İşçi Sınıfı Pis İçer, Winehouse’dan Kapitalizm Eleştirisi Çıkmaz

Özcan Özen - 2 Ağustos 2011 - Dünya

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

İşçi sınıfı pis içer,

Winehouse’dan kapitalizm eleştirisi çıkmaz

Şarapevinin rengi kızıldır. Sadece dudaklarına yansıtır: rouge! Heyhat! Winehouse’dan komünist çıkmaz. Zaten çıkaramadınız değil mi?

Çok içenler

Peki Karl Marx’ı nasıl bilirdiniz? Berbat içerdi, yani bir proleter gibi; pis içerdi. Ya cigar(a)? Sigaranın, puronun ciğerlerine düşmediği gün mü vardı? Tabii bunların da kalitelisini içerdi. Ne de olsa bir mirasyediydi, hatta karısı tarafından Philips ailesi (sonra markası) ile akrabaydı. Zaten en yakın arkadaşı Engels de bir kapitalistti. İkisi de pis içerdi, tıpkı işçi sınıfı gibi.

İşçi sınıfı o zamanlar sabah biranın içine ekmek doğrayıp kahvaltı ederdi. Kapitalistler işçi sınıfının içki alışkanlığıyla başa çıkabilmek için alkol oranı yüksek cin, votka gibi içecekler yerine birayı bilhassa desteklemişlerdi. Köşe yazarları o zamanlar kuşburnunun yararları yerine biranın faziletinden bahsederdi kelimesi üç kuruşa. Cin içen proleter cin çarpmışa döner sabah vardiyasında ve bir yerlerde sızar çalışamaz. Atıp da yerine bir başka işçi almanın faydası yoktur. Hepsi içer. İşçi sınıfı pis içer çünkü. En iyi kapitalistler bilir bunu ve salt bu yüzden alkol tüketimini sınırlamak isteyenler de onlardır. Tüketime vergi koyun! KDV’si, ÖTV’si bol olsun alkolün!

İki Şehrin Hikaye’sinde bir fıçı düşer şarapçının arabasından Paris’te bir proleter mahallesinde, dökülür meyler yere. “Jack”lar, çoluk çocuk, kadın erkek proleterler her şarap birikintisine dudaklarını yapıştırır: rouge! Taşların arasından, pis su oluklarının içinden şarap içerler. Kızıllaşan çamura bulanmış ellerini duvarlara sürerler: devrim yazısı çıkmaz!

Germinal’de ne çok içer şu işçiler! Pek çok sahne meyhanede geçer. Aynı yazarın Meyhane adında bir başka kitabı yok muydu?

7 Kasım 1917’de Bolşeviklerin aldığı ilk karar içki depolarının önüne en güvenilir işçileri nöbete göndermektir. Çünkü bilirler ki yağmaya başlayan işçilerin ilk basacağı yer içki depoları ve dükkanlarıdır. Yağmacıdır işçi sınıfı. Bıraksalar bir günde yağmalarlar tüm zenginliklerini rafların ve ertesi gün yine onlar üretir. Ne olmuş, bir gün hasret öldüremezler mi? Helal olsun, kendi alınterleri, helal olsun! Neyse ki o gün, yani 7 Kasım da yağma olmamıştır, önlem alınmış içkiler biraz daha dinlenmeye bırakılmış, karşı devrimci güçler toparlanamadan devrim başarıya ulaşmıştır. Ne zannediyorsunuz devrim olacak da kutlanmayacak mı? Kuru kuruya mı kutlanacak? Islattılar devrimi tabii ki. İşçi sınıfı devrimden sonra da pis içer!

Taksi şoförünün kızı da çok içer

Amy Winehouse da pis içerdi. İçki, sigara… Aman vermezdi. Şişenin dibini bulur, orada sigaranın dibini soluklardı. Öyle ki ciğerleri bitmişti, anfizemden geri dönüşü yoktu. Herkes öleceğini biliyordu; sigorta şirketleri bile hayatta kalma olasılığına oynar, kesin ölüme değil. O da biliyordu öleceğini; içmeden değil içerken öldü.

Madde bağımlısı dememek gerekir ona: Fazla kibar kaçıyor ya da bilimsel. Biraz aşağılama da var, o yüzden kibarlık gerekli görülüyor herhalde. Dosdoğru keş diyebiliriz, böylelikle ayıp etmiş olmayız. Aslında keş de değildi, içkiyi bu kadar seven kimyasala geçmez, bilir ki organik tarım sağlıklıdır. “Tanqueray kokardı,” sert içen limon sever.

Ürkekti, kameraya baktığı an tedirgindi, bir şöhret gibi değil. Bizim mahalleden çıkan o utangaç kızdı. Konser öncesi hazırlıklarını yaparken kendisini takip eden kamera doğallık ve mahcubiyetten bir başka şey bulamamıştı ününe kanıt olarak. Şarkılarındaki kadar dürüsttü ozan. Şan, şöhret sahibine benzemiyordu. Kahraman değildi, Ulysess’den beridir kahramanlar ölmüştü zaten. Yüreğine eşlik eden bir sesi vardı, ki nice şairler sessizlik yüzünden dillendirememişlerdir kendi mısralarını.

Yalandan sesler

Öyle bir ses ki duygu yüklü, (hani aslında var da) varsın akıl, zeka olmasın. Zeka olacak da ne olacak sesin yanında, Sertap Erener gibi reklama mı çıkacaksın? Sesin olsun yeter yahu, Yonca Evcimik gibi Hisar konserinin birinde nefes yetmezliğinden şarkıyı yarım bırakıp vokallere sığınmaktan iyidir. Sesin olsun yeter be, isterse seyircin olmasın, ne yapacaksın seyirciyi? Şebnem Ferah gibi sen söylemeyip açıkhava konserlerinde, mikrofonu seyirciye uzatıp, karaoke yaptırıp; makyajını akıtmadan sahneden mi ineceksin?

Sahici ses

Winehouse konserlerinden birinde “sesim biraz bozuldu, o yüzden şarkıyı yarış eder gibi okudum, orkestra yetişemeyecekti neredeyse,” diyordu. Bir yudum içki alıp devam etti. Oysa bu kaydı dinlemek bile insanı işittiğinden dolayı şaşkınlığa ve hazza sürüklüyor: Bir mısra içinde en küçük bir zorlanma yaşamadan yaptığı iniş çıkışlar; her kelimenin, her hecenin, her harfin hakkını veren ve bazen böyle de hakkı varmış şaşkınlığına savuran vurgular insan sesinin muhteşemliğine olan ihtiyacımızı ruhumuzda inim inim inletiyor.

Konser bir sanat eseridir; plak, kaset, CD ise stüdyo. Konser vermek herkesin harcı değil. Türkülerini söylediği dönemde Zülfü Livaneli, vokalisti Sevingül Bahadır olmadan sahneye çıkamazdı. Şiir okumak ile şarkı söylemek arasında fark büyük. Sezen Aksu’nun konserlerinde kendisine eşlik tüm vokalistlerinin (Sertap Erener dahil) sonradan ünlü olması iyi olmuştur. Vefa herkese borç ne de olsa. Her konser de sanat eseri değildir çünkü her şöhret sanatçı değil.

Sesi savunmak

Fakat Amy Winehouse gibi bir sesin her konserinin sanat eseri olacağı mutlak olmasa da beklenilendir. Tanrı yanılmamış da yaratmış, biz mi yanılacağız? İşte böyle sesler, böyle ozanlar şöhretin, servetin, sistemin, kapitalizmin oyunlarının ve mekanizmasının dışında değerlendirilmeyi hak ediyor.

Amy Winehouse’un ölümü kapitalist sistemin bir tuzağı, oyunu, raconu değildir. Kapitalizm öldürür. Varlığının içinde bu zaten mevcut. Ölüm Allah’ın emri değil. Amy Winehouse plak şirketleri onu sömürdüğü için ölmedi, iyi para kazanıyordu ve parasını da alıyordu. Kapitalist tüketim kültürünün olağan sonucu da değildi, obeziteden ölmedi, içki havuzunda da boğulmadı, çok içerdi ama… Bir insan ne kadar içebilir ki? Üstelik kapitalizm için ayık olması daha kârlıydı?

İtiraz edilebilir tabii ki “ama kapitalizm her yerde var, Amy’nin hayatında da, işinde de…” Evet, sorun bu zaten “kapitalizm her yerde,” kapitalizmden kaçış yok; azade bir ada, ağaç gölgesi, kumsal, deniz, güneş yok. O yüzden her ölümden kapitalizm sorumludur. Evet ama bırakın da bari yas tutalım. Kapitalizm hüznümüze girmedi ama onu da komünistler sokmaya çalışmasın.

Oysa kapitalizm hazza bile düşmandır

Gelmiş geçmiş en muhteşem seslerden birini, bu özelliği ve niteliği ile anmayıp; onun sigarasını, içkisini, aşağı kattaki saksı bitkilerini konu etmek; bestecisi ve güftecisi olduğu şarkılardan şu kadar kazanmışken plak şirketinin bu kadar kazandığından dem vurmak; kendi bile genç yaşında ölüp gitmişken kapitalizmin “tek başına kurtuluş kültürü” yarattığından, bunu piyasa ettiğinden söz etmek tam da kapitalizmin ekmeğine yağ sürmektir.* Oysa kapitalizm “tek başına kurtuluş” bile vaat edemiyor; o yüzden bunu tarikatlar, eski yeni dinler, cemaatler dillendiriyor. Kapitalizmin herhangi bir kurtuluş ile ilgisi yok ki vaat etsin, en çok para kazananlar bile kâr oranlarının düşmesi yüzünden kalp krizi geçiriyor. Parasını kaybettiği için intihar eden kapitalist sayısı her zaman uyuşturucudan ya da içkiden ölen ya da şöhretin yükünü taşıyamayıp intihar eden müzisyen sayısından fazladır. Sanatçının da kapitalizm ile sorunu burada başlıyor, öyle berbat ki uzlaşmaya dahi fırsat vermiyor, mutlaka teslim alacak. Ancak idare edilebilinir, tahammül sınanabilir, hatta intihar bile edilemez.

Sadece “şarkını söyle”mek bile zordur

Amy Winehouse her şeye sahip olabilecekken kapitalizmle barışık yaşayabilecekken bunu yapamadı. Genç yaşta göçüp giden pek çok yetenek sayılıyor ama müzik endüstrisinde (popüler kültürde) ölümler istisnadır, ölenlerin binlerce kat fazlası yaşıyor ve 60’lı yaşlarında konserler veriyor. Çoğunun yazdığı şarkı sözleri içkiden, sigaradan ve uyuşturucudan bahseder (hemen hepsinde mecazi) ama hala yaşıyorlar, bunlar yüzünden ölmediler. Bilirler, anne ve babalarının “küçük yardımcıları” vardır: Ebeveynlerin her gün içtikleri haplar, bu dünyaya katlanmak için bizzat devletin sağlık sisteminin önerisidir ve yaşlılık “uyuşturucu/ilaç” bağımlılığıdır (Rolling Stones, Mother’s Little Helper). Sağlık örgütünün, devletin, düzenin, sistemin stres ve depresyonla (aslında mutsuzlukla) başa çıkmak için insanlara önerebildiği tek çarenin kontrollü uyuşturucu olduğu bir dünyada gençlerin, müzisyenlerin, sanatçıların hasılı insanların uyuşturucu tercihi ve dozajı kendilerinin ayarlaması suç ilan edilir. Her ölümün ardından biz de mi suç olduğunu onaylayacağız? Önceliği uyuşturucu, içki, sigarayla mücadele yerine kapitalizmle mücadeleye vermemiz gerekmiyor muydu? Genel olarak mutsuzluğa neden olan toplumsal koşulların bir an önce yıkımı için sınıf savaşımını izleğinde yer alınmayacak mıydı?

Şarkımızı da söylerler

Bu insanlar salt kendi bireysel isteklerinin, arayışlarının sonucunda zevk ve hazdan ibaret bir dünya yaratmış da değillerdi. “Aşırılıkların”dan ölen, intihar eden ya da halihazırda canlı kanlı bir şekilde karşımızda bulunan 1970 sonrasının rock çağı gençliği ve müzisyenleri de kapitalizm içinde yaşıyorlardı ve onu, doğrudan insana ettiklerinden dolayı kıyasıya eleştiriyor ve toplumsal gelişme ve değişimleri sanatlarında işliyorlardı: John Lennon’un Working Class Hero’su “dışarıdan bilinç taşımanın” (her iki anlamıyla) bir örneği değilse nedir? “Seni din, seks ve televizyonla uyuşmuş halde tutarlar/ Böylece kendini son derece zeki, sınıf çelişkilerinden bağımsız ve özgür hissedersin.”

Hazdan gına getirip biraz da devrimci maceraya atılmak mı diyeceğiz Lennon’un yaptığına. “Imagine” şarkısı “Enternasyonel”den sonra gelmiş geçmiş en komünist şarkı (her ikisi de marş değildir) değil midir? Peter Gabriel’in Biko’su Güney Afrika’da, apartheid rejimine karşı mücadelede öldürülen Steve Biko’yu anlatır. Rolling Stones 1979’de Eylül ve Ekim’inde Indian Girl bestesiyle Nikaragua’daki mücadeleyi seslendirir. Sting 1987’de, Şili’deki kadınların Pinochet rejiminin kaybettiği erkeklerinin fotoğraflarıyla sokak ortasında tek başlarına yaptıkları dansı yüceltir They Dance Alone ile. Şarkı ve muhteşem yetenekli dansçı kadınların bir erkeğe sarılmışçasına dans eden görüntüleri, dünyadaki tüm insanlara seslenmenin en olağanüstü yollarından biriydi. 27 Haziran 2008’de Amy Winehouse, Nelson Madela’nın doksanıncı yaş günü dolayısıyla verilen konsere çıktı.

Bir başka dünya arayışında kaybolanlardan kim sorumlu?

Burada en bilinen, ilk akla gelen örnekler hatırlatıldı sadece ve bunları çoğaltmak mümkün (Pink Floyd, Neil Young, Bob Dylan). “Devrimci” müzik sadece Joan Baez’den ibaret değildi ve bunlar haz içinde bunalan müzisyen veletler hiç değildi. Dilleri döndüğünce bu düzeni lanetlediler, eleştirdiler, karşı çıktılar, ayak uydurmadılar. Kurt Cobain, yeni dünya esnek üretim düzeninin deneme sahası olan Seattle’da, üretimi Meksika’ya ya da Çin’e kaydırılarak kapatılan fabrikaların kaçınılmaz sonucu olan işsiz gençliğinin şöhret olmayı reddeden bir üyesiydi. Ünlü oldu ve kendi kendine ihanetini intiharla cezalandırdı. Bunlar partili müzisyenler değildi ve onlardan üniforma giymeleri, afişe çıkmaları beklenmemelidir. “Bizim gibi komünist değillerdi” demenin de tuhaflığı ortada. Komünistler o etkinlik, bu piknik, şu miting diyerek çağırıp durdukları kendi müzisyenlerine ne kadar sahip çıkabildi de, el âlemin komünist olmamasına yakınıyor? “Keş” yetenekleri kapitalizmin kurbanları olarak damgalamak anlamsız ve “kabahatin büyüğünden” kaçmanın en devrimci yoludur. “Organik aydınlar” ortada bir organizma varsa oraya doğru çekilebilirler yoksa kıyısından köşesinden salt bir zihniyet dünyasını paylaşmakla sınırlı kalırlar. Tarık Ali, 4. Enternasyonel Birleşik Sekretarya üyesi olarak John Lennon’un peşinde az koşmamıştır. Fakat önemli olan sanatçının partiye doğru yaptığı koşudur. Bu dahi bir partinin kitlelerle ilişki kurabilmesinin bir ölçütü, göstergesidir.

Komünistler şu şöhret dünyasının merdivenlerinden birer ikişer atlayan, atlayacak cesareti   bulamayınca da ya merdiven altına kaçan ya da bir notaya dönüşmeye çalışan yetenekleri (Syd Barrett-belki de kırmızı çizginin üzerinde yaşamaya cesaret eden tek kişiydi) kapitalizmin mirasyedisi, oyuncağı, şamaroğlanı, yardakçısı, şaklabanı olarak görmekten vazgeçmelidirler. Onları hazzın dipsiz kuyusuna çekilmekle suçlayanlar içtikleri çorbaya tuz atmaktan vazgeçebilirler mi?

Kulağımız paslı kalmasın: haz bizi bozar mı?

Şimdi Zeki Müren’in sesinden mahrum değil miyiz? Hazzımız azaldıkça hüznümüz artar. Direnen Paşabahçe işçileri, polisleri, oradan geçen Bülent Ersoy’a şikayet ediyorlardı: “Abla ekmeğimizle oynuyorlar.” Sempatisi işçilerden yanaydı, onlardan taraftı: “Bırakın insanları be, ne istiyorsunuz onlardan?” Bugün AKP’ye oy veren Paşabahçe işçisi Bülent Ersoy’un sesini dinlemekten haz almaya devam ediyor. “Çocuğum olsa bu savaşa göndermem” diyen Cesaret Ana değil miydi?

Kaba komünistler sanatçıların şarkı değil marş bestelemesini, resim değil yol işaretleri gibi tabelalar çizmesini beklemektedirler ki ancak bu yolla kapitalizmden uzak durulmuş olabilsin, devrimcilik ispatlansın. Sanat toplum içindir düsturuna mı sığınacağız? Fakat RTÜK’de benzer bir dille konuşmuyor mu tüm ulus-devletler gibi: “Televizyon toplum içindir.” O halde ilkeleri alt alta yazalım devrimci sanata geçelim. Yalnız Aşık Veysel’i listeye sokmakta zorlanırız: “Benim yarim kara topraktır” ile “Back to Black” birbirinden ne kadar uzak olursa olsun, bize aynı mesafede değil mi?

Imagine’nın marş sürümüne hiç gerek yok, insanlar onu anlıyor; anlatabileceğimiz komünizmden çok daha fazlasını anlıyor hem de. O ses insanlığın hazineleri arasına girdi bir kere. Hazineden haz almak herkes için mümkün ve ayıp değil. İşçi sınıfı pis içer, ses veren varsa daha da haz alır içmekten. Alan veren birbirinden razıdır. Hemfikir olmak gibi duygudaşlık da birleştirir işçileri. Sonra yola koyulurlar. Ses birleştirir, ister Zeki Müren’in olsun ister Amy Winehouse’un. Ses varlığa delalettir, bağırmak direnmek, haykırmak ilân etmek: Vardım, varım, var olacağım!

Ses ölüme direnmektir

Mezarlıklar sessizdir. En küçük bir hışırtı, çıtırtı ya da fısıltı hemen bir yaşam belirtisine yoğrulur. Çalınan ıslık cılız belirtileri bastırmak için. Sessizlik ölümdür. Korku çığlığa dönüşür. Haykırmak varlığına sahip çıkmaktır. Ses ölüme direnir. Ölüler haykırmaz. Ancak…

Haykırışlar devralınır ağıtlarca, yüreğin bilinmeyen derinliklerinden gelir ve bizi bulur. Bazen “Back to Black,” bazen “Wish you were here,” olur…

…bazen Hopa’dan yankılanır…

“Haydi beni de alın, memleket kurtulsun!”

27-31 Temmuz 2011


* Bunun dikkatli ve tedirgin bir örneğini Ergin Yıldızoğlu veriyor: “Bir semptom olarak Amy Winehouse,” http://haber.sol.org.tr/yazarlar/ergin-yildizoglu/bir-semptom-olarak-amy-winehouse-44941

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: Amy Winehouse /

Comments

  1. Özgür Apak diyor ki:

    Güzel ve bol göndermeli/izlekli bir yazı olmuş. Teşekkürler. Savunduklarınız anlamında da elinize/aklınıza sağlık diyorum. Ancak ne var ki, bugün savunmadığımız paralı medya yayınlarının yaptığı hatalara sizin düşme hakkınız yok. Siz, onlardan bir farkınız olduğunu yazılarınızdaki savunduğunuz fikirlerle ve yazılarınızda konu ettiğiniz insanlara verdiğiniz önemle göstermelisiniz. Bu nedenle bu kadar fazla kişi ve parça adı geçen bir yazıya daha fazla önem vermeli ve Curt Cobain değil, “Kurt Cobain” yazmalıydınız. Bir büyük medya yayınında bu benim gözüme batmaz; çünkü insana değer vermeyen adını hiç önemsemez…

    Ama siz öyle olmamalısınız. Örneğin geçenlerde bir köşe yazısında (önem verdiğim bir siteydi), gaz bombasıyla ölen çocuk Doğan’ın adı Doğan Tanboğa diye yazılmıştı. Peki ne oldu? Bu çocuğun ölümüne gerçekten üzüldüğü için mi yazdı adam o yazıyı, yoksa bir çocuğun ölümünden karşıtlık ve eleştiri mi çıkartılıyor sadece. Gazetelerin bir kısmı Tayboğa, bir kısmı Teyboğa diye yazdı günlerce… Kimse açıp anasına babasına sormamış mıydı?

    Bazı insanlar olacaktır, “koca yazıda buna mı takıldın?” diye kızacaklardır. Gülerim ben onlara… Eğer bugün bunu uyarmazsak, yarın Karl Marks, öbür gün İbrahim Kalpakkaya yazarlarsa diyecek lafımız kalmaz.

    Tekrar teşekkür ederim.

  2. Özcan Özen diyor ki:

    Çok haklısınız, özür dilerim. “Anmak” isterken “anısına saygısızlık” oldu. 1 Mayıs (2010 ya da 2011) gösterileri sırasında Taksim Anıtı’na Hikmet Kıvılcımlı resmi asılmıştı ve bir televizyon kanalı soyismi şimdi hatırlayamadığım bir tuhaflığa dönüştürüp telaffuz etmişti. O zaman ben de sizin (bu hata vesilesiyle) düşündüklerinize (ve hissettiklerinize) benzer şeyler düşünmüştüm.
    Yazıdaki hatayı görmüş ama arkadaşları uğraştırmamak için düzeltme istememiştim ki (uyarınızdan sonra artık besbelli ki)nam(ı)körlük etmişim.
    Ben müdahale edemiyorum ama arkadaşlar düzeltmeyi yapacaklardır mutlaka.

Özgür Apak için bir cevap yazın Cevabı iptal et

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.