancak “aşağıdan” fışkıran enerjiyle mümkün olabileceği, kararnamelerle yukarıdan dikte edilen bir sosyalizmin ise ancak bir karikatür teşkil edebileceği hususunda açıktır. Lenin Kasım 1917’de, yani “devrimden sonra” şöyle diyordu mesela: “Tabanın yaratıcı etkinlikleri yeni toplum yaşamının temel faktörüdür… Sosyalizm kararnamelerle yukarıdan getirilemez. Sosyalizmin ruhu mekanik bürokratik yaklaşımı reddeder; yaşayan, yaratıcı sosyalizm kitlelerin kendi eseridir.”[8] Yine Lenin Mart 1918’de (yani “devrimden sonra”),  VII. Bolşevik Parti Kongresi’nde şöyle konuşuyordu: “Devrimimizin yaptığı şeyler tesadüfi değildir… Yaptıklarımız bir parti kararının ürünü değil, kitlelerin sloganları ve çabalarıyla kendi yarattıkları bir devrimdir… Sosyalizm azınlık tarafından, Parti tarafından gerçekleştirilemez. Sosyalizm ancak kendi kendilerini eğitmiş on milyonlar tarafından gerçekleştirilebilir.”[9]

Oysa kitlelerin yaratıcı inisiyatifi ve kendi kendilerini yönetme deneyimi olmaksızın gelişen bir “devrim” söz konusu olduğunda ahaliye yol gösterecek, onlara devrimin ne olup olmadığını anlatacak komünist kurtarıcı-eğitmenlere muhtaç olunur. “Devrimden Sonra”nın hemen her bölümünde bu kurtarıcı-eğitmenler çıkıyor karşımıza. Bazen bir mübaşir bazen de anlayışlı bir baba edasıyla sosyalizmin amentüsünü tebliğ, ahaliyi irşad ediyorlar. Rosa Luxemburg 1918 yılında “kitleler iktidarı kullanmayı, ancak onu kullanarak öğrenirler. Bunu onlara öğretmenin başka bir yolu yok. Şanslıyız ki, proletaryanın sosyalistçe ‘eğitilmesinden’ dem vurulan günler geçti”[10] diye yazarken belli ki yanılıyordu. Emekçileri kendi kurtuluşlarının öznesi değil nesnesi olarak gören “yukarıdan sosyalizm” maalesef dimdik ayakta.

“Devrimden Sonra” yukarıdan bir sosyalizm anlayışının tipik bir özelliğini yeniden üretiyor: Kitlelerin kendi eylemiyle sosyalizmi ayırdığınızda sosyalizm “genelleşmiş özyönetim” olmaktan, bir özözgürleşim pratiği olmaktan çıkıyor ve planlı ekonomi ve üretim araçlarında devlet mülkiyetinden ibaret bir kalkınma modeli haline geliyor. Bu nedenle olacak film boyunca plan ya da devletleştirme sözcükleri sık sık kulağınıza çalınıyor,sosyalizmin kazanımları geniş yığınların kendi hayatlarını yapma kudretiyle değil bölüşüm adaleti temelinde tanımlanıyor. Sosyalimin kazanımları kira ve fatura ödememekten ibaret oluyor…

Sözün özü, “Devrimden Sonra” devrimi küçümsüyor, onu basit bir iktidar değişikliğine, üstelik geniş kitlelerin öznesi olmadığı dar anlamda bir hükümet değişikliğine indirgiyor. Oysa sosyalist olma iddiasındaki bir devrim açısından sorun, daha iyi yönetilme ya da herhangi bir yönetilme biçimini seçmek değil, özyönetimin genelleşmesi, aşağıdakilerin kendi kurtuluşlarının öznesi olmasıdır. Aslında filmi muhtemelen izlememiş olsa da “Devrimden Sonra”ya dair en iyi yorum Rosa Luxemburg’a ait diyebiliriz. Son sözü ona bırakalım: “Gerekli olan şeyin yalnızca eski hükümeti yıkmaktan, sosyalist bir hükümeti başa geçirmekten, sonra da sosyalizmi yerleştirecek kararnameleri yayınlamaktan ibaret olduğu sanılıyor. Bunun bir hayalden başka bir şey olmadığı bir kez daha ortaya çıktı. Sosyalizm, kararnamelerle yaratılmayacak ve yaratılamaz da; ve de sosyalizm, ne kadar sosyalist olursa olsun herhangi bir hükümet tarafından kurulamaz. Sosyalizm, kitleler tarafından, tek tek her proleterin katılmasıyla yaratılabilir.”[11]

(Bu yazı Altyazı dergisinin Haziran 2011 sayısında yayımlanmıştır.)


[1] Lev Troçki, Rus Devriminin Tarihi Şubat Devrimi: Çarlığın Devrilmesi, çev. Bülent Tanatar, Yazın Yayıncılık, İstanbul, 1998, s. 7.

[2] http://www.sa.org.au/index.php?option=com_k2&view=item&id=3967:marxism-and-the-arab-revolution&Itemid=386&tmpl=component&print=1

[3] http://www.birgun.net/cultures_index.php?news_code=1304841562&year=2011&month=05&day=08

[4] Aktaran V.İ. Lenin, Devlet ve Devrim, çev. Ferit Burak Aydar, Agora Yayınları, İstanbul, 2009, s. 39.

[5] http://www.marxists.org/archive/draper/1966/twosouls/index.htm

[6] John Reed, Dünyayı Sarsan On Gün, çev. Erdoğan Gürkan, Oda Yayınları, İstanbul, 1976, s. 35-36.

[7] Aktaran Marcel Liebman, Lenin Döneminde Leninizm Muhalefet Yılları, çev. Osman Akınhay, Belge Yayınları, İstanbul, s. 259.

[8] Aktaran Marcel Liebman, Lenin Döneminde Leninizm İktidar Yılları cilt II, Belge Yay., çev: Osman Akınhay, İstanbul, 1992, s. 18.

[9] age, s. 20.

[10] Rosa Luxemburg, Spartakistler Ne İstiyor?, çev. N. Sarıali, Belge Yayınları, İstanbul, 1979, s. 162.

[11] Luxemburg, age, s. 152.

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: "Devrimden Sonra" Filmi /

Comments

  1. […] Oysa bir devrimin, hele hele “sosyalist” vasfını hak kazanma iddiasındaki bir devriminin tanımlayıcı özelliği kitlelerin seferber olması, daha önce kendilerine kapatılmış siyasal karar alma alanını kendi eylem ve örgütlenmeleri yoluyla işgal etmeleri değilse nedir? Devrimin tanımlayıcı özelliği kitlelerin “tarih yazması”, aşağıdakilerin tarihin öznesi haline gelmesi değil midir? Değilse devrim nedir peki? Devrimin ne olup olmadığı hususunda hiç şüphesiz hemen hepimizden daha deneyimli olan Lev Troçki bu hususta şöyle yazıyordu: “Devrimin en tartışma götürmez özelliği kitlelerin tarihsel olaylara doğrudan müdahaleleridir. Normal zamanlarda, ister monarşik, ister demokratik olsun, devlet ulusa tepeden bakar; tarih erbaplarınca yapılır: monarklar, bakanlar, bürokratlar, parlamenterler, gazeteciler. Ama keskin dönemeçlerde, eski düzen artık onlar için katlanılamaz hale geldiğinde, kitleler kendilerini siyaset arenasından ayıran duvarları birer birer yıkarlar, geleneksel temsilcilerini yerlerinden ederler ve bu müdahaleleriyle yeni bir düzenin başlangıç ortamını yaratırlar. (…) Devrimin tarihi bize göre, her şeyden önce, kendilerinin karara bağlandığı sahaya kitlelerin aniden dalmalarının öyküsüdür.”[1] […]

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.