Sosyalistler ve Kürt Meselesi

- 5 Eylül 2011 - Teorik Tartışmalar / Türkiye / Türkiye Solu / Ulusal Sorun

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

Sosyalistler ve Kürt Meselesi

Kürt hareketi son yıllarda yaşadığı örgütsel ve siyasal evrim dolayısıyla giderek daha fazla aşağıdan kitle inisiyatifinin önünü açan, süreklileşmiş bir kitle seferberliğine dayanan bir karakter ediniyor. Kestirmeden söylemek gerekirse, sivil itaatsizlik eylemleri ve kampanyalar yoluyla giderek sürekli kılınan kitle mobilizasyonu, hareketin siyasal stratejisinde önemli yer tutmaya başladı. Bu yönelim, Kürtçe eğitim kampanyası ve Türkiye’de üç milyon kişinin imzaladığı iddia edilen “Öcalan’ın siyasi irade olarak tanınması” imza kampanyasından başlayarak günümüzde “sivil Cuma”lar, okul boykotları, demokratik çözüm çadırları ve elbette süreklileşen serhildanlar gibi farklı kapsamda eylem ve etkinlikleri içeriyor. Belki bir devlet olarak Kürdistan’ın kurulması gündemde değil, ancak bu siyasal seferberlik düzeyi “Batı”dan çok farklı bir başka ve yeni siyasal coğrafyayı fiilen oluşturmuş durumda. Milliyetçi muhafazakâr bir tahayyül dünyasının neredeyse siyasetin vasatı halini aldığı “Batı” ile karşılaştırılamayacak bir bilinç ve siyasallaşma düzeyi söz konusu. “Doğu” ile “Batı” arasındaki bu açı, iki siyasal coğrafyadan bahsetmeyi gerektiren bu uçurum, sosyalist hareketin önünde olanaklar yarattığı kadar ciddi bir sorun da teşkil ediyor.

Bu siyasallaşmanın örgütsel ve siyasal sınırları var elbette. Kürt muhalefetinin belirgin bir “kurumsalcı”, esas itibariyle devlet ricaliyle “yukarıdan” müzakere ve pazarlığı önemseyen eğilimi hep oldu, olmaya devam ediyor. Dolayısıyla koşullar ve güç dengeleri başka türlü olduğunda bu kurumsalcı eğilimin açığa çıkan “sokak siyasetini” soğurması ihtimalini daima akılda tutmak gerekiyor. Ancak söz konusu “aşağıdan” dinamiğin de bu kadar çoraklaşan siyasal coğrafyamızda önemli bir istisna olduğunu, yarattığı dinamizmin dar anlamda Kürt meselesiyle sınırlı kalmadığını, kalmayacağını görüp “üzerine titremek” gerek. Bu anlamda sosyalist hareketin bu kitle seferberliğinin karakteri üzerine eğilmesi, Kürt meselesine yaklaşırken daha “aşağıdan” bir perspektif ve duyarlılığı öne çıkarması gerekiyor.

Sosyalist hareket dahilinde Kürt meselesi üzerine kelam edilir ve siyasal tasarımlar oluşturulurken genelde şu ya da bu noktada karar alıcı konumda olan aktörlerin irade ve beyanları üzerinden hareket ediliyor. Bu elbette herhangi bir meselede stratejik bir siyasal pozisyon oluşturmak açısından kaçınılmaz bir tutum. Ancak ordunun, hükümetin, şu ya da bu bakanın, MİT’in ya da İmralı, Kandil veya BDP’nin hangi tutumları aldığı, nasıl bir taktik yaklaşım geliştirdiğini tartıştığımız kadar Kürt hareketinin seferber ettiği toplumsal dinamikleri anlamaya dönük daha “aşağıdan” bir perspektifi de seferber edebilmeliyiz. Azımsanmaması gereken bir kitleyi, üstelik çoğu zaman neoliberalizm ve savaş ekseninde iyice yoksullaşmış alt sınıfları şu ya da bu biçimde siyasallaştıran bir süreç yaşanırken bu siyasallaşmanın aktörlerinin deneyimlerinin nasıl şekillendiği üzerinde hiç değilse daha fazla düşünmek gerekiyor.

Kürt hareketiyle sosyalist hareket arasındaki ilişkinin büyük oranda “yukarıdan” geliştiği, bürokratik bir mahiyet taşıdığı bir sır değil (son “Kongre Partisi” süreci bu durumun bir başka örneği sayılabilir). Oysa seçimden seçime gündeme gelen yan yana gelişler ya da dışsal dayanışma ilişkilerinin haricinde sosyalist hareketin tabir caizse boynunun borcu, mücadele eden Kürt kitleleriyle toplumsal mücadeleler içerisinde (emek hareketinden ekolojik mücadelelere, kadın hareketinden vicdani redde) somut ve dolayımsız bağlar kurabilmektir. Bunun nasıl gerçekleştirilebileceğine dair elde hazır bir reçete olması elbette beklenemez. Üstelik burada kastedilen, birçoğu namevcut ya da hayli cılız toplumsal hareket ve muhalefet dinamiklerini (emekçiler, kadınlar, Aleviler vs.) bir nefeste sayıp bunları Kürtlerle birleştirmeye, mevcudu bir tür aritmetik toplamda birleştirmeye dönük genel geçer büyük “stratejiler” değil. Sosyalist hareketin yeniden inşasına ciddi sınırlar dayatan kitle mücadeleleri eksikliğinin “kısa yoldan” giderilmesine dönük bir manevra da değil. Kürt hareketinin açığa çıkardığı toplumsal dinamiğin solun bir anda daha büyük bir kamuoyuna hitap etmesini sağlayacak aranan “maymuncuk” olduğuna, Kürtlerin özlenen yeni “devrimci özne” olduğuna dair kolaycı sıçrama heveslerinden bilhassa uzak durmak gerek. Meram edilen çok daha mütevazı bir tutum: Dikkat ve çabamızı, Kürt meselesi etrafında “diplomatik” ve “yukarıdan” yan yana gelişler ya da “dışsal” dayanışma pratikleri haricinde ve ötesinde daha “içeriden” bir yan yanalığın koşullarının oluşturulması yönünde yoğunlaştırmak gerekiyor. Bu da ancak sosyalist hareketin bütün zaaflarına rağmen etkin olduğu mücadele alanlarıyla Kürtlerin siyasal dinamizmi arasında aşağıdan (yani toplumsal hareketler aracılığıyla) bağlar oluşturmaya çalışmakla mümkün.

Kürt hareketinin tabanının önemli bir kesiminin savaş ve neoliberalizmin kümülatif tahribatına maruz kalmış kent yoksullarından, mevsimlik işçilerden, genç işsizlerden, esnek ve güvencesiz işlerde çalışmaya mahkûm edilmiş emekçilerden oluştuğunu herhalde herkes kabul ediyor. Kürt hareketinin siyasal ve programatik pozisyonunda neoliberalizme karşı toplumsal adalet talebi merkezi bir yer bulmasa da, yani tabanının bu sınıfsal aidiyetini siyasal bir dille ifade etmese de tabi sınıflar nezdinde büyük bir siyasallaşmaya yol verdiği yukarıda vurgulandı. Sınıflararası bir hareket olarak Kürt muhalefetinin temel siyasal motifleri bugün daha çok demokrasi, siyasal haklar ve kendi kendini yönetme çerçevesinde şekilleniyor. Bunun böyle devam edip etmeyeceği meçhul; ancak toplumsal adalet talebinin Kürt hareketinin ayırt edici bir siyasal teması olmadığı da açık. Sosyalistlerin Kürt hareketinin antikapitalist temelde siyasallaştırmaktan imtina ettiği, daha doğrusu ezilmişliğine sistematik bir sınıfsal ton vermediği/veremediği bu alt sınıf mobilizasyonu hususunda nasıl bir tavır alması gerektiği ise bir başka sorun alanı. Kastedilen, Kürt hareketini sınıf temelinde politize etmeye, harekete antikapitalist bir şuur zerketmeye dönük suni “bilinç aşılama” operasyonları değil elbet. Kürt siyasallaşmasının aşağıda nasıl deneyimlendiği, Kürt ezilmişliğinin başka ezilmişliklerle nasıl eklemlendiği ya da bütünleştiği sorularının cevabını pratikte arayan, dolayısıyla hareketin “sıradan” militanlarıyla “aşağıdan” bağlar inşa etmeye dönük bir faaliyet biçimi.

Burada bir parantez açmak gerekiyor: Genelde solda etnik aidiyet sınıfsal ilişkiler, kentsel yoksulluk ve neoliberal dönüşüm dışında/ötesinde şeyleştirilmiş bir “kimlik” olarak algılanıyor ve istisnalar hariç sınıfsal ilişkilerle etnik aidiyetler arasındaki dinamik ilişkiler üzerine pek gidilmiyor. Sınıf siyaseti ile “kimlik siyaseti” arasında sıkça yapılan mekanik ayrımlar bu husustaki eksikliğin ya da aczin bir ifadesi. Bu durum, Kürt sorununa yaklaşırken meseleyi Türkiye’nin genel demokratikleşme sorunundan kaynaklı bir kimlik meselesinden ibaret olarak gören liberal çerçevenin hâkim olmasını, sosyalist solun kendisini bu çizgiden ayrıştıramamasını getiriyor.

Kürtler mağdur mu?

Unutmamak gerekir ki Kürt olmanın bağlam dışı ve özsel bir anlamı olmadığından Kürtlük çeşitli siyasal söylemlerin gündelik deneyimlerle kesişmesi yoluyla farklı anlamlar taşıyacaktır. Bir Kürt işadamıyla örneğin zorunlu göç sonucu geldiği şehirde vasıfsız işçi olan Kürdün Kürt olmaktan ne anladığı, Kürtlüğe nasıl anlamlar yüklediği farklı olacaktır. Bu anlamda bu ikisinin Kürt sorununun çözümünden ne anladığı da farklı olacaktır. Ulusal hareketlerin sınıflararası bir doğaya sahip olması, tam da o ulusal harekete ve o ulusal kimliğe ilişkin farklı yorum ve beklentileri kışkırtır. Dahası, Kürt meselesinin nasıl yaşandığı, insanların Kürt hareketi etrafında nasıl harekete geçtiği, doğrudan çatışma bölgelerinde mi, Diyarbakır ya da Van gibi bölge merkezlerinde mi ya da zorunlu göç sonucunda büyük Kürt kitlelerin yaşar hale geldiği Mersin, Adana, İzmir ya da İstanbul ve Ankara gibi Batı merkezlerinde mi yaşanıyor olmasına bağlı.

Kürt meselesini farklı sosyal bağlamlarda ve farklı coğrafyalarda çok çeşitli biçimlerde ve farklı dolayımlarla tecrübe eden Kürt nüfusunu bugün birlikte ve ortak biçimde harekete geçiren programatik zeminin bu beceriyi ne kadar zaman devam ettirebileceği müphemdir. Bu, Kürt hareketini hemen yarın (mesela hali vakti yerinde olanlarla yoksullar arasında) bir büyük bölünme bekliyor anlamına gelebilecek bir şey değil elbette. Ancak hareketin kitleselleşip “lokal” bir hadise olmaktan çıkmasıyla beraber ister istemez gündeme gelen çoğullaşma belli bir kırılganlığı da gündeme getiriyor. Sosyalistler açısından önemli olan, hareketin çoğulluğuna dair bu tarz genel tespitler yapmakla yetinmeyip, özellikle alt sınıflar nezdinde Kürtlüğün hangi siyasal ve toplumsal konotasyonlara sahip olduğu üzerine düşünmektir. Yani Kürt olmanın bir sınıf deneyimi olarak da nasıl yaşanıp anlamlandırılabileceğine dair bir farkındalık geliştirmektir.

Kürtlük, bir ezilmişlik ve mağduriyet deneyimi olduğu kadar bir kolektif siyasallaşma ve radikalizasyon pratiğini de imliyor. Dolayısıyla Kürtlük hiç değilse alt sınıflar nezdinde pekâlâ sosyal ve sınıfsal ezilmişliği ve ona karşı mücadeleyi de içeren bir kapsama kavuşabilir. Oysa sosyalistler dahi Kürt kitlelerini çoğu zaman sadece ezilmişlik ve mağduriyet terimleriyle düşünüyor. Mesela zorunlu göçe tabi kılınanları ya da zorunlu göç, yoksulluk ve devlet şiddeti sarmalında büyüyen çocukları “topluma kazandırılması” gereken mağdurlar, rehabilite edilmesi gereken kurbanlar olarak düşünmek solcular arasında dahi yaygın bir yaklaşım. Ancak mesela Kürt göçmenler kendi deneyimlerini sadece bir haksızlık ve eziyet öyküsü olarak anlamıyorlar ve öyle anlatmıyorlar. Başlarına gelen tüm haksızlıklara rağmen, kendilerini bu sürece itiraz eden, direnen ve hakkını arayan politik özneler olarak konumlandırıyorlar. Sosyalistlerin, Kürtleri bir genel “ezilen ulus” kategorisi dahiline tıkmak haricinde, hiç değilse Batı’da, savaş, zorunlu göç, milliyetçi dışlama, neoliberal yoksullaştırma ve kentsel dönüşüm politikalarının yarattığı denklemde siyasallaşan bu öznelerin politik deneyimleriyle bağlantı kurması gerekiyor.

Kürt meselesi sadece Kürtlerin devlet tarafından ezilmişliği, Kürtlerin maruz bırakıldıkları Türkleştirme politikaları ve saireden ibaret değil. Kürt meselesi bunlarla beraber aynı zamanda Kürtlerin kolektif kimliklerini her türlü baskıya karşı inşa etme ve kendi kendilerini yönetme mücadeleleri aslında. Hatta gelinen noktada esas itibariyle Kürt meselesi bu ikincisi denebilir. Sosyalist hareket Kürt meselesini bir mağduriyet ve ezilmişlik çerçevesine sıkıştırdığı sürece kendisini mevcut liberal çerçeveden ayırmakta güçlük çekecek, Kürt hareketinin açığa çıkardığı siyasal mobilizasyon biçimleriyle ancak “dışarıdan” bağ kurabilecektir. Tersine, Kürtlerin ciddi mücadeleler içerisinde deneyim kazanan siyasal özneler olarak tanınması, beraberinde aşağıdan ve ortak mücadele zeminlerinin oluşturulmasına imkân tanıyan bir zemin yaratacaktır.

Toparlarsak: Mesele, zaman zaman tepkisel temelde, bazen kısmi ya da amorf olsa da kolektif eylemlerin önünü açan bir sokak siyasetinin Kürt hareketinde giderek belirgin olması, bu süreç içerisinde geniş kitlelerin siyasallaşması, radikalleşmesidir. Yani çok geniş bir kesimin kendi kolektif gücünü mücadele içerisinde geliştirmesi, kendi kendini örgütleme ve direniş tecrübesiyle donanmasıdır. Kitle mobilizasyonunun önünü açan siyasal yönelimin Kürt hareketi açısından ne gibi sonuçlar doğurabileceğini söylemek için henüz erken. Ancak bu mobilizasyon ve kitlesel siyasallaşma ile aracısız, doğrudan, hiç değilse mütevazı bağlar kurabilmek sosyalist hareketi yenileyebilecek ciddi bir kanal teşkil edebilecektir. Bunun için Kürt meselesini sadece “dar” anlamında değil, farklı mücadele alanlarıyla kesişme noktalarında daha “geniş” bir biçimde siyasallaştırmaya dönük bir enerji harcamak gerekiyor. Yani bir ezilmişlik, ancak aynı zamanda bir direniş deneyimi olarak Kürt olma halinin farklı mücadele alanlarıyla nasıl kesişip eklemlenebileceğine dair fikri ve pratik bir çabaya ihtiyaç var. Mücadele içerisinde siyasallaşan Kürt kitleleriyle yukarıdan ve gıyaben değil, birleşik eylem zeminlerinde, somut mücadelelerde yan yana gelmek, toplumsal hareketler aracılığıyla bu kitlesel siyasallaşmayla köprüler kurmak toplumsal karşılığı iyice cılızlaşmış solun önünde yeni potansiyeller koyabilir. Bu da Kürtleri mağdur kitleler değil siyasal özneler olarak tanımaktan ve Kürt meselesini bu eksende yeniden tarif etmekten geçiyor.

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: Kürt sorunu / toplumsal mücadeleler /

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.