Foti Benlisoy: “Sosyalist Hareketin Bağımsızlığını Muhafaza Konusunda Dikkatli Olmalıyız”

Sarphan Uzunoğlu - 2 Ağustos 2011 - Teorik Tartışmalar / Türkiye / Türkiye Solu / Ulusal Sorun

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

Foti Benlisoy: “Sosyalist Hareketin Bağımsızlığını Muhafaza Konusunda Dikkatli Olmalıyız”

Türkiye’de ve dünyada sosyalist hareketlerin geleceği ile ilgili fikirleri ve Yeniyol ekibiyle birlikte ortaya koydukları duruşla sosyalistlerin ilgiyle takip ettiği isimlerden Foti Benlisoy ile aylık söyleşiler yapma fikri başta aklımızda yoktu; ama  Benlisoy’un verdiği cevaplar ve gündemin yoğunluğu birincisini şimdi okuyacağınız röportajı gelenekselleştirmeyi kaçınılmaz hale getirdi.

Söyleşi: Sarphan Uzunoğlu

Sizce sosyalistler hangi başlıkları ıskalıyorlar? Türkiye’deki sosyalist mücadele neden sokakta bir karşılık bulamıyor? Bu bir dil problemi mi, gündemi yanlış okuma problemi mi?

Sosyalist hareketin temel meselesinin bir “dil sorunu” olduğuna dair uzunca zamandır yaygınlaşmış görüşlere katılmıyorum. Bu kanaat karşı karşıya bulunduğumuz sorunu, yani sosyalist hareketin toplumsal ardalanının bunca daralmış olmasını bir dilsel meseleye, zamana uygun bir retorik keşfine indirgiyor. Keşke bu kadar basit olsa. Dilsel bir yenilenme elbette gereklidir; yani sosyalistlerin çoğu zaman esoterik, kendi kendine refere eden “kapalı” dilinin bir sorun olduğu ortada. Ancak önemli olan bu sorunun nasıl bertaraf edilebileceği. Mevcut eskimiş dili bir kenara bırakıp zamana uygun bir dil kullanalım, dilimiz çok ağır referanslarla yüklü, kimsenin artık anlamadığı teorik bir avadanlıkla, yani kavramlarla iş yapamayız gibisinden yaygın tepkilerin ciddi bir sorunla malul olduğunu düşünüyorum. Solun katı ve kapalı dilini sorgulamak elbette gerekli; ancak bu eleştirinin varacağı yer eksensiz ve kemiksiz bir dil olmamalı, esnek olalım derken “kauçuk” ya da “plastik” bir dil, yani her yola gelen, ne taraftan çeksen oraya uzayan bir kemiksiz bir jargona da meyletmemeliyiz.

Sadece dil meselesiyle sınırlı kalmayarak anlatmaya çalışayım: Geçmişi yad etmekten ve geçmiş aidiyetler etrafında gerçekleştirilen ayinlerden bir siyaset çıkarmak elbette problemli bir hal. Ancak böylesi bir mazinin huzuruna sığınma halinin alternatifi, her şeye sil baştan başlamayı önüne koyan ve bu anlamda sosyalizmin en temel “ezberlerini” dahi akıldan çıkaran bir tür “yenilikçi amnezi” hali olamaz. Yani solda muhafazakârlık eleştirisi çoğu zaman solun, sosyalizmin temel referanslarıyla bağını yitirmiş bir “yenilikçilik” oluyor ki bu çok problemli.

Dil meselesine dönersek, solun bir kendini anlatma derdi olabilir; ancak açıkçası geniş kesimler nezdinde daha anlaşılır bir siyasal dil ancak toplumsal mücadele ve direnişler içerisinde yeşerebilir. Bahsi çok edilen dilsel, hatta fikri yenilenme ancak yeni mücadeleler içerisinde şekillenebilir. Devrimci pratikle bağı olmayan dil tartışmaları bizi ister istemez başka bir skolastisizme sürükleme riskini ihtiva eder. Kısacası yeni bir dil ezilenlerin gıyabında üretilebilecek, icad edilebilecek bir şey değil, ancak mücadele içerisinde kolektif bir yaratım sürecinin ürünü olabilecektir.

Tam da bu bağlamda sorunumuzun bir “gündemi yanlış okuma” meselesi olduğunu da düşünmüyorum. Bilakis, sosyalistlerin mevcut gündeme ziyadesiyle tabi olduğunu, biz solcuların tabir caizse fazlasıyla “yüksek siyaset” yaptığımızı düşünüyorum. Sosyalist hareket bir süredir kendi siyasal gücü ve toplumsal derinliğiyle bakışımsız bir beklenti ufkuna sahip. Ezilenlerle doğrudan bağlarımız öylesine zayıflamışken ve örgütsel-politik bir fetret devrindeyken mevcut gündeme sıkışarak, gündemin şurasını ya da burasını takip ederek bir çıkış yakalanabileceğini sanmıyorum.

Aslında Türkiye’de sosyalist hareketin temel meselesi bir “deneyim eksikliği” olarak tanımlanabilir. Yeniyol dergisinde de sıklıkla ifade ettiğimiz gibi, sosyalist hareketin yeniden inşa sürecinde tayin edici eksiklik, yeni mücadele deneyimleri içinde siyasallaşan ve bu yeni deneyimler ışığında kendini teorik/pratik/örgütsel olarak yenilemeye soyunan yeni bir kuşağın eksikliğidir. Son yirmi yıldır kitle mücadelelerinde, Kürt hareketi müstesna, ciddi bir yükselişin yaşanmamış olması, sosyalist hareketin yeniden yapılanmasını hayli sancılı ve uzatmalı bir süreç haline getiriyor. Sınıf hareketinin, toplumsal hareketlerin cılızlığı, sosyalist hareketin yeniden inşası sürecine ciddi sınırlar dayatıyor. Dönemsel ve kısmi kimi yükselişler olsa da bunlar ülkedeki toplumsal ve siyasal gündemi bir ölçüde de olsa belirleyebilecek olgunluğa erişemiyor, erişse dahi bir anda parlayıp sönüveriyor, kalıcı etkiler yaratamıyor. Dolayısıyla dsınırlılığı, sosyalist hareketin gelişimine sürekli olarak ket vuruyor.

Hal böyleyken, sosyalist hareketin içerisinde bulunduğu köklü kriz ve gerileme koşullarıyla uygunsuz bir biçimde “bir kolayını bulup sıçrama yapma” şeklinde özetlenebilecek bir tutum hayli yaygınlaştı. Mevcut güçler dengesiyle hiç ilgisi olmayacak biçimde “büyük” beklentilere girme, sosyalist hareketin toplumsal tekabüliyetini pekiştirmeye ve genişletmeye dönük sürekli ve ısrarlı bir inşa faaliyeti yerine hemen ve hızla büyük siyaset platformuna atlamaya dönük bu tip fırsatçı düşünme ve davranma biçiminden kaçınmak elzem. Toplumsal karşılığını önemli ölçüde yitirmiş sosyalist hareketin elde sörf tahtası sırtına atlanacak “dalga” arayışında sanki.

Söylemek istediğim, fazlasıyla basit bir şey aslında: İçerisinde bulunduğumuz namüsait ahval ve şerait altında bir “maymuncuk” aramanın manası yok. Sosyalist solun içinde bulunduğu krizden kurtuluşun mucizevi bir reçetesi, kolay bir çözümü maalesef yok. Yeniyol grubu olarak tekrar tekrar tekrarladığımız üzere, sosyalist hareketin uzatmalı yenilgiden çıkabilmesi, ancak yeni mücadele deneyimleri içerisinde pişerek, bu mücadelelerin şekillendireceği yeni kuşaklarla hemhal olmakla mümkün olabilecek. Ezilenlerin gündelik mücadele deneyimleriyle bağını büyük ölçüde yitirmiş, işçi sınıfı içerisinde anlamlı bir varlığı ve etkisi olmayan bir sosyalist hareketin bir “dalgaya” değil, nefes alabilmesini sağlayacak yeni kanallara ihtiyacı vardı. Bu da ancak ezilenlerin gündelik direnişleri içerisinde yer almak, buralarda açığa çıkan mütevazı ama her türden anlamlı enerjiyi daha geniş toplumsal mücadelelere sevk etmek yönünde sebatla çalışmak, amiyane tabirle iğneyle kuyu kazmakla mümkün.

Buradan bahsettiğin ‘gündem’ meselesine geri dönelim. Sosyalist yapıların seferber edebildiği toplumsal güçler cılızlaştıkça sosyalist hareket içerisinde aktüel gündem etrafında oldukça sert saflaşmaların yaşandığını görüyoruz. Ülke gündemine bir biçimde düşen meseleler etrafında yürütülen kampanya ve propaganda eksenli bir “kamuoyu siyaseti” temel faaliyet biçimi oluyor. Gazete manşetleri kerteriz noktası alınarak oluşturulan bir siyaset tarzı hâkim olunca da alttakilerle doğrudan ve sürekli siyasal ve örgütsel bağların oluşturulmasına dönük bir faaliyet biçimi tayin edilemiyor. Ezilenlerin bilinç ve örgütlülüğünü güçlendirecek, onların siyasallaşmasına katkıda bulunacak mücadele araç ve yöntemlerinin geliştirilmesine dönük bütünlüklü bir perspektif oluşturulamıyor. Oysa demin ifade ettiğim gibi, sosyalist hareketin yeniden yapılanması, ancak yeni mücadele deneyimleri içerisinde harmanlanmakla mümkün hale gelebilecek bir süreç. Yeni meseleler etrafında yeni insanlarla birlikte girilecek yeni mücadeleler olmadıkça yenilenmeyi beklemek abes. Toplumsal karşılığı bir hayli cılız sosyalist hareketin anlamlı bir siyasal odak haline gelmesi, neoliberal siyasal-toplumsal yeniden yapılanma sürecinin yarattığı toplumsal tepki ve itirazlarla hemhal olmayı gözeten uzun erimli bir siyasal yönelimi gerektiriyor. Büyülü bir çözüm, hemen şimdi, kolaylıkla doldurulabilecek bir boşluk yok. Kitleler dertlerine derman olsun diye dört gözle sosyalistleri beklemiyor. Ezilenlerin gündelik sorunlarını, yakıcı taleplerini gözeten sistemli bir toplumsal-siyasal faaliyet süreci inşa edilmedikçe sosyalist hareketin yeniden inşası, sayısı bol olduğu belli olan “projeci” sol toplum mühendislerinin “yenilikçi” fikir ve icatlarına kalacak.

Toplumsal mücadeleleri, yani hem geniş yığınların acil ve somut talepleri etrafında oluşturdukları siyasal seferberlik biçimlerini hem de bu ihtiyaçları karşılamaya dönük alternatif örgütlenme biçimlerini kışkırtamadığımız, yani ezilenlerle bağımız gıyabi düzeyde kaldığı müddetçe, politik sözümüz niyet ve temenni beyanından öteye gitmeyecektir. Yapılan bir iki kendi çapında başarılı kampanyayı “toplumsal hareket” saymak belki bir propaganda başarısı sayılabilir ama işin hayli kolayına kaçmaktır. İçerisinde bulunduğumuz durumu daha da vahim kılacak şey kendimize yalan söylemektir. Gerçekten “sosyal” vasfını hak eden bir solun oluşumu ancak sürekli ve düzenli bir “sosyal” faaliyetin yürütülmesiyle mümkün hale gelecektir. “Büyük” siyasetin bir parçası olarak değil. Bu nedenle emekçilerin kendi kaderlerine sahip çıkmaya dönük enerjilerinin önemli ölçüde dumura uğramış olduğu bir devirde bu yöndeki kısmi de olsa her deneyimi önemsemek gerekiyor.

Yani mesele gündemi yanlış okumak falan değil. Mesele, başkalarının, yani hâkim sınıfın farklı akım ve fraksiyonlarının gündemine karşı kendi gündemini oluşturmak, mevcut saflaşmalar karşısında yeni saflaşma çizgileri ortaya koyabilmektir. Başka güçlerin gündemlerinin peşinden ayrılmayıp kendi siyasal gündemini oluşturmayı her daim erteleyen sosyalist hareket, mevcut hâkim güçlerden birinin yedek tekerleği olma riskini her zaman taşır. Dolayısıyla yapılması gereken, tabir caizse, her tuz uzatana doğru koşmaktan çok kendi meselelerimiz etrafında sistemli bir siyasal faaliyeti yürütme inadını sürdürmektir. Sosyalist hareket, “anayasanın giriş kısmı şöyle mi böyle mi olsun” gibi siyasal alanda tuttuğu yerle ilgisiz sorulara vereceği yanıtlarla değil, çalışma saatlerinin radikal bir biçimde düşürülmesi, güvencesiz-esnek istihdam biçimlerinin kaldırılması, eğitim ya da sağlığın ticari niteliği olmayan bir hak olduğu, toprak ve su gibi doğal kaynakların piyasa ilişkilerine tabi kılınamayacağı ya da mesela işten çıkarmaların yasaklanması gibi meseleleri ülke gündemine sokmasıyla etkili bir politik aktör olacaktır.

Ülke gündeminin genel meselelere dair sol söz söylemesin değil muradım. Bilakis, elbette mevcut siyasal saflaşmalara dair bizim de sözümüz olmalı. Ancak bizi, sosyalist hareketi ayrıştıracak, onu genel siyaset düzleminde bir referans noktası haline getirecek olan mevcut gündeme dair sözümüz olmayacaktır. Ancak kendi sorularımızı sorarak, yeni sorular ortaya atarak bir alternatif odak haline gelebiliriz. Mevcut sorulara en iyi yanıtları vermeye çalışarak değil. Mesele mevcut saflaşmalarda pozisyon tutmak değil, toplumu yeni bir eksen etrafında yeni biçimlerde saflaştırmak meselesidir. Kendimize ait sorularımız, kendimize ait meselelerimiz, o meseleler etrafında ortaya çıkan yeni siyasal öznellikler olmadığı müddetçe siyasal alanda ayırt edilen bir güç, bir kerteriz noktası olamayız. Şu biraz önce saydığım meseleler etrafında dahi yürütülecek sistemli ve bütünlüklü siyasal faaliyet bizi mevcuttan ayıracak, ahalinin zihninde ve gündelik hayatında belki küçük ama anlamlı bir yer edinmemizi sağlayacaktır.

Mecliste dörtlü bir yapı oluştu. Bu yapıda sizce ‘sol’ bir bileşen var mı? Varsa bu ‘sol’ bileşenin sosyalist mücadele adına kazanım elde etme ihtimali nedir?

Kürt hareketinin son seçimlerde elde ettiği başarıyı önemsemek gerekiyor. Kürt hareketinin demokratikleştirici potansiyelleri, onun mevcut iktidar karşısında yegâne ciddiye alınabilir muhalefet odağı oluşu ve geniş kitleleri seferber etmedeki becerisi, sosyalist hareketin gelişimi açısından önemli olanaklar yaratıyor. Meclise sosyalist vekillerin girişi de bu bakımdan önemsenmesi gereken bir gelişme.

Ancak burada bir ikazda bulunmak sanırım kaçınılmaz: Bizde son dönemde sosyalistlerin meclise şu ya da bu biçimde girmesi, düzen dışı bir siyasal seçeneğin oluşturulmasının adeta “kurucu momenti” olarak tanımlanıyor. Buradaki ciddi bir sorun, kitle mücadeleleriyle temsili kurumlar arasındaki ilişkinin neredeyse tersine çevrilmesi. Sanki radikal solun mecliste yer bulmasını sağlayacak olan aşağıdaki mücadelelerin belli bir gelişkinliğe ve yetkinliğe ulaşmış olması değil de tam tersine, kitle mücadelelerinin ve toplumsal hareketlerin pekişmesine solun meclise girmesinin yol açacağı gibi bir izlenim doğuyor. Elbette mecliste “milletvekillerimizin” olması gayet iyidir. Toplumsal alanda etkin olduğunuz, örgütlenmesinde pay sahibi olduğunuz bir mücadele alanında değişik güçlerle biraraya gelerek gerçekleşen bir temsiliyet ilişkisine kimse karşı olamaz ve anlamlı bulunan bir toplumsal muhalefet pratiğinin mecliste temsili ona güç kazandıracaksa bu konuda tereddüt edilmemelidir. Fakat doğrusunu söylemek gerekirse solun hiç olmazsa son on yılda edindiği böylesi bir mevzi ve kazanım yoktur. Toplumsal muhalefetin inşası yönündeki çabalar emekleme aşamasındadır. Dolayısıyla ezilenler ve dışlananlarla organik bir ilişki olmadan, bunların temsilciliğine nasıl soyunulabilir, nasıl bir kürsü işlevi görülebilir soruları havada asılı durmaktadır. Hepimizin bildiği sır, sosyalistlerin meclise girebilmelerini mümkün kılanın Kürt hareketinin seferber ettiği kitle dinamiği olduğudur.

Gerek Blok grubunun gerekse bunun içerisinde yer alan sosyalist vekillerin önümüzdeki dönemde yaşanacak mücadelelere ciddi katkıları olacağı açık elbette. Ancak meclisten başlayarak aşağı doğru gelişecek bir yeniden yapılanma sürecinden ziyade aşağıdan başlayacak, tabandaki tartışmalar ve ortak mücadeleler, birleşik eylem zeminleri üzerinden şekillenecek bir süreci öngörmek daha doğru gibi geliyor. Belki bu seçim ittifakları meselesine dair meseleyi biraz daha genel bir düzeyde ifade etmek daha doğru olacak: Bizde son anda gerçekleştirilme ve kotarılma biçimleriyle seçim ittifakları beş benzemezin “fırsat bu fırsat” bir araya geldiği fazlasıyla tesadüfi oluşumlardır, bir kullanımlık oldukları her yanlarından bellidir. Genellikle bu girişimler demokratik bir sürecin ürünü de değildirler, partilerin merkez organlarınca kotarılan diyalog ve pazarlıkların performanslarına göre oluşurlar. Dolayısıyla bu ittifakların sosyalist hareketi seçimler vesilesiyle toplum nezdinde daha görünür kılma imkânları, daha baştan bu geçici, fırsatçı ve bürokratik yapılarıyla sakatlanmıştır adeta. Oysa seçimler öncesindeki dönemde çeşitli yapılar, örgütler toplumsal mücadeleler içerisinde biraraya gelmiş, birlikte yürümüş, deney ve bilgi alış verişinde bulunmuş değilse, toplumsal hareketler içerisinde yan yana gelmek mümkün olamamışsa seçimler için ittifaka gitmek, ittifaka katılanların dahi çok da ciddiye almadıkları, “adet yerini bulsun” diye gündeme getirilen bir tercih olarak kalacaktır. Önemli olan, seçimler öncesinde böylesi bir deneyin içerisinden geçmek, seçim ittifakını böylesi bir karşılıklı öğrenme sürecini bir adım öteye taşıyan bir süreç olarak örmektir. Üstelik mücadele içerisindeki biraraya geliş temelinde gündeme gelecek seçim ittifakının daha demokratik bir karakteri olabilecek, seçim beyannamesinin oluşturulmasından adayların belirlenmesine süreç demokratik organlar çerçevesinde tartışarak oluşabilecektir.

Dolayısıyla sosyalistlerin kurumsal temsiliyet meselesine ve seçimlere yaklaşımında ciddi bir araz olduğunu düşünüyorum. Bunun da ardında aslında az önce ifade ettiğim bir sorun var: Sosyalist hareketin toplumsal ve siyasal tecridi derinleştikçe kendi eyleminden ziyade başkaları aracılığıyla “sıçrama” zehabı nüksediyor. Dedim ya, sebatla yürütülecek uzun erimli bir toplumsal yeniden inşa faaliyetine değil de boşluk doldurarak “kulvar atlama” perspektifi bir dönemdir revaçta. Sosyalist hareketin değişik kesimlerinde toplumsal ağırlığıyla en ufak ilgisi olmayan siyasi beklenti ve tutum alışlar yaygın. Oysa sıçramak için bile önce bir yerlere basmak icap eder. Mesela temsil oranı %1’in dahi altına düşmüş bir sosyalist harekete “üçüncü cephe inşa etmek” ya da “AKP’nin sol alternatifini yaratmak” gibi bol keseden vazifeler biçmek neredeyse adet haline geldi. Kendi zeminini adım adım genişletmeyi değil de bir anda doğru taktikle sıçramayı hedefleyen bir tür “sol mühendislik” almış başını gidiyor. Sosyalist hareketin yeniden inşası için belki de atılması gereken ilk adım beklenti eşiğimizin kendi gerçekliğimize eş bir düzeye yaklaşmasını sağlamak olacaktır. Bu anlamda verili güç ilişkileri dahilinde, Kürt hareketinin olumlu potansiyelleri ve sosyalist adayların meclise girmiş olmalarına rağmen, sosyalist hareketin yeniden yapılanma ve inşasını mevcut meclis bileşiminde değil, öncelikle meclisin haricinde aramak gerekiyor. Meclisteki temsiliyet ancak bu hariçte olan bitene dayanak oluşturabildiği sürece anlamlı bir işlev görebilecektir. Ancak bir dizi mücadele alanında (neoliberalizmin işçi sınıfının ekonomik-sosyal-siyasi gücünü kırmaya dönük saldırısına karşı direnecek emek hareketinden doğanın metalaştırılmasına karşı mücadele eden ekolojik hareketlere, eğitimde ticarileşmeye ve geleceğinin işsizlik ve güvencesizlik cenderesine sıkışmasına karşı duracak öğrenci-gençlik hareketinden lgbtt hareketinin mücadelesine, batıda şovenizme set çekecek bir barış hareketinden evde görünmez emek ev dışındaysa esnek, güvencesiz, düşük ücretli işlere mahkûm edilen kadınları seferber edecek bir feminist harekete) önümüzdeki dönemde ciddi bir hareketlenme yaşanırsa sosyalist hareketin makûs talihinde bir değişim söz konusu olabilir. Yani ancak bizim mevcut örgütsel yapılarımızın haricinde bir toplumsal dinamiğin devreye girmesi yenilenmeyi, derlenmeyi gündeme getirebilecektir. Dolayısıyla da daha bugünden ve hiç vakit kaybetmeden dikkat, ilgi ve çabamızın büyük ölçüde bu ve benzer mücadele alanlarına yoğunlaştırmalıyız. Bu alanlarda sistemli bir biriktirme, mevzi kazanma çabası içerisinde olmalıyız.

Belli ki önümüzdeki dönem “çatı partisi” tartışmaları solun gündemini bir hayli meşgul edecek. Elbette daha henüz bu tartışmanın başındayız ve pozisyonlar belirginleşmiş değil. Dolayısıyla ancak yaklaşık olarak bir takım belirlemelerde bulunmak mümkün. Bir kere genelde bu tarz birlik tartışmalarının temel bir problemi, hedeflenenin ne olduğuna dair muğlaklığın tartışma sürecini bir noktadan sonra ister istemez kesintiye uğratmasıdır. Yani inşa edilmek istenen bir parti midir yoksa bir cephe midir sorusuna açık bir cevap bulunamadığı müddetçe karşı karşıya bulunulan görevler ve kimlerle yan yana gelineceği hususunda hep bir karmaşa yaşanması mukadderdir. Tahmin edileceği üzere bir parti inşası süreci daha programatik bir düzeyde gelişecek tartışmaları gerektirir. Bir cephe inşası ise bazı belirli acil meseleler etrafında güç biriktirmeyi ifade eder. Daha esnek ve sınırlı hedeflere dair bir biraraya geliş söz konudur. Bu hususta, yani neyin tartışıldığına dair bir konsensüs, terimlerde bir oydaşma yoksa sürecin ilerlemesi mümkün olmaz. Kürt hareketine, yani esas itibariyle şimdilik sadece bir kolona yaslanan “çatı” tartışmalarının akıbetinin ne olacağını göreceğiz. Fakat hiç değilse şimdiye kadar bu hususta ciddi bir belirsizliğin söz konusu olduğu aşikâr. Daha yakın zamanda birbirine zıt siyasal tavır alışlar içerisine girmiş çok sayıda yapının alelacele Blok içerisinde yer alması bu belirsizliğin bir ifadesi elbette. Sanırım, eğer süreç ilerlerse, karşımıza en iyi ihtimalle belli meselelerde ortak kampanya düzenleyebilen bir seçim ittifakı, bir şemsiye örgüt çıkacak. Bu da çatının mücadele alanlarında ortak gündelik faaliyet yürütmeyeceği, yani “organik” bir partinin ortaya çıkmayacağı anlamına gelir. Bunun mevcut durumda ne kadar ilerletici olacağı konusunda ciddi şüphelerim var.

Seçim ittifakından bahsetmişken bir hatırlatmada bulunmak isterim. Açıkçası, seçimler öncesindeki dönemde çeşitli yapılar, örgütler toplumsal mücadeleler içerisinde biraraya gelmiş, birlikte yürümüş, deney ve bilgi alış verişinde bulunmuş değilse, toplumsal hareketler içerisinde yan yana gelmek mümkün olamamışsa seçimler için ittifaka gitmek, ittifaka katılanların dahi çok da ciddiye almadıkları, “adet yerini bulsun” diye gündeme getirilen bir tercih olarak kalıyor. Önemli olan, seçimler öncesinde böylesi bir deneyin içerisinden geçmek, seçim ittifakını böylesi bir karşılıklı öğrenme sürecini bir adım öteye taşıyan bir süreç olarak örmektir. Üstelik mücadele içerisindeki biraraya geliş temelinde gündeme gelecek seçim ittifakının daha demokratik bir karakteri olabilecek, seçim beyannamesinin oluşturulmasından adayların belirlenmesine süreç demokratik organlar çerçevesinde tartışarak oluşabilecektir. Bu koşullar olmayınca seçim sürecinin belirleyici ekseni, sosyalist hareketin toplumsal ve örgütsel yeniden inşası ya da daha genel olarak toplumsal mücadelelerin ileriye taşınması açısından seçim faaliyetinin nasıl değerlendirilebileceği değil, meclise nasıl olursa olsun girebilme noktasındaki performans oluyor.

“Çatı” tartışmalarının bir başka zaafı, en azından şu ana kadarki performans hesaba katıldığında, sürecin bürokratik karakteridir. Kürt hareketinin ister istemez tayin edici konumda bulunduğu süreç, ona katılan örgütlerin yönetim kademelerinin belirleyiciliğinde gelişiyor. Oysa daha anlamlı bir birlik ya da bir araya gelme sürecinin “aşağıdan” örgütlenmesi, “tabanın” hem de sadece mevcut örgütlerin tabanı değil, halihazırda varolan yapılarda yer bulamamış birey ve kesimleri de sürece dahil etmesi icap eder. Uzatmaya gerek yok, karşı karşıya olduğumuz tablonun böyle bir manzaradan çok uzak olduğu aşikâr.

Diğer yandan konu açılmışken bir ekleme yapmama izin ver. Daha önce vurguladığım gibi Kürt hareketi yarattığı dinamikle sosyalist hareketin önünde ciddi olanaklar açığa çıkarıyor. Bir kere Kürt muhalefetinin müsebbibi olduğu kitlesel seferberlik ve mücadele birikimi, toplumsal mücadeleler anlamında hayli çoraklaşmış bir ülkede muazzam öneme sahip bir istisna teşkil ediyor. Bu dinamiği önemsemek, hatta Kürt hareketiyle genelde “yukarıdan”, bürokratik kanallarla kurulan ilişki biçimini nasıl bu hareket çerçevesinde siyasallaşan tabanla mücadele içerisinde daha dolayımsız bir biçimde kurarız diye düşünmek gerekiyor. Ancak Kürt hareketiyle sosyalist hareket arasındaki orantısızlık, sosyalist hareketin Kürt muhalefetinin bir eklentisi haline gelme riskini de barındırıyor. Ulusal bir hareket olarak Kürt muhalefetinin sınıflararası bir karakteri olduğu, bu anlamda (seferber ettiği kitlenin büyük bir bölümü neoliberalizm ve savaş kıskacında yoksullaşmış insaanlar olsa da) bünyesinde çok farklı ve birbiriyle çelişik eğilimleri ihtiva ettiği gözden ırak tutulmamalıdır. Yani Kürt kurtuluş hareketiyle bir dayanışma ilişkisi ve yan yanalık geliştirilirken sosyalist hareketin örgütsel ve politik bağımsızlığını muhafaza konusunda da dikkatli olunmalıdır.

Soruna geri dönersek meclis düzeyinde temsiliyete elbette önem vermek gerek. Ancak devrimci ya da radikal sol potansiyeli mevcut meclis aritmetiğinde değil, başka bir yerde, toplumsal mücadele alanlarında gerçekleştirilecek küçük ama anlamlı birikimlerde aramak gerekiyor.

ÖDP’nin Birleşik Devrimci Merkez çağrısı hakkında ne düşünüyorsunuz? Kürt hareketinin böyle politize olduğu bir dönemde başka bir cephede yeni bir siyaset yapmak mümkün mü?

Öncelikle ÖDP’ye dair bir şeyler söylemek gerek belki de. Sosyalist hareketin en mühim tarihsel geleneklerini büyük ölçüde biraraya getirebilmiş olan ÖDP, 1996 yılında kurulduğunda kökenleri bir on yıl öncesine giden birlik sürecinin izinden gidiyordu. Dolayısıyla bir çoğulcu-birleşik parti deneyimi olarak ÖDP sürecinin tıkanması, sadece o siyasal partiyi değil, sosyalist hareketin neredeyse bütününü olumsuz etkiledi. İçerisinde bulunduğumuz örgütsel dağınıklık halinin kökenleri elbette ÖDP deneyinin yaşadığı sıkıntılarla alakalı önemli ölçüde. ÖDP’in en önemli zaafı, kendisini organik bir parti haline getirememesi oldu. Yani toplumsal mücadeleler içerisinde kökleşmeye dönük sistemli ve bütünlüklü bir faaliyet ile kendisini inşa etmeye ve büyütmeye yönelmedi. Toplumsal mücadele alanları ile parti arasında, birinin diğerine tahakkümünü içermeyen sağlıklı bir ilişki tanımlanamadı, alanlar da parti içi hayat gibi paralel ilişki ağlarının insafına terk edildi. Organik bir parti haline gelemeyince, yani mücadele alanlarına ilişkin bütünlüklü bir faaliyetin olmadığı koşullarda her siyasal dönemeç krizlere yol açtı, her siyasal eşik ayrışmalarla noktalandı. Dahası, ayrılıkların kalanlara faydası olmadığı gibi gidenlere hiç olmadı. ÖDP’den türeyen parti-örgüt-gruplar toplamının bugünkü hali zaten malum; ancak esas sorun ÖDP içerisinde aktif siyasal faaliyet içerisinde yer almış çok sayıda insanın sürecin tıkanmasıyla gündelik-örgütlü siyasal hayatın dışına savrulmasıydı.

Bir şeyi de vurgulamak isterim: ÖDP’nin kendisini organik bir parti olarak inşa edemeyişinin belki de en belirgin göstergesi, her ayrılığın ancak geçmiş aidiyetler hesaba katılarak anlaşılabilmesi, her krizin ancak geçmiş aidiyetler etrafında kopuşma ya da konsolidasyonlara yol açmasıdır. ÖDP, üyelerinin içerisinde yer tuttuğu yeni mücadele deneyimleri neticesinde o mücadelelere dayanan yeni bir kimlik ve kültür inşa edeceğine giderek eski aidiyetlere ait kültürel kodların ve dilin yeniden üretildiği bir alan halini aldı. Oysa gelenek ancak yeni mücadeleler içerisinde yeniden anlamlandırılabilir. Yeni mücadelelerle bağı kurulamayan geleneğe iman tazeleme düzeyinde sahip çıkmak geleneği kurutur, yavan kılar.

Fazla uzatmayayım. ÖDP’de yaşanan parçalanma, solda büyük bir örgütsel dağılmaya tekabül etmiş, sosyalist hareket içerisinde bir cazibe merkezi oluşturacak, derleyici, toparlayıcı bir rol oynayacak bir güç kalmamıştır. Bu önümüzdeki süreci tayin edecek ciddi bir meseledir. Sosyalist hareketin yirmi yıllık bir geçmişe sahip olan birlik sürecinin ÖDP deneyiminde zirveye vardıktan sonra çözülmesi, anlamlı bir sonuç üretmeden dağılması, yeniden harmanlanmanın, derlenmenin önünde ciddi bir engel oluşturuyor. Dolayısıyla ÖDP deneyiminin anlamlı bir bilançosu çıkarılmaksızın girilecek her birlik süreci, bir önceki dönemin hatalarını daha vahim şekillerde tekrar etmek dışında bir sonuç yaratmayacaktır. Bunca yıllık birlik sürecinden anlamlı dersler çıkaramamış olmamız yeniden baştan başlama imkânlarımızı zayıflatıyor.

Buna rağmen sosyalist hareketin farklı kesimlerini pratikte biraraya getiren birleşik eylem zeminleri oluşturma çabasından imtina etmemek gerekiyor. Mevcut haliyle bir Birleşik Devrimci Merkez önerisi hayli muğlak. Burada kastedilenin ne olduğunu derinleştirmek gerekiyor. Üstelik bu önerinin mevcut “çatı” tartışmalarıyla bir rekabet ilişkisi içerisinde görünmemesi, çatı sürecine bir karşı öneri olarak şekillenmemesi gerekiyor. Böyle rekabetçi bir tutum, biraraya gelişe, birleşik zeminler yaratmaya dönük enerjiyi kısırlaştıracak, onu verimsiz polemiklere savuracaktır.

Daha önce vurguladığım gibi elbette her türden birleşik eylem zeminini önemsemek gerekiyor. Bir savunma mevzii oluşturmaya dönük her tür faaliyetin kıymeti büyük. Ancak sanırım bu hususta “büyük” düşünmenin zamanı değil. Yani elbette devrimci bir odak, sosyalist hareketi toparlayacak bir cazibe merkezi oluşturmayı hedefleyerek daha küçük ama gerçekleştirilebilir adımlar atmak daha anlamlı. Mesela önümüzdeki dönemde karşımıza çıkacağı açık olan kıdem tazminatı, bölgesel asgari ücret, esnek istihdam formlarının yaygınlaştırılması ya da özel istihdam büroları gibi meselelerde oluşturulacak bir birleşik eylem zemini böylesi bir odağı zaman içerisinde inşa etmeye dönük büyük bir enerjiyi açığa çıkarabilir. Önümüzdeki dönemde bu konular etrafında yürütülecek birleşik bir siyasal faaliyet, belki orta vadeli birleşik bir kampanya solu derlemeye dönük onca iddialı projeden daha anlamlı sonuçlar üretebilir.

Ordunun da AKP’nin kontrolüne girmesiyle yeni bir döneme girmiş bulunuyoruz. Bu yeni süreçte bugüne dek tüm hamlelerini ‘askeri vesayet’i yenme amacına bağlayan liberal-muhafazakâr camianın ‘yeni’ süreçte neye evrileceğini tahmin ediyorsunuz? İleri demokrasi yeni eylemlerini neye bağlayacak?

Öncelikle bir noktayı vurgulamak isterim: Ordunun “eski” ya da “yeni”sini tartışırken dikkat etmemiz gereken bir husus var. Profesyonel, daha küçük ve esnek, operasyonel gücü artmış ve bölgesel çatışmalara müdahale kapasitesi yüksek bir kuvvet teşkil etmek üzere mevcut ordunun yeniden yapılandırılması meselesi, AKP’den önce de gündemde olan bir konuydu. Bu hususun, yani TSK’nın TC’nin bir bölgesel güç olma konumuna uyarlı olacak şekilde yeniden tanzimi meselesini “AKP orduya el koyuyor” şeklinde açıklamak ya da sadece bu boyuta indirgemek bence problemli.

Bu arada yeni orduya karşı çıkarken eskisi sanki matah bir şeymiş izlenimi yaratmaktan da özellikle kaçınmalıyız. Eski denen ordu da nihayetinde bir NATO ordusuydu, mevcut iktisadi-sosyal düzenin bekçisi ve muhafızıydı. Yani sanki ortada bir halk ordusu vardı da bu şimdi yozlaşıyor gibi bir intiba yaratmak solun işi değil.

Ordu komuta kademesinin 1980 cuntasıyla ve daha sonra da 1990’larda, hem siyasal temsil krizinin hem de savaşın etkisiyle kazandığı otonomiyi kaybettiği, sivil otoritenin kontrolüne girdiği bir süreci yaşıyoruz. Bilhassa 1990’lı yıllarda ordu içerisinde etkin konum kazanmış olan neo-Kemalist tabiriyle tarif edilebilecek kanadın tasfiye edilip etkisizleştirildiği bir süreç bu. Bunda elbette bir beis yok, bilakis ordunun siyasal karar alma süreçlerindeki etkisinin zayıflaması sevindirici bir gelişmedir. Ancak bu gelişmeyi daha geniş bir bağlamda ele almazsak, militarizmle mücadele hususunda çok hızlı ve kolay sonuçlara vararak büyük bir hataya düşeriz.

Siyasal karar alma süreçlerinde cihet-i askeriyenin etkinliğinin sınırlanması illa ki demilitarizasyon anlamına gelmez. Bir örnekle izaha çalışayım: Hatırlarsanız geçen sene Afganistan’daki ABD kuvvetlerininin kumandanı General McChrystal’in Obama yönetimine dair zaman zaman galiz küfür ve iğnelemelerle dolu eleştirileri ortaya çıkmış, bunun üzerine de Obama generali süratle görevden almış, daha doğrusu istifaya zorlamıştı. Bizde bu örnek kimilerince askeri otoritenin sivil otoriteye tabi oluşunun parlak bir örneği olarak gösterilmişti. Şimdi bu örnekten hareketle, yani Obama’nın Afganistan’daki ordunun komutanlığı gibi kritik bir konumda olan bir subayı kendisini eleştirdiği için hızla görevden almasından hareketle ABD’nin militarist olmadığını, ordunun ABD gücünün tayin edici bir faktörü olmadığını savunmak mümkün mü? Yani dünyada en büyük askeri harcamaları yapan, dünya ölçeğinde askeri üsleri bulunan ve bir dizi ülkeyi fiilen işgal altında bulunduran bir ülkenin (uluslararası sistemin hegemon gücünün) sırf askeriye sivil otoriteye tabi diye militarist olmadığını savunmak mümkün mü?

Türkiye’de maalesef militarizme karşı mücadele büyük ölçüde ordunun siyasal karar alma süreçlerindeki etkisinin sınırlandırılmasına dönük faaliyete indirgenmiş durumda. Hal böyle olunca mesele bir sivilleşme sürecine indirgenmiş oluyor. Bakın mesela ordu komuta kademesine en çok saldıran Ahmet Altan’ın yazılarına. Aslında Altan’ın muradı genel olarak ordu değil, hatta kendisi daha etkin, güçlü, Türkiye’nin bölgesel güç olma hedefine daha uygun bir ordu istiyor. O sadece ordunun siyasete karışmamasını, “işini” yapmasını istiyor. Bizim açımızdan ise mesele sadece ordunun siyasal karrar alma süreçlerinde ne kadar etkili olduğu değildir. Mesele bizatihi ordunun bu “işi” ile alakalıdır. Elbette ordunun siyasetteki etkisini sorgulamak, bu etki ve gücün kırılmasını savunmak durumundayız. Ancak işimiz bununla sınırlı değil. Bizim ufkumuz MGK bileşiminde seçilmişlerin atanmışlara göre daha fazla ve daha etkin olmasıyla sınırlı değil; bizatihi MGK gibi bir kurumun varlık nedenini ve onun “güvenlik” algılayışını problematize etmeliyiz. Oysa ne yazık ki sol, ordunun ve Türkiye’deki militarist süreçlerin eleştirisinde kendisini liberal çerçeveden ayrıştırabilmiş değil. Ya ufku sivilleşmeyle sınırlı liberal dizgeyi tekrar edip yeniden üretiyor ya da bazen liberallere ya da AKP’ye karşı çıkacağım diye orduyu savunur bir pozisyona sürüklenebiliyor veya öyle bir izlenim yaratabiliyor.

Mesela “terörle mücadele” örneği bu hususta oldukça açıklayıcı. Belli ki jandarmanın içişleri’ne bağlandığı ve polise bağlı özel harekat timlerinin Kürt bölgelerinde etkin rol oynayacağı bir sürece giriyoruz. Özel harekat timlerinin geçmiteki meşum performansı herkesin malumu. Yani şimdi belki ordunun etkin olduğu dönemden daha kanlı olabilecek bir askeri yönelim bize sivilleşme olarak pazarlanabiliyor. Hüseyin Gülerce gibileri bundan demokrasinin zaferi diye bahsedebiliyor. Ordunun da özel harekat timlerinin de ne olduğunu iyi bilen Kürt halkı açısından bu büyük değişimin, yani yiyecekleri kurşunun genelkurmaya değil de artık içişleri bakanlığına ait olacak olmasının elbette bir manası yok. Sivilleşme, askeri vesayetin tasfiyesi etiketi altında pekâlâ savaş ve baskı politikaları sürdürülebiliyor demek ki.

Soruna dönersek, dediğin gibi, askeri ya da bürokratik vesayetle mücadele ediliyor olduğu söylemi AKP’yi uzun süre besleyen bir kaynak oldu. Bu argüman AKP’yi muktedirken mağdur gösteriyor, dolayısıyla da ona hem iktidar hem de muhalefet konumlarına aynı anda sahip olmak imkânını veriyordu. Aslında AKP’nin muhafazakâr popülizmi, kendisini milletin otantik temsilcisi sayarken devleti ele geçirmiş gayrimilli – Batıcı bir elite karşı mücadele yürüttüğünü savunan milliyetçi muhafazakârlığın klasik bir temasının yeniden üretilmiş haliydi. Buna göre aslında demokratikleşme, bu Batıcı, gayrimilli ya da lakçi elitin gayrimeşru şekilde el koyduğu devlet kademelerinden sürülmesiyle ve “alnı secde görmüş” kadroların devlet makamlarına gelmesiyle eş anlamlıydı. Yani bu muhafazakâr muhayyilede demokratikleşme, birbirinden ayrı düşmüş milletle devletin, milletin bağrından çıkmış kadroların iktidar olmasıyla yeniden buluşturulması, yani millet-devlet kaynaşmasının sağlanmasıydı. Yani “askeri veya bürokratik vesayete karşı mücadele eden AKP”, “devlete karşı sivil toplumun, halkın ya da çevrenin temsilcisi olarak AKP” argümanlarını yeniden üretenler, aslında bu otoriter “demokrasi” kavrayışını istemeden de olsa yaygınlaştırmış oluyorlardı. Sol liberalizmin en büyük “günahı”, işte bu milliyetçi-muhafazakâr siyaset tahayyülünü yaygınlaştırmak, başka kavramlarla da olsa, onu daha önce hiç kapsayamadığı kesimlerle buluşturmak olmuştur.

Dediğim gibi askeri vesayete yada işte milletin haklarını gasp eden elitlere karşı mücadele eden bir siyasal güç olma görüntüsü AKP’nin geliştiği bereketli bir zemini oluşturdu. AKP’nin yaşanan tüm gelişmelere rağmen kendisine hem mağdur hem de muktedir konumunu armağan eden bu söylemden orta vadede vazgeçmeyeceğini, vazgeçemeyeceğini sanıyorum. AKP’nin her popülist siyasal akım gibi bir düşmana, daha doğrusu bir düşman algısına, bir halk (millet)-elitler ayrımına olan ihtiyacı, onu ayakta tutan belki de en önemli kaynak.

Şike soruşturması da dahil tüm soruşturmalarda asıl hedefin ‘Tayyip Erdoğan’ olduğuna dair bir algı yaratılmaya çalışılıyor. Bu dönemde böyle bir tek adam mitine karşı solun nasıl bir tavır alması gerekiyor?

AKP’nin faşist ya da totaliter bir yönelime girdiği şeklindeki yorumları abartılı, hatta problemli buluyorum. Son zamanlarda sıkça yapıldığı gibi Erdoğan’ı Mussolini ya da Hitler’e benzetmekten ziyade günümüzün daha “sıradan” ama gayet tehlikeli başka siyasal figürleriyle kıyas etmek daha anlamlı. Bilindiği gibi, 1980’lerden itibaren iktisadi ve siyasal düzlemde bir sınıf hakimiyetini pekiştirme projesi olarak neoliberalizmi gündeme getiren muhafazakâr hükümetler, bir önceki dönemden çok daha farklı bir sağ siyaseti temsil ediyorlar. İşte AKP’yi de anlamsızca “faşist” ya da “totaliter” diye nitelemektense günümüzde Berlusconi, Sarkozy, hatta Putin gibi bir dizi çağdaş örneğiyle karşı karşıya olduğumuz bu yeni ve militan sağla bağlantılı kılmak daha doğru. Toplumsal tüm ilişkileri piyasa ilişkileri olarak tarifleyen küstah bir neoliberalizmi, milliyetçi-cemaatçi- patriyarkal değerlerle harmanlayan neoliberal bir otoriter popülizmle karşı karşıyayız. Bu “yeni” sağ alt sınıfların demokratik ve sosyal kazanımlarını tehdit ediyor, emekçilerin siyasal ve sosyal gücünü kırmaya dönük sistemli bir saldırı siyaseti sürdürüyor.

Bu söylediklerimle bağlantılı olarak, Erdoğan ya da AKP karşıtlığının temel alındığı bir siyasal çizgiyi aslında tersinden AKP hegemonyasını besleyen bir siyasal hat olarak görüyorum. Bu konuda sorulması gereken temel soru şudur: Neoliberalizme karşı yürütülecek mücadele, AKP’ye ve onun temsil ettiği ideolojiye karşı yürütülecek siyasi ve ideolojik karakterli bir mücadeleyle eş tutulabilir mi? AKP’nin neoliberal kapitalizmin taşıyıcı politik öznesi olduğuna aklı başında hiçbir solcu itiraz etmez elbette. Fakat bu tespit yapıldıktan sonra, neoliberalizme karşı yapılacak muhalefeti AKP’ye karşı yapılacak muhalefetle eşlemek ne kadar doğrudur? “Neoliberalizmin taşıyıcılığını AKP yapıyor + AKP dinci-muhafazakâr bir parti –öyleyse- dinci-muhafazakârlığa karşı mücadele=neoliberalizme karşı mücadele” formülü üzerinden siyaseti adeta kısa devreye tâbi tutmak ne kadar doğrudur?

“AKP’ye karşı muhalefet”, eğer AKP’nin her türlü sosyal-sınıfsal meseleyi kültürel kodlar içerisinde anlamlandırıp tanımlayan ve bu anlamda da sınıfsal-sosyal sorunları depolitize eden, görünmez kılan muhafazakâr popülizmini yeniden üretecekse vay halimize! AKP’nin iktidarı boyunca yaptığı şey, sınıfsal-toplumsal eşitsizlikleri kültürelleştirerek kendisini “milletin” otantik değerlerinin temsilcisi olarak sunması oldu. AKP’ye ve onun toplumu muhafazakârlaştıran hegemonyasına karşı verilecek mücadele işte bu nedenle AKP’nin beslendiği kültür temelli ve özcü bu ikili karşıtlıklara dayalı söylemi berhava eden, boşa çıkaran başka bir saflaşmayı gündeme getirmeli. AKP’ye karşı muhalefetin odağı onu iktidarda tutan bu hegemonik bloğu çatırdatan, onun iç çelişkilerini açığa çıkartan bir eksene sahip olmalı. Özcesi bu bloğun içerisindeki derin sınıfsal eşitsizlikleri açığa vurmaya imkân verecek bir politik strateji ve dil oluşturulmalıdır. Yoksa türban-gericilik eksenli, “yeni cumhuriyete” karşıtlık temelinde bir muhalefetin götüreceği yegâne yer, bugün AKP’de ama yarın başka bir sağ-muhafazakâr partide temsil edilebilecek bu toplumsal bloğun sola yabancılaşmasını pekiştirmektir.

Şöyle basitleştireyim: Köylülerin küresel gıda şirketleri karşısındaki mücadelesini, su hakkını şirketlere kaptırmamayı hedefleyecek bir kent yoksulları hareketini, küresel kapitalizmin krizi karşısında sosyal hak taleplerini yükselten örgütlü işçi muhalefetini hedefleyerek mi yoksa türban-tarikat-gericilik üzerinden muhalefet yaratarak mı antikapitalist ve antiemperyalist bir hat yaratmış olacağız? AKP’ye ilericilik-gericilik ekseninde gelişecek bir muhalefet, muhafazakâr-liberal tutumun tam bir ayna görüntüsü niteliğinde olacaktır. İkisi arasındaki fark, ilericilerle gericilerin yer değiştirmiş olmasıdır. Fakat metod aynıdır. Türkiye’deki toplumsal-siyasal yarılma “ilericilik-gericilik” çerçevesinde yapılmakta, böylelikle de sınıfsal tahlil ikincil kılınmaktadır. Yok olan, görünmez kılınan, kültürel ve politik tahlillerin laf kalabalığında silikleşen sınıfsal pozisyonlara dayalı bir analiz ve eleştiridir. Kısacası, AKP’ye muhalefet ancak antikapitalist bir temelde anlamlandırılabilirse somut bir devrimci politik tutum halini alacaktır.

Neoliberalizme ve onunla birlikte gündeme gelen otoriterizme karşı mücadele, şu ya da bu iktidara “muhalefete” indirgenirse sosyalist hareket esbab-ı mucibesini yitirmiş olur. Açıkçası, Türkiye’de sosyalist hareketin antikapitalist perspektifinin zayıf oluşu ya da zaman içerisinde zayıflamış olması, bir “kopuş” mantığını öne çıkarmaması ve bu anlamda gündelik siyasal/toplumsal müdahale ile sosyalist toplumsal dönüşüm hedefi arasında bağ kuramaması çoğu zaman onun esasında apolitik bir pragmatizme teslim olmasına yol açıyor. Böylece sosyalist sol son yıllarda her önemli siyasal dönemeçte örgütsel ya da politik bağımsızlığını kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalıyor, hâkim politik saflaşmaların yörüngesine sıkışarak ayırt edici iddiasını kaybediyor. Oysa sosyalistler için siyaset, Alain Badiou’nun deyimiyle, “hâkim düzen tarafından bastırılmış olan yeni bir ihtimali açığa çıkarmaya dönük, belli ilkeler etrafındaki kolektif eylemdir”. Bu anlamda sosyalist siyasetin, nihayetinde müesses nizamın güç ve siyasal söylemlerine yaslanan ya da bunları şu ya da bu adla da olsa yeniden üreten “reel politikçilik” ile bağı yoktur. Dolayısıyla sosyalist hareketin hedefi, AKP’ye karşı mevcut (burjuva) kurumsal siyaset düzleminde bir “alternatif” yaratmaya indirgenemez. Mesele kapitalist nizamın bastırdığı başka bir “ihtimalin” bizzat ezilenlerin eylemleri içerisinde filizlenmesinin önünü açmaktan ibarettir.

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: sosyalist hareket /

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.