Bürokrasi İşçi Sınıfının Pasıdır

N. Cemal - 15 Eylül 2011 - İşçi Gündemi / Teorik Tartışmalar / Türkiye Solu

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

Bürokrasi İşçi Sınıfının Pasıdır

Yukarıdaki başlık devrimci Marksist hareketin vurguladığı bir ifade olarak kalıcılaştığında, arkasında köklü bir tarih ve deneyim taşıyordu. Bu hastalık, gündemimize sendikal bürokrasi olarak damgasını vuran ve sınıf mücadelesi pratiğinde derin yaralar açan illetle sınırlı olmayıp, sınıfın iktidarında da kendini gösteren ve devrimin evlatlarının başını yiyen bir habis urdur.

Sınıf mücadelesini ve emek örgütlerinin mücadeleci işlerliğini etkileyen ve devrimci dinamiğinden yoksun kılan bürokrasi olgusu, onu var eden sistemden ve mekanizmalarından bağımsız ele alınamaz. Siyasi niteliğinden soyutlanarak çözüme ulaştırılamaz. Bu durum özelde emek örgütleri açısından (sendika, dernek, kooperatif vs) geçerli olduğu gibi, genelde onları var eden mevcut sistem ve düzeni için de (kapitalizm, neo-liberalizm, AKP iktidarı vs) geçerlidir. Meramımız şimdilik, genel göndermeler dışında, sendikalar ve sendikal bürokrasi üzerinde durmaktır.

Bu Düzen Değişmeli

2 Temmuz 2010 tarihinde Ankara’ya gelen bir grup TEKEL işçisi, Türk-İş ve TekGıda-İş’i kölelik düzeni olarak niteledikleri 4 C’ye karşı direnmeye çağırmış; “Mücadeleden kaçmayın.  Görevinizi yapın” demişti. TEKEL işçilerinin sendikalarına görevlerini hatırlatmasının nedeni ise mevcut durumun aksi yönde olmasıydı. Türk-İş Genel Merkezi’ne girdiklerinde; “Burası emniyet müdürlüğü mü işçi sendikası mı?” sorusunu sormalarına yol açan bir manzara vardı. Binanın tüm katlarına polis yerleşmişti. Genel Başkan Mustafa Kumlu’nun çağrısıyla gelen polislerin uyguladığı şiddetten TEKEL işçileri nasiplerini aldılar. Dayanışma amacıyla gelen TezKoop-İş Sendikası üyesi bir işçi, genel merkez binasında polisin işkenceli sorgusuna maruz kaldı. Türk-İş tarafından verilen cevap bundan ibaretti. Bu durum, sendika bürokrasisinin TEKEL direnişinde açığa çıkan somut görüntülerinden sadece biriydi.

Birkaç gün sonra aynı TEKEL işçileri üyesi oldukları TekGıda-İş’e gittiler. Polis giriş bölümünde tehditler savurmakla yetindi. Sendikanın Ankara temsilcisi, “Ben atanmış biriyim” diyerek makam odasını terk etti ve gitti. Kısa süreliğine de olsa makam odası işçilerin oldu. Bu esnada, her şakanın altında bir gerçek yatar deyimini haklı çıkaran espriler başladı. TEKEL işçilerinden biri gerinerek makam koltuğuna oturdu. Telefonu kaldırıp odada bulunan “işgalci” işçilere baktı ve muzip bir ifadeyle telefonla konuşur gibi yaptı; “Amirim, teröristler sendikamızı bastılar. Lütfen yardım gönderin!” Sendikal bürokrasinin işlerliğine ve çıkar ilişkilerine müdahale eden işçilerin “terörist” olarak nitelenmesi gerçeğini yansıtan bu mizansende trajikomik bir yön daha vardı; “O koltuğa oturunca öyle görünüyor…”

Kısacası sorun; “dürüst, namuslu ve kişilikli sendikacılar” ile “üçkâğıtçı, şerefsiz ve yiyici sendikacılar” meselesi değil. Sendikal bürokrasi, kötünün yerine iyinin geçmesiyle veya ahlaki terimlerle çözülemeyecek kadar sistematik ve derin bir sorun.

Mücadeleci TEKEL işçilerince yapılan bir espriden zorlama bir sonuç çıkarıldığını düşünenlere biraz daha geriye giderek somut bir görüntü sunalım: 1989’da başlayan Bahar Eylemleri’nin doruğu, 1990-1991’de gerçekleşen Zonguldak maden işçilerinin büyük greviydi. Maden işçilerinin yükselen mücadele dalgası üzerinde GMİS Genel Başkanı Şemsi Denizer adeta sörf yapıyordu. Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ı ve Yıldırım Akbulut Başbakanlığındaki ANAP iktidarını sallayan madenci grevinin ve büyük Ankara yürüyüşünün ön saflarında ve Şemsi Denizer’in yanında, “solcu ve mücadeleci” sendikacılardan birisi yer alıyordu: Atilay Ayçin. 1989 Bahar Eylemleri ile başlayan sınıf mücadelesinin arındırıcı ateşi yıllanmış bürokrat sendikacıları sıyırıp atmış, bürokrasi işçi sınıfının pasıdır nitelemesini ve mücadele süreçlerinde bu pasın atılacağı tespitini doğrulamıştı. Ama sendikalar yine aynı bürokratik işlerliğe ve sisteme sahiptiler.

Geldik bugüne: O mücadeleci sendikacılar yeni tipte sendika bürokratları oldular. Neredeyse öncekiler kadar iktidar koltuklarına yapışarak yıllandılar. Koltuklarını ve ayrıcalıklarını terk edemediler. Mevcut sendikal sistem bürokratik yapıları sebebiyle, işçilerin kendi örgütleri olamayacağını bir kez daha göstermiş oldu. Eski hamam eski tas olduğu sürece, kurnanın başına geçenin kimliği önemli değildi. TekGıda-İş Sendikası’nın makam odasında direnişçi TEKEL işçilerince canlandırılan mizansenin hayata geçmiş örneklerinden birisi de Hava-İş Sendikası Genel Başkanı Atilay Ayçin’dir. Mesele ne kişiseldir, ne de kişilik sorunuyla açıklanabilir.

İşçi Sınıfının Kendi Örgütü

Mevcut sendikaları ve işçi örgütlerini, sınıfın öz örgütlenmeleri niteliğinde kendi örgütleri kılabilmenin ilk koşulu, sınıfa sonsuz güvenmekten ve karar organları niteliğindeki işçi meclisleriyle doğrudan temsili gerçekleştirebilmekten geçiyor. Sınıfın öz örgütlerini yaratabilmek, bürokrasiden dert yanan “özgürlükçü” liberallerin hoşuna gitmeyecek bir ifadeyle, aslında sınıfın iktidar organlarını bugünden başlayarak oluşturmak anlamına da gelir. Dolayısıyla da sorun kelimenin gerçek anlamıyla siyasaldır ve gerek genel anlamda gerekse de özel anlamda sınıfın iktidarı sorunudur. Bu kavranmadığı sürece, “tarih tekerrürdür” söylemlerinin dışına çıkılamaz. Anti bürokratik hiçbir mücadele programatik ifadesini bulamaz.

Doğrudan Temsil

İşçiler ve emekçilerin kendi öz eylemlerinden yansıyan gerçeklik; yalnızca ihtiyaçlarını değil, hayat tecrübelerini de kendilerine rehber edinmeleridir. Emekçilerin kendiliğinden tecrübelerine karşı elitist ve ikameci yaklaşımlar, en devrimci programın bile sınıf mücadelesi içindeki politik güncellenmesini engeller. Bu deneyimlerden yola çıkarak devrimci politikaların somutlanması gerekir. Sınıfın kendi örgütlerini yaratacak olan dinamik de, mücadele içinde güçlü kılacak olan dayanak da buradadır. Devrimci bir öznenin sınıf mücadelesi içinde üstünlük sağlayabilmesi de buna bağlıdır.

Devrimci uzlaşmazlık ve ilkeli duruş, sınıfın güveninin mücadele içinde sağlanması ve sağlamlaştırılması sürecinde en geniş devrimci esneklikle birleşir. Sınıfın siyasi gücünü ve öz güvenini kazanacağı öz örgütlenmelerin şekillenmesi ve siyasal önderliğinin biçimlenmesi ancak bu bileşimle olabilir.

Devrimci politika, en kritik anlarda bile ezilen yığınların sesine ve ihtiyaçlarına kulak vermekle oluşur. Ama hiç şüphesiz ki devrimci politikaların asli kaynağı daha geniş ve diyalektik bir açıdan bakabilmesidir. Bu noktada belirleyici olan ise, öz örgütlenmelerin yaratılması ve işçi meclisleri kanalıyla sağlanan doğrudan temsilin tesis edilmesidir. Bunun adı da işçi demokrasisinden başka bir şey değildir. Bugünün sendika bürokrasisini ve onu vareden sistemi başka türlü anlamak ve çözmek mümkün değildir. Öz örgütlenmeler sınıfın kendi örgütleridir, sınıf tarafından ve sınıfın içindeki politik özne(ler) ile oluşturulabilir. Öz örgütlerin sınıfın kendi örgütleri, devrimci örgütlerin ise sınıf için örgütler olduğunu unutmamak gerekir.

Bürokrasi illetinin ölümcül darbeleri kadar, aşılabilirliğinin somut deneyimleri de mevcuttur. Paris Komünü’nden Ekim Devrimi’ne uzanan sürecin devrimci kazanımlarını, sınıfın kendi deneyimleriyle birleştirebilmek zorunluluğumuzdur.

Komünistlerin çıkarı işçi sınıfının çıkarından ayrı değildir. Aslolan işçi sınıfının gündemidir; işçi demokrasisi, öz örgütlenmeler, devrim ve iktidar sınıfın gündemi kılınmalıdır.

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: sendika bürokrasisi /

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.