Uğur Doğan’ın Tek Kişilik Direnişinin Düşündürdükleri

N. Cemal - 17 Eylül 2011 - İşçi Gündemi / Teorik Tartışmalar / Türkiye Solu

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

Uğur Doğan’ın Tek Kişilik Direnişinin Düşündürdükleri

“Tek Gıda-İş Sendikası Direnişçisi” unvanı alan Uğur Doğan, direnişinin 62, direniş çadırını kuruşunun ise 12. gününde bir basın açıklaması yaptı: “Mücadeleye devam…”

“Tek Gıda-İş Sendikası Direnişçisi” Unvanı

AKP Hükümeti eliyle uygulanan hak gasplarının yıkıcı boyutlara ulaştığı günümüzde, sokaklara çıkması ve işçilerin kazanılmış haklarını savunması beklenen işçi sendikalarının bürokratların kuşatması altında olduğunu görüyoruz. Sendikal bürokrasi, hak gaspları karşısında “üç maymun”u oynuyor. Sınıf mücadelesini ivmelendirmesi beklenen sendikalar, bırakın sınıfın kazanılmış haklarını korumayı, Tek Gıda-İş Sendikası ve Uğur Doğan örneğinde de olduğu gibi; işten attığı kendi işçisinin “işe iade” mahkeme kararını bile uygulamıyor. Patronlardan daha arsız, kalbur üstü işverenlerden daha cüretkar ve işveren sendikalarından daha tecrübeli bir utanmazlıkla, kendi işçisinin kazanılmış haklarını yine bizzat kendisi gasp ediyor.

Trajedi de işte burada başlıyor, “İşimi ve Kazanılmış Haklarımı Geri İstiyorum!”, “Mahkeme ve Yargıtay Kararlarını Uygulayın!” pankartıyla direnen Uğur Doğan, “işyerim” dediği Tek Gıda-İş Sendika Genel Merkez binası önünde direniyor. Çadır kuruyor. Oturma eylemi yapıyor ve mücadele ediyor. Ve bu tablo Uğur Doğan’a, “Tek Gıda-İş Sendikası Direnişçisi” unvanını kazandırıyor. Acı ama gerçek…

Tablonun hazinliğini tamamlayan detaylardan birisi ise, “sendikalı olmayı” salık veren ve “örgütlenmek gerekir” diyen sendikaların çoğunun ve başta da Tek Gıda-İş Sendikası’nın kendi çalışanlarının sendikasız olmasıdır. Yani, tuzun koktuğu an.

Sınıf Mücadelesi “Öğreticidir”

Sınıf mücadelesi gerçekten de öğreticidir. 62 günlük direnişin sonrasında ve Uğur Doğan şahsında bunu somut olarak görebiliriz. “Direniş çadırı kurmak kadar, direniş çadırını zamanında kaldırabilmenin de önemli olduğunu düşünüyor ve çadırımı kaldırıyorum…” diyebilen bir direnişçinin, “bundan sonra işçi sınıfının bulunduğu bütün platformlarda sınıf kardeşlerimin yanında yerimi alacak ve haklı mücadelemi sürdüreceğim…” yönündeki beyanını iyi kavrayabilmek gerekir. Bu olgunluk, mücadele öğretisinin bir göstergesidir.

Kavramaktan kastım ve vurgum ise hiç de boşuna değil;

1- Sol ve sosyalist sektörlerin bir kısmı, tıpkı sendikacılar gibi, bugün Uğur Doğan’ın direnişini “görmüyor”, “duymuyor” ve “konuşmuyor.” Dün, aynı noktadaki 2. TEKEL direnişi de aynı muameleye tabi tutulmuştu. Bu aymazlığın nedenini ise, “sendika önünde ve sendikaya karşı bir mücadeleyi destekleyemeyiz” diye ifade edip, “bir fabrika önünde olsaydı desteklerdik” diye açıklamaya çalışıyorlar. Uğur Doğan’ın, “benim işyerim Tek Gıda-İş Sendikası Genel Merkezidir” demesini de duymaya hiç niyetleri yok.

2- Sol ve sosyalist sektörlerin bir kısmı da, Uğur Doğan’ın direnişini yeterince “radikal” bulmuyor ve “direniş çadırını kaldırmak teslimiyettir…” demeye getiriyorlar. Basın açıklamasına gelmiyorlar. “Bilinç dışarıdan taşınır” ya, söz konusu aklı evvelliğin sebebi de bu olsa gerek. 2. TEKEL direnişinin de aynı muameleye tabi tutuluşunu görmüş ve yaşamıştık.

Bütün bunların toplamında ise, Uğur Doğan’ın haklı direnişi beklenenden az bir destekle ve dayanışmacı topluluğu ile sürüyor. Bu sonuçla da; işçi sınıfıyla sol ve sosyalist hattın bu iki kanadının, öğrenme zeminlerinin ve bastığı toprağın aynı olmadığı gerçeği açığa çıkıyor…

Sendika Bürokrasisi de “Öğreniyor”

Tek Gıda-İş Sendikası’nın geldiği nokta ve Uğur Doğan gerçeği, sendika bürokrasisinin yüzüne tutulan bir aynadır. Bunu bizzat Uğur Doğan’ın kendisi de söylüyor.

1. ve 2. TEKEL direnişleri, sendika bürokrasisini anadan üryan açıkta bıraktı. Tek Gıda-İş Sendikası’nın bürokratları ise, bu açığa çıkarılışlarının ardından epeyce tecrübe kazandılar. Uğur Doğan’ın direnişinin avantaj ve dezavantajları içinde bunu da çok iyi görebiliriz.

Tek Gıda-İş Sendikası Genel Başkanı Mustafa Türkel, bu süre zarfında göstermelik “ilgi” ve “sevgi” çemberini genişleterek, “koruma duvarını” iyice yükseltti. Kime karşı? Tabi ki işçilere karşı. Mustafa Türkel’in, 2. TEKEL direnişçilerine bizzat saldırttığı özel güvenlikçilerini ve “şoför” kadrosuyla sayılarını artırdığı fedailerinin icraatlarını biliyoruz. TEKEL işçisi Metin Arslan, fedailerin saldırısına hedef olmuş ve yaralanmıştı. Bu “koruma” timinin kalıcılaşmış olduğunu, Uğur Doğan’ın direnişi sırasında tüm açıklığıyla gördük.

Uğur Doğan’ın direnişinde, sendika bürokrasisinin işçi sınıfına karşı oluşturduğu tecrübelerinin devlet tecrübeleriyle birleştiğini de gördük. Mevcut sendikal sistemin ve bu sendikal sistemin ürettiği sendika bürokrasisinin, parababaları düzeninin teminatı niteliğinde olduğunu bilenler için bu durum hiç de şaşırtıcı gelmeyecektir.

Mustafa Türkel’in özel güvenlikçilerinin ve “şoför”lerinin polisle olan diyalogu ve içiçeliği, polisiye filmleri bile aratır cinstendir. Birbirlerinin arabasına binip devriye “gezenlerin” görüntüsü içinde, kimin ne olduğunu başlangıçta hiç kimse ayırt edemez. “Kafa tokuşturma” diye adlandırılan ve MHP’den yadigar kalan öpüşme raconu ile, içten ve sevgi dolu “ortak görev yapma” görüntülerinin zenginliği yaşanıyor. Böyle olunca da, Mustafa Türkel’in “koçbaşı” fedaileri kendilerini gerçekten de “polis gibi” görüyor ve “polis gibi” davranıyorlar. Son örneğini ise, Uğur Doğan’ın bugün yaptığı basın açıklamasında bizzat yaşadık.

Mustafa Türkel’in Polisleşmiş “Şoförleri”

Sendika bahçesinden Uğur Doğan’ı görüntülemeyi iş edinenler arasında yer alan “şoför” kadrosundaki Erkan Cevizci, hızını alamayarak sendika binasının dışına çıkıyor, karşı kaldırıma geçip, parkın içinde bulunan direniş çadırını ve basın açıklamasını görüntülemeye başlıyor. Polislerle yan yana çekim yapıyor. Erkan Cevizci, Mustafa Türkel’in Tek Gıda-İş departmanında “görev” yapıyor. Adeta emniyet müdürlüğüne dönüştürülen bir sendika binasının personeli açısından şaşırılmaması gereken, ama kabul edilmesi de mümkün olmayan olağanüstü bir durum bu.

Bu olağanüstü görüntünün, “gel de benim fotoğrafımı çek” dedirten haber cazibesi ve “provokatörlük vasfı” elbette ki görmezlikten gelinemezdi. Mustafa Türkel’in “polisleşmiş” koruması Erkan Cevizci’nin basın açıklaması sırasında ve direniş çadırı önündeki “görev” aşkını fotoğrafladım. Sivil polislerden birisi ise, “haberi yakaladın valla…” diye espri bile yaptı. Espriyi yapan sivil polis bana mı sataştı, yoksa Erkan Cevizci’yi kıskandığı için mi bunu söyledi, bilemiyorum. Mustafa Türkel’in emriyle hepimizi tek tek kameraya kaydeden Erkan Cevizci, kendi fotoğrafının çekilmesinden rahatsız oldu ve “çekme lan” diye bağırdı. Özetle; sendika binasının dışına kadar çıkıp direniş çadırı önünde çekim yaptığını, Uğur Doğan ve dayanışmacı dostlarını tek tek kaydettiğini ve tahrik ettiğini, benim de bu provokatif durumu görüntülediğimi söyledim. Bu kez de sivil polis kalabalığının içinden açıkça ve yüksek sesle tehdit etti; “seni yere sererim ha…” Provokatörlük yapmaya mı geldin sorusunun ardından, polislerin araya girmesiyle perdelendi.

Bu tablonun hiç bir yoruma ihtiyacı olmadığı ortada.

Ben ise satırlarımı Uğur Doğan’ın basın açıklamasının final bölümüyle noktalamak istiyorum; “Direnişimin sebep ve sonuçları göstermiştir ki; Sendika Bürokratlarından Kurtulmak İşçi Sınıfı Mücadelesinin Vazgeçilmez Bir Parçasıdır.”

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: sendika bürokrasisi / Tek Gıda-İş / Uğur Doğan /

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.