Söz ve Karar Tabanındır İlkesi Sendika Bürokrasisine Teslim Edilmemeli – Erhan Bilgin ile Röportaj

N. Cemal - 14 Eylül 2011 - İşçi Gündemi / Teorik Tartışmalar / Türkiye Solu

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

Söz ve Karar Tabanındır İlkesi Sendika Bürokrasisine Teslim Edilmemeli

Erhan Bilgin’le sendika bürokrasisini ve çözüm yollarını konuştuk. Erhan Bilgin, 1991-2002 yılları arasında Petrol-İş Sendikası, 2009-2010 yılları arsında da DİSK Genel Merkezi’nde sendika emekçisi olarak hizmet verdi. Sendikalar ve sınıf mücadelesine dair makaleleri bulunmaktadır; şu anda basın emekçisi olarak çalışmaktadır.

-Sendikal bürokrasi kader mi? Nasıl ortadan kaldırılabilir?

İşçi sınıfının en önemli kitlesel örgütlerinden biri olan sendikalarda bürokrasinin oluşumu bir kader değil kuşkusuz. ‘Başlangıçta bürokrasi yoktu.’ İşçi sınıfının tarihsel olarak ilk ortaya çıktığı ülkelerde, sendika veya diğer örgütlenmeler, sınıfın doğrudan katılımı ile demokratik bir şekilde meydana getirildi.

Sendikal bürokrasi, gelişmiş kapitalist ülkelerde sermayenin işçi sınıfını kontrol etmek için her çareye başvurduğu 1900’lu yıllardan itibaren güçlendi.

Latin Amerika’da, Avrupa’da (özellikle İtalya) sendikal bürokrasinin ortadan kaldırıldığı pek çok sendikal örgütlenme var. Türkiye’de de, (ASİS örneğinde olduğu gibi) bürokrasinin ortadan kaldırıldığı sendikalar faaliyet gösterdi. Türkiye işçi sınıfı, kitlesel mücadelenin yükseldiği dönemlerde, pek çok kez sendikal bürokrasiyi fiilen işlemez hale getirdi.

Bürokrasinin meydana gelmesinde bir dizi unsur değişik derecede rol oynuyor. Bu unsurlardan bir kısmı bazı dönemlerde öne çıkarken, bazıları ikinci derecede rol oynayabiliyor.

-Hangi unsurlar?

Mevcut burjuva ideolojisinin yöneten-yönetilen ilişkisini değişmez bir gerçeklik gibi sunması. İşçi sınıfı kitlesinin (hatta öncü işçilerin çoğunun) bu düşünceyi değişmez gerçeklik gibi benimsemesi. Sınıfın siyasal örgütlenme düzeyinin yetersizliği. (Sermayeden, sermaye partilerinden bağımsız bir partilerinin olmaması) Burjuva yasalarının baskıcı karakteri. İşyerlerinde patron, ustabaşı, formen vb’nin ağır baskısı. Sendika ve grev kanunlarının anti-demokratik yapısı. Sol  parti ve gruplardaki demokrasi eksikliği. İşçi sınıfının aşağıdan yükselen öz örgütlenme geleneklerinin (özellikle Türkiye’de) zayıf olması. İşçi sınıfının öz örgütlenmelerini savunan sol düşüncenin zayıflığı. Öz örgütlenme düşüncesinin sınıf ve aydınlar üzerindeki etkisinin sınırlı olması.

Sınıf mücadelesinin yükseldiği dönemlerde, bürokrasinin aşılma imkanları genişliyor. Fakat ırmağın denize veya daha büyük ırmağa kavuşamaması gibi süreç içinde bu imkan daralıyor ve sonuçta kayboluyor. Bunda öncü işçilerin bilinç düzeylerinin büyük rolü var. Öncü işçiler mücadele içinde sendika bürokrasisinin iki yüzlülüğünü görüyor. Bürokrasi giderse sorunun çözülebileceğine inanıyor. Ama bu iyi niyetli ve mücadeleci işçilerin çoğu, sendika yönetimine geldiklerinde bürokrasinin parçası haline gelerek yozlaşıyorlar. Sorun kişilerde değil. Sorun yerleşik, güçlü, sistemin parçası olan bürokratik mekanizmanın varlığı. Mekanizmayı; sermaye, yasalar, maddi ilişkiler, burjuva düzeninin getirdiği itibar, ayrıcalıklar, hesap vermeme konforu vb besliyor. Yozlaşma ile mücadele eden birçok öncü işçi sendikadan atılmak veya ayrılmak zorunda kalıyor.

Öncü işçiler, bürokrasinin yerine ne koyacaklarını bilseler, yıkılmasını da bilirler. Bürokrasinin (ve sermayenin) avantajı, öncü işçilerin sendikal bürokrasinin yerine ne koyacaklarını bilmiyor oluşları. Sol siyasi grupların çoğu da bu durumu besliyor. Sendikaları başındaki bürokrata göre tasnif ediyor. Mücadele eden işçiler de bu bilmemezlikten dolayı yalpalıyor. Bürokrasiyi ortadan kaldıracak ‘işçilerin gerçek sendikası için işçi demokrasisi’ şiarıyla yola çıkmaktır.

Umut var. Hala, bürokrasinin en aşağılık biçimde iş başında olduğu sendikalarda bile “söz ve karar tabanın” sloganı en itibarlı olanı. Bu slogan ‘işçi demokrasisi’nin bir başka biçimde ifadesidir. Bürokrasi ise bu sloganla işçilerin gazını alıyor. İşçiler ise içinin boşaltıldığını biliyorlar. Bu sloganın içinin dolduğunu gördükçe sendikalarına sahip çıkacaklar. Sahip çıkmanın enerjisi ile sendikalar gerçek kitlesel işçi örgütüne dönüşecek.

-İşçi demokrasisi nasıl hayata geçer?

İşçi demokrasisi, soyut bir kavram değil. Aydınların işçilere yakıştırdığı bir fantezi de değil. İşçi sınıfının maddi ve somut gerçekliğinin bir tezahürüdür işçi demokrasisi. İşçi sınıfı üretim sürecinde kolektif bir örgütlenme içinde bulunuyor. İşyerindeki kararlara katılamıyor. Ama sendika gibi tamamen kendisinin çıkarlarını savunan örgütlerde de karar alma sürecinin dışında tutuluyor. Halbuki kapitalizm altında sendikanın tarihi anlamı şudur: İşyerindeki karar alma süreci dışında tutulan işçiler, bu kararların bazılarını kendi lehlerine değiştirebilirler. Bazılarını ortadan kaldırabilirler. Bazılarında küçük tavizler elde edebilirler vb… Ama bunun için kolektif biçimde, işçilerin çoğunluğunu (bazen tamamını) kapsayacak şekilde sendika çatısı altında örgütlenmeleri gerekir.

İşçiler kolektif biçimde örgütlendikleri halde ‘söz  ve karar’ sürecine dahil olmamaları bir çelişki. İşçi demokrasisi bu çelişkinin bir şekilde ortadan kaldırılması (veya asgariye indirilmesinden)  başka bir şey değil. Normal olmayan şey, bu çelişkiyi koruyan bozuk sendika düzeni. Bu çelişkinin giderilmesine yönelik her adım çok değerli. Ama şunu da unutmamak gerekir, kapitalist sistem, öncü işçilerin ve işçi sınıfı aydınlarının ideolojik-politik-örgütsel müdahalesi olmadan, buğday tarlasındaki diken gibi sürekli kendisini yeniden-üretme imkanlarına sahip.

‘Söz ve karar tabanındır’ ilkesinin sendika bürokrasisine teslim edilmemesi, işçi demokrasinin oluşturulmasında en önemli adım. Sendikanın işleyişindeki bütün süreçlere üyelerin doğrudan katılımının önündeki bütün engellerin ortadan kaldırılması, ikinci çok önemli adım.

Bürokrasi, yalnızca  4-5 kişinin binlerce işçinin kaderini belirlemesi değil. Aynı zamanda karar alma sürecinin ağır ve uzun prosedürlere tabi kılınması demek. Hiç kuşkusuz bu ağır ve uzun prosedür, alınan kararları işçilerden saklamak veya kararların işçi lehine olduğu yalanını süslemek için de gerekli. Halbuki işçi demokrasisi, sendikada karar alma sürecini basitleştirecek. Harcamalar şeffaf ve basit hale gelecek. İşçi sınıfının sendikalarda karar alma sürecine katılması, yeni sürecin kapısını açacak. Bu süreç işçilerin sendikalarına güvenmesini sağlayacak. Yabancılaşmanın en az düzeye inmesi mümkün hale gelecek.

-Petrol-İş ve DİSK deneyimleri ışığında değerlendirecek olsanız?

Sendikalarda çalışırken sendikal bürokrasinin tepedeki üç beş kişiyle sınırlı olmadığını, çok sayıda ilişkiyle birbirine bağlı bir katman olduğunu, çıkarlarının burjuva düzeni ile sıkı sıkıya ilişkili olduğunu somut biçimde kavramıştım. En olumsuz nokta öncü işçilerin çoğunun bu düzenin ortadan kaldırılması için ‘iyi işçilerin’ o ‘makamlara’ gelmesini çözüm olarak görmeleriydi. Pek çok kez  ‘iyi işçilerin’ o makamlara geldiğini gördüm. Bir kısmı kısa sürede düzene uydu, ‘iyi bir sendika bürokratı’ oldu. Bir kısmı ise uyum gösteremedi. Değiştirmeye çalıştı, öncü işçi vasfını yitirmedi. Sorun kişilerde değil bizatihi o makamın tartışılmasında. Burjuva hukukuna göre o makamlar zaruri olabilir. Ama bu hukuk içinde bile o makamlar işlevsiz hale getirilebilir. Demokratik katılım hayata geçirilerek işçi demokrasisinin imkanları yaratılabilir.

-ASİS deneyimine dair diyecekleriniz nelerdir?

Ağaç Eşya Sanayi İşçileri Sendikası (ASİS), 1970’de büyük mobilya fabrikalarının işçileri tarafından kuruldu. Dönemin 274 sayılı sendikalar kanununa uyulması zorunluydu. Başkanı, yönetim kurulu vb olmak zorundaydı. Ama ASİS, mevcut kanunları ihlal etmeden de işçi demokrasisini bir süre hayata geçirebildi. Yönetime seçilenler en fazla iki dönem görev yapabiliyordu. Aylıkları, üye ortalama ücreti kadardı. Makam aracı yoktu. Bugünkü sendikacılar gibi bir dönem görev yapıp ‘kıdem teşviki’ adı altında dünyalığını sağlama alma uygulaması olmadığı gibi teklif dahi edilemezdi. Toplu sözleşmeye bütün işçiler katılıyordu. Geri çağırma hakkı vardı; üyelerin yüzde 10’unun imza atması yönetimin değişmesi için yeterliydi. Karar alma süreçlerinde temel yöntem, ikna idi. Herhangi bir işçi sendikanın mali raporunu incelemek istediğinde, detaylarıyla kendisine sunuluyordu. ‘Bize güvenmiyor musun’ denmiyordu.

Yıllardır işçi hareketi içinde yer aldığım ve sendikalarda amatör veya profesyonelce görev yaptığım halde bu ülkede ASİS diye bir sendikanın gelip geçtiğini 1980’lerin sonunda öğrenebildim. Bu Türkiye işçi sınıfı tarihine ilişkin eserlerin fakirliğinin de bir göstergesi. İki noktayı daha belirtmeliyim: 1-DİSK içinde yer alan ASİS, dönemin DİSK merkez yöneticilerinin dikkatini çekti. DİSK tüzüğü gerekçe edilerek, ASİS yönetimine ve kongrelerine müdahale edilerek, sendika hizaya çekilmeye çalışıldı. Böylece sendikalarda sağ ve sol bürokrasinin, işçi demokrasisine tahammül edemediği görülmüş oldu. 2- 1980 askeri darbesinden sonra gerçekleştirilen ilk grevlerden birisi Ankara, Domsan grevidir ve bu işyeri 80 öncesi ASİS’in örgütlü olduğu bir işyeridir…

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: sendika bürokrasisi /

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.