Ermeniler ya da Mahkûmlar Yolda Ölünce Devlet Masum Olur mu?

Özcan Özen - 20 Eylül 2011 - Teorik Tartışmalar / Türkiye / Türkiye Solu

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

Ermeniler ya da Mahkûmlar Yolda Ölünce

Devlet Masum Olur mu?

16 Eylül 2011 günü Van’dan İstanbul’a giden bir cezaevi nakil aracında yangın çıktı; yangın söndürülemedi ve içindeki 2’si tutuklu 3’ü mahkûm 5 kişi diri diri yanarak can verdi. Araçtaki 12 asker ve iki sürücü ise sağ salim kurtuldu (2 asker yangını söndürmeye çalışırken hafif yaralanmış). Devlet, Adalet Bakanlığı aracılığıyla hemen olayı soruşturma kararı aldı. Tutuklu ve mahkum yakınları ise ihmal olduğu gerekçesiyle şikayette bulunacaklarını açıkladı.

Yangın aracın motor bölümünde çıkmış, yangın söndürülmeye çalışılırken kaçmaya teşebbüs edebilirler diyerek elleri kelepçeli 5 kişi araçtan çıkarılmamış ve bu yüzden araçta bırakılmış. Ölenlerin yakınlarının bu yüzden ihmal ihtimalini düşünmeleri ve şikâyette bulunmaları doğal.

Devletin vatandaşı

Çok açıktır ki tutuklu ve mahkûmlar devletin verdiği yargının sonucunda özgürlüklerinden alıkonulmuşlardır ve kesinlikle devletin emanetindedirler. Tutuklu ve mahkûmlardan devlet sorumludur. Onların sağlıklarından devlet sorumludur, canları devletin emanetindedir. Devlet onları nezle bile olsalar hastaneye götürmek ve tedavi etmek zorundadır.[1] Yemeklerini, giysileri vermek; temizliklerini gözetmek; ısınmalarını ve benzeri ihtiyaçlarını sağlamak zorundadır. Soygun ya da yaralama, cinayet ya da tecavüz hangi suçtan dolayı hüküm giymiş olursa olsunlar bu insanlar yine de devletin vatandaşlarıdır ve onların özgürlüklerini elinden alan erk onların yaşamlarından sorumludur. O dereceye kadar ki: eğer yasalar bu yönde düzenlenmişse bir mahkûmun yasalar dâhilinde canını almak bile devletin sorumluluğundadır. Fakat bu can alma anı gün ve saat olarak belirlenir ve o ana kadar o mahkûmun yaşaması için devlet elinden geleni yapmak zorundadır. Mahkûm bir gün sonra idam edilecek olsa dahi yaşamsal bir nedenle acilen ameliyat edilmesi gerekiyorsa o tıbbi gereklilik yerine getirilmelidir. Vatandaş devletini korumayabilir ama devlet vatandaşını korumak zorundadır: Devletin varlık nedeni başka ne olabilir ki? Kimin için (ya da ne için) var olacak bir devlet?

Vatandaşın devleti

1839 ve 1856’dan önce devlet Osmanoğulları hanedanı için vardı. Bu devletin hükmü altında yaşayan diğer insanlar tebaa idi ama Osman Bey soyundan gelenlerin tebaası idi. Bu soydan gelen hükümdara “devlet” de denilirdi (yani hem kendisi için hem de kendisiydi devlet). Fakat Tanzimat ve Islahat fermanlarından sonra Osmanoğulları’nın değil Osmanlı Devleti’nin “tebaa”sıydı insanlar. Fakat devleti biraz olsun paylaştıkları için tebaa olmaktan da o kadar çıkmış oluyorlardı. “Devlet” devleti uyruğuyla paylaşmak zorunda kalmıştı. Bu süreç 1876, 1908 ve nihayet 1923 dönemeçleriyle ilerleyecek ve gelişecekti. Fakat Tanzimat Fermanı ile tebaa, vatandaşa dönüşmüş ve herkesin can, mal ve namus güvenliği devletin teminatı altına alınmıştır. Bu güvenlik, bir hükümdarın bahşettiği bir şey değil vatandaşın hakkı, devletin yükümlülüğü ve devleti var eden esas ilke/neden haline getirilmiştir.

Islahat Fermanı ile hangi dinden olursa olsun tüm vatandaşlar arasında eşitlik sağlanmıştır, yani devlet eliyle dinler arasında hiyerarşi uygulanamaz ve dini cemaatlerinin devlet nezdinde manası olamaz, ilkesi benimsenmiştir. Müslüman, Hıristiyan, Musevi arasında olduğu gibi, millet sisteminin diliyle Ermeni, Rum, Müslüman arasında da bir hiyerarşi olamaz, eşitsizlik olamaz. Bu noktadan sonra laikliğe fazla bir mesafe kalmayacaktır.

Devletin beğenmediği vatandaşları ve zor kullanma

1915 yılında Ermenilerin yerlerinden ve yurtlarından zorunlu olarak göç ettirilmesi (tehcir) kararı alındığında bu kararın “zorunlu” kısmının yerine getirilmesi açıktır ki zor yoluyla gerçekleştirilecektir denilmekteydi ve bu karar alındığında Ermeniler Osmanlı Devleti’nin vatandaşlarıydı.

Bir devlet her şeyden önce zor/şiddet araçları tekelidir. Devlet vatandaşlarının sahip olduğu zor araçlarının (silahlarının) vatandaşın elinden alınması (gönüllü ya da zorla) ve tek elde toplanmasının mutabakatıdır. Bu uzlaşı aynı zamanda zor ve şiddet araçlarının kimlerinin elinde ve ne oranda olacağını da belirler. Bugün Türkiye’de, örneğin, zabıta (bir zor kullanma merci) silah taşıyamaz, polis ağır silah bulunduramaz, savaş uçağına ancak ordu sahip olabilir.

1915 yılında, örneğin, İstanbul’daki ya da Kayseri’deki Ermenilerin yine Osmanlı Devleti’nin bir başka yöresine, bugünkü Suriye’ye göç kararı alındığında bu kararın yerine getirilmesi için devletin zor/şiddet aracı sahibi kurumlarına görev verilmiş ve devletin diğer kurumlarıyla, örneğin demiryolları işletmesiyle eşgüdümlü olarak polis, ordu teşkilatları bu göç ettirme uygulamasını gerçekleştirmek üzere Ermenileri ülkenin dört bir bucağından trenlere bindirmiştir; tıpkı cezaevindeki mahkûmların Van’dan İstanbul’a getirilmesi için zırhlı araca bindirilmesinde olduğu gibi.

Devlet bu Ermeni vatandaşlarının emredilen yere gitmeleri kararını çıkarmakla yetinmemiştir. Çünkü vatandaş -en azından bir kısmı- bu emre itaat etmeyip gösterilen yere gitmeyebilir ya da ağırdan alabilirdi. Bu yüzden zor/kolluk kuvvetleri harekete geçirilmiş ve göç kararının yerine getirilmesi için vatandaşlara nezaret edilmiştir; tıpkı yanan cezaevi aracında iki şoför ve 12 askerin görevlendirilmesi gibi.

Devlet vatandaşını sayıyla teslim aldı

Fakat iyimser rakamlara göre bu zorunlu göç sırasında 800 bin Ermeni ölmüştür. 8 ya da 80 vatandaş değil 800 bin. 1915 yılında Osmanlı Devleti’nin toplam nüfusu 15 milyondu ve Ermeni vatandaşlar nüfusun yüzde 10’unu oluşturuyordu. 1999’daki Gölcük depreminde resmi raporlara göre 17 bin 480 kişi ölmüştür. Resmi ağızlardan son yirmi beş yılda “teröre 40 bin insanımız kurban gitmiştir” deniliyor. Bu yazıda devletin 800 bin vatandaşının ölümünden söz ediyoruz. 1915’de ölen Ermeni vatandaşların sayısının 800 bin olarak verilmesini abartılı bulanlar var: onlara hak verelim. Fakat bu kişiler de 400 bin rakamını telaffuz etmekteler. Yani terör sonucu 25 yılda ölenlerin tam 10 katı insan aşağı yukarı bir yılda ölmüştür. Korkunç bir oran ve rakam, üstelik o dönemdeki toplam nüfus ile kıyaslandığında sadece sayıların dili değildir sessizleşecek olan…

Bunca insan nasıl ölmüştür? Resmi ağızların dillendirdiği resmi tez, vatandaşların hastalıktan, açlıktan, iklim koşullarından dolayı öldüğü ve yol boyunca kafilelere saldıran çeteler tarafından katledildikleridir. Fakat bu insanlar, ölmeden bir ya da birkaç gün önce evlerinden alındıklarında sağlıkları yerindeydi, bir işleri ve gelirleri vardı, evleri aşları vardı tıpkı devletin diğer vatandaşlarının olduğu gibi ve üç aşağı beş yukarı diğerlerininki kadar. Evet içlerinde yaşlı, çocuk ve hasta olanlar da vardı fakat tüm nüfusun içinde ne orandaysa o kadar. Yani böylesine uzun bir yolculuk için kendi başlarına bırakılsalar bile yeterli erzak ve iklim koşullarına göre uygun giysileri tedarik edebilecek konumdaydılar, kendi başlarına yaşamaktan aciz değillerdi. Aralarında doktor, hemşire ve hasta bakıcı da vardı, ihtiyaç duyacakları ilaçları sağlayacak eczacılar da. Nüfusun yüzde 10’u ya da daha fazlasını oluşturan bir topluluktan söz ediyoruz, böylesine bir topluluk kendi başına bile pek çok önlemi alabilir, iklim ve hastalık dolayısıyla nüfusun genelinde gerçekleşecek ölüm oranında ya da biraz üzerinde kayıplardan fazlasına tanık olmazlardı. En azından soykırım ile kıyaslanan ya da soykırım olarak adlandırılacak kadar ölüm görmezlerdi.

Kendisi için devlet anlamsızdır, devletin vatandaşları arasında ayrım yapması anlamlandırılır

Üstelik devlet, -gerekçesini tartışmayı bir kenara bıraksak dahi- zorla göç ettirdiği vatandaşlarının güvenliğini sağlamak, ihtiyaçlarını tedarik etmek, sağlıklarını ve yaşamlarını korumak zorundadır: Bir suçtan dolayı mahkûm edip hapse koyduğu vatandaşlarından bunları esirgemeyen devlet herhangi bir suçla itham bile etmediği vatandaşlarına daha azını layık göremez; savaş koşulları, maddi imkânsızlıklar gibi bahanelerin arkasına sığınamaz. Bu bahaneler, bahane değil de gerekçeydi ve mecbur kalınmıştı deniliyor. O halde devlet, suçu sabit görülmemiş insanlara suçlu olanlara sağladığı koşulları bile sağlayamıyorsa zorla göç gibi bir “tedbire” başvurmamalıydı.

Üstelik bu tedbiri Ermeni vatandaşların düşmanla işbirliği yapabilecekleri gerekçesiyle alan devlet, üç beş çapulcudan oluşan çetelere karşı hiçbir önlem alamayan ve yüz binlerce insanın ölümünü bu çetelerin varlığına bağlayan devlettir. Üç beş çapulcudan oluşan çeteler nasıl olur da yüz binlerce insanı öldürür ve devlet hiçbir önlem alamaz ve nasıl olur da bu çeteler devletin varlığını anlamsız kılacak kadar çok sayıda olabilirler ve ülkenin her yerinde “faal” olabilirler? Fakat devlet yerinde durduğuna ve dünya ile savaştığına göre yer gök haydut değildi, bundan emin olabiliriz çünkü çeteler, devletin kolluk kuvvetlerine rağmen yollarda yüz binlerce insanı öldürebilen çeteler benzer bir mezalimi diğer vatandaşlara yapmamıştır.

Ayrıca ülkesinde bu denli çok ve katliam yapabilecek çetelerle baş edemeyen devletin devlet olma iddiası anlamlı olabilir mi? Böyle bir devlet vatandaşlarının düşmanla işbirliği yapmasına engel olabilir mi? Vatandaşlarının diğer bölükleri neden düşmanla işbirliği yapma suçlamasından muaf tutulmuştur? Böyle bir devlet doğruyu söyleyecek kadar kudretli olabilir mi?

Devlet dediğin…

Bu soruların cevabını, yani devletin nasıl bir iç siyaset izlediğini düşünmeyi bıraksak bile devletin masum olduğunu söyleyemeyiz. Çünkü kendi vatandaşını bir yerden bir başka yere zorla götüren devletin kendisiydi, her şey ve herkes onun sorumluluğundaydı.

Bugün gıda paketlerinin üzerinde bile “paketi yemeyiniz, ısırmayınız” gibi uyarı yazıları, “buradan açınız” gibi yol yordam gösteren açıklamalar mevcuttur ve bazı bu tür uyarıların konulması devlet tarafından zorunlu kılınmıştır. İnsanların toplu olarak bulunduğu kapalı mekânlarda mutlaka çıkışı gösteren ışıklı (uyarılı) tabelalar asılıdır, böyle mekânlarda yangın çıkışının ve yangın merdiveninin bulunması zorunludur aksi halde işletme ruhsatı verilmez. Apartmanlarda dahi yangın merdiveni, yangın söndürme tüplerinin bulunması zorunludur. Tüm bunları zorunlu kılan devlet kendi cezaevi aracında yangın halinde ne yapılması gerektiğinin talimatını belirlememiş olabilir mi? Bir bisküvi fabrikası ürettiği küçük bir paket ürünün naylon ambalajından dahi sorumlu tutulabilirken devletin cezaevi aracında çıkan yangın sonucunda tutuklu ve mahkûmların ölmesinden devleti sorumlu tutmayacak mıyız?

O insanların hayatından devlet sorumluydu başkası değil. Ölenlerin aileleri ihmal yüzünden yetkilileri şikayet edecek ve muhtemelen devlete tazminat davası açacaktır. Bu konuda hukuk, devletin hukuku ne der?

Devletlû tesadüfler

1915’de ölen Ermeni vatandaşlarının yaşamından da onları zorla göç ettiren, yola çıkaran devlet sorumludur. Fakat bu kabul edilse dahi, bu bir soykırım değildir, denilebilir.

Eğer bundan sonra sık sık cezaevi araçlarında yangın çıktığı ve mahkûmların içinde diri diri yandığı haberlerini okuyacak olsak ne düşünürüz? Bunun -en azından- düzenli, rutin bir ihmal olduğunu düşünmez miyiz? 1990’larda polisin yaptığı ev baskınlarında sık sık çatışma çıktığı ve evdeki “teröristlerin ölü olarak ele geçirildiği” haberlerini alırdık ve bir süre sonra bunların yargısız infaz olduğu dillendirilmeden düşünülmeye başlandı, kimileri bunu dillendirdi de. Toplum bu baskın hikâyelerini uğursuz sonunu en azından çok doğal görmüyordu şüphesiz ki. Bugün bu operasyonlara katılan devlet görevlileri çıktı ortaya ve bunların yargısız infaz olduğunu itiraf etti. Kısacası, böyle şeyler sık olduğunda, bunlar rastlantı değil, kanısı toplumu sarıp sarmalar.

İddialar ister bir milyon 500 bin olsun, ister 800 bin; kabul edilen ise 400 bin ölü olsun sonuçta “bu kadarı rastlantı, tesadüf olmaz,” denilecek kadar çok tekrardan bahsediyoruz demektir. Güneşin her gün doğuşunu da rastlantıyla mı açıklayacağız? Bu kadar çok ihmal de mümkün değildir ve kabul edilemezdir çünkü aksi takdirde herkes her gün işe gelirken otobüsü kaçırıp geç kalabilir ve kimse bu yüzden işinden atılamaz.

“Bit yeniği”

Avrupa’da bir Türkiye vatandaşının ya da Türkiye kökenli bir (ilgili ülke) vatandaşının kaldığı ev yandığında neden aklımıza ilk olarak faşistlerin bir kundaklaması olduğu yargısı geliyor? Çünkü faşistler, ırkçılar, milliyetçiler pek çok kez bunu yaptı. Artık böyle bir yangının bir kaza olabileceğini öncelikli olarak düşünemez olduk.

Yüz binlerce insanın yollarda öldürülmesini nasıl olur da tesadüf olarak, üç beş çapulcunun, çetenin işi olarak nitelendirebiliriz?

Neden Libya’da iç savaşa dönüşen olaylar başladığında orada çalışan 25 bin Türkiye vatandaşı bizzat devlet tarafından tahliye edildi? Çünkü Libya devleti ülkesinde bulunan insanların güvenliğini sağlayamıyordu ve tüm diğer devletler gibi Türkiye de kendi vatandaşının Libya’dan sağ salim ayrılması için tüm devlet olanaklarını seferber etti telaş ve aceleyle. Çünkü rastlantıya inanmıyordu Türkiye, tabii diğer ülke devletleri de.

Almanya’da Nazilerin İkinci Dünya Savaşı sırasında yüz binlerce, milyonlarca Yahudi asıllı vatandaşını katletmesi de pekâlâ savaş koşullarında üç beş binbaşı ya da albay rütbesindeki subayın gaz odası inşa etmesiyle açıklanabilirdi. Genelkurmay gidip denetlememiştir ve bu düşük rütbeli ama yükselme heveslisi subaylar da bu işi yapmış olabilirdi. Buna ne kadar inanabilirsek Ermeni tehcirinin sonuçları konusundaki resmi teze bizim dışımızdaki insanların o kadar inanabileceğini düşünebiliriz.

Politicide

İtfaiyesi olmayan bir devlet vatandaşının canını ve malını yangından korumak için kılını kıpırdatmayan bir devlettir. Hastanesi olmayan devlet vatandaşın sağlığına aldırış etmeyen bir devlettir. Polisi olmayan bir devlet vatandaşın can ve mal güvenliğinin gasp edilmesine göz yuman bir devlettir. Ordusu olmayan bir devlet ülkesi işgal edilen bir devlettir. Sonuçta böyle bir devlet vatandaşı tarafından kendine ait bir şey olarak görülemez. İnsanların böyle bir devletle bırakın bir aidiyet ilişkisi kurması en ufak bir gönül bağı bile söz konusu olamaz, kısacası kendi devleti değildir.

Böylesi bir durum ancak devlet, bu kurumların sağladığı hizmeti vatandaşına sunmuyorsa mümkündür. Fakat devlet bu kurumların sağladığı hizmeti vatandaşlarının sadece bir kısmına sağlamıyorsa? O zaman politik bir ayrımın var olduğunu tespit etmek kaçınılmazdır. Yok eğer her ne nedenden olursa olsun “sağlayamıyorsa” bu durumda da bir politik öncelik söz konusudur ve önceliğin doğrudan politik sonucu da vatandaşlar arasında bir ayrım olarak tezahür eder.

Bu ayrım (ya da öncelik) ölüm hatta toplu ölümle sonuçlanıyorsa (birilerinin kasti olarak öldürmesi ya da açlık, hastalık gibi dolaylı ölümlere neden olabilecek koşullara terk etmek dolayısıyla öldürmek de olabilir) bu bir politicid yani siyasi kıyım ve kırımdır. Bu kırımın muhatabı, bir bölge halkı ya da pek çok farklı bölgede yaşayan tek bir etnik grup olabilir, salt siyasi bir grup olabilir (Endonezya’da Suharto darbesiyle 500 bin komünistin öldürülmesinde olduğu gibi), bir dini grup ya da mezhep üyeleri olabilir. Soykırım, etnikkırım, siyasikırım olarak tüm bunlar birer politik kıyımdır.

Bir devletin bir cezaevi aracının yanmasında ihmal aranır, bir devletin yüz binlerce vatandaşının ülke içinde sürülmesinde ve bu insanların bu sürgün sırasında yollarda ölmesinde de politik bir neden aranır.

Hangi durumda devlet masumdur?


[1] Daha birkaç ay önce, ABD’de 59 yaşındaki bir kişi mahkumlara sağlanan bedava sağlık hizmetlerinden yararlanmak için banka soymaya gitmiş, sadece bir dolar çalmış ve kaçmayarak tutuklanmayı beklemişti (http://bianet.org/bianet/dunya/130905-tedavi-olmak-icin-banka-soydu).

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: cezaevi / devlet /

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.