Akademinin TEKEL Direnişiyle İmtihanı

Sol Defter- Haber - 23 Eylül 2011 - İşçi Gündemi / Teorik Tartışmalar / Türkiye Solu

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

Akademinin TEKEL Direnişiyle İmtihanı

HAZIRLAYAN: Caner Lüle – Kazım Şahin

Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi (AÜSBF) yüksek lisans ve doktora öğrencilerinin hazırlamış olduğu “Tekel Eylemine Kenar Notları” kitabı üzerine konuştuğumuz Burak İyiekici, Gamze Yıkılmaz, Kerim Bilgin ve Yavuz Yıldırım sorularımızı yanıtladı.

Phoenix Yayınevi’nden çıkan ve TEKEL direnişçilerine atfedilen “Tekel Eylemine Kenar Notları” adlı kitap, Gamze Yıkılmaz ve Seray Kumlu tarafından derlendi. Hükümetin uygulamak istediği 4/C yasasına karşı 2009 yılının dondurucu Aralık ayı direnişe geçen TEKEL işçileri yaklaşık 78 gün Sakarya Caddesi’ne çadırlar kurdu ve mücadele verdi. TEKEL işçileri direnişinin başladığı ilk günden bugüne kadarki süreci ve sürecin getirdiği değişiklikleri konu alan kitapta, 9 makaleye, işçilerle yapılan mülakatlara ve bir ankete yer veriliyor. Kitaptaki makaleler 17 Şubat-27 Şubat tarihleri arasında 4/C’yi onaylayan prosedürleri imzalamak istemeyen TEKEL işçilerinin kurduğu çadırlarda “Tekel İşçilerinin Tutum ve Davranışları” üzerine yapılan bir alan araştırmasından elde edilen verilerden ve bu alan çalışmasını gönüllü olarak yürüten Gamze Yıkılmaz ve Seray Kumlu’nun katılımcı gözlemci olmalarıyla bağlantılı derlemelerinden oluşuyor.

Tarihe bir “kenar notu” düşmek için kolları sıvadıklarını belirten kitap derleyicileri Yıkılmaz ve Kumlu kitabı yazma amaçlarını, “Direnişte işçileri ziyaret eden bir grup siyaset bilimi yüksek lisans ve doktora öğrencisinin kafalarında oluşan sorularına cevap arama ve bulduğu cevapları başkasıyla paylaşmak” olduğu şeklinde açıklıyor. Kitapta üzerinde durulan noktalardan biri ise direnen işçilerin eyleme katılımı ya da direniş öncesi siyasal ve sosyal eylemlere katılımlarının nasıl olduğu ve gelecekte nasıl olacağına ilişkin sorulan sorular oldu.

Bir grup yüksek lisans ve doktora öğrencisi akademide hakim kılınmak istenen “toplumdan uzak durma” anlayışına karşı koyarak Tekel işçilerinin direnişi boyunca, hareketi anlamaya ve işçilerden öğrenmeye yönelik bir çaba sergilediler. “Tekel Eyleminin Kenar Notları” kitabı direnişle ilgili birçok önemli bilgi içermekle birlikte genç akademisyenler tarafından paylaşmak hem de üniversitelerin topluma ve toplumsal hareketlere yaklaşımını sorgulamak adına kitabı hazırlayanlardan Burak İyiekici, Gamze Yıkılmaz, Kerim Bilgin ve Yavuz Yıldırım ile bir röportaj gerçekleştirdik.

Öncelikle akademide işçi sınıfının artık bittiği, sınıf hareketinin başarısızlığı görüşü ağırlık kazanmışken, sizleri böyle bir çalışma yapmaya iten neydi?


Kerim Bilgin:
Öncelikle, aksini düşünüyor olmamız. Her zaman iktidar aygıtlarından birisi olmuş olan, içindeki radikal ve özgürlükçü unsurları ya bastırmış ve dışlamış ya da belirli sınırlar içinde tutarak ‘zararsız’ ve ‘marjinal’ kılmış akademinin baskın görüşünü ya da görüşlerini her halükarda iplemememiz, bulunduğumuz pozisyonun doğasında yer alan bir şey zaten. Sınıflar ve sınıfsal çelişkiler var olduğu müddetçe, kapitalist yapının yeni çatışmalara ve mücadelelere daima gebe olduğunu göz önünde bulundurmak gerekiyor. İşçi sınıfı örgütlenmelerinin ve mücadelelerinin son birkaç on yıllık süreçte kiminde düşük bir seyir gösterdiği kimindeyse parçalandığı, yer yer çözüldüğü yer yerse gözden yittiği yadsınamaz. Ama kapitalizmin sıklaşan ve yoğunlaşan kriz halkaları boyunca beliren ve yaygınlaşan neo-liberalleşmenin vaziyeti sertleştirdiği de göz önünde tutulursa, emekçilerin ve yoksulların yeni mücadele tarzlarıyla yeniden arzı endam ettirecek lanetli toprakların üzerinde durduğumuz bir o kadar yadsınamaz. 90’lı yıllarda ilan edilen Yeni Dünya Düzeninin, Amerikan Hegemonyasının, Tarihin Sonunun koskoca bir yanılsama olduğunun anlaşılması için yalnızca bir on yıl yetti. Bu yanılsamanın yoğurduğu ‘sınıf savaşımının sonu’ yanılmasının yanılsamalığının farkına varılması sürecine girildi. Ayrıca emekçilerin sınıfsal çerçevede değerlendirebileceğimiz eylemlerinin illa ki kitlesel, örgütlü ve programlı, devrimci vb. niteliklerle karakterize edilen bir akım halinde görmek gerekmiyor. Zira bu idealist ve katı şemanın dışından baktığımız zaman, sınıfsal çelişkilerin ve bu çelişkilerden kaynaklanan çeşitli eyleme yönelme tarzlarının hemen her yerde görülebileceğini fark edebiliriz.

İkincisi, Tekel işçilerinin mücadelesinin aldığı biçim, hemen bütün teorik ve politik gerekçelerimizden daha önemliydi; bizi bu çalışmayı yapmaya yöneltmesi açısından. Ankara Sakarya’daki çadırları gidip gördüğünüzde, eylemin nasıl geliştiğinin hikâyesini dinlediğinizde, oradaki motivasyonları ve değerleri, ama daha da önemlisi bunların hayata geçirilme tarzını gözlemlediğinizde bambaşka, nadir, parlak ve eşsiz bir şeyle karşılaştığınız duygusundan kaçamazdınız. Bu duygu, mücadelelerinden dolayı işçilere duyulan saygının, eylemin biçiminin ve enerjisinin yol açtığı heyecanın, sisteme ve iktidara duyulan öfke ve tepki ile gittikçe kronikleşen eylem alanındaki tıkanma ezilmişliğinin ayrıksı bir bileşimiydi. Bu çalışmaya işçi sınıfı mücadelesinin belirdiği her olguyu takip eden ve yakalamaya çalışan bir araştırma gündemi kapsamında yönelmedik; Tekel işçilerinin direnişinin barındırdığı “akademiye” verilen bir mesaj olarak da ele alınabilir. Hem 78 günlük direniş deneyimini deneyimin kıyısında köşesinde dolaşırken, adeta bu deneyimin gizli eli tarafından bu çalışmayı yapmanın içine fırlatıldık.

Gamze Yıkılmaz: Kerim’in altını çizdiği gibi, Tekel Çadırları’nı ziyaret eden ve ülkenin siyasi ve sosyal tarihini biraz bilen biri çadırlarda oluşturulan direncin ve bu direncin eyleme geçiriliş biçiminin Türkiye işçi tarihinde yaşanan ender olaylardan biri olduğunun farkına varmaması imkansızdı. Bunun yanı sıra bu direnişin sadece kıyısında dururken bile bu az görülen güçlü bir direnişin kendini ifade biçiminin çekim alanına girmemek çok zordu. Bu deneyimi yaşayan elbette sadece bizler değildik. Biz sanırım, tarif etmeye çalıştığımız direnişi araştırma tekniklerini kullanarak anlamaya koyulduk. Orada bulunan diğer sosyal bilimcilerden farklı olarak ise bunu gözlemlerimizin yanı sıra rakamlarla da ifade edebilmemizi sağlayan anket formlarını oluşturarak uygulamaya başladık. Fakat biliyorduk ki bu kadar kısa zamanda oluşturacağımız hiçbir anket formu orada olanları ne tam olarak kayda geçirecek ne de anlamamızı sağlayacaktı. Sahadayken sürekli bu çabanın içinde yeri geldi anket formuna kenar notları aldık yeri geldi anket tekniği yanında mülakat tekniğini kullandık. Tüm bu anlama ve bence öğrenme çabası içinde sınıf hareketinin bittiği düşüncesinin kendisini olumsuzlayan o kadar sarsıcı bir tecrübe içindeydik ki; sınıf hareketinin orada nasıl gerçekleştiğini anlama çabası zaten sizin sözünü ettiğiniz düşüncenin gerçek olmadığını bize yeteri kadar anlatıyordu.

Yavuz Yıldırım: Tekel direnişi sürecinde karşılaştığımız ve belki de direnişin bu kadar uzun süreli olmasının nedeni, eski usul bir işçi algısının değişmiş olmasıydı. İşçi artık sadece fabrikanın içinde değil, hayatın içinde, ailesiyle ve diğer muhalif kesimlerle temas kurdukça siyasi bir güç haline geliyor. Tekel işçilerinin bu şekilde, hayatları üzerinde söz sahibi olmak istemeleri, onları farklı kılan bir unsurdu.

Tekel eylemi dışında o dönemde tepki gösterilen, eylem yapılan birçok mesele gelişti. Bu çalışmayı hangi sebepten Tekel eylemi üzerinde yapmayı tercih ettiniz?

Gamze Yıkılmaz: Tabi her sosyal, siyasi eylem üzerinde çalışma yapmayı gerektirecek önemdedir. Ancak Tekel Eylemi gerek devam etme süresi, gerek bir mekan tutması ve gerekse katılım açısından diğer eylemlere göre farklılık gösteriyordu. Bu farklılıkların bazıları bizim araştırma yapmamız için bazı pratik imkanlar sağladı. Ayrıca bu eylemde farklı siyasi görüşlerden, farklı etnik kökenlerden kadın ve erkeklerin bir amaç etrafında birleşmesi de çalışma yapmak için dikkat çekici nedenlerdi.

Yavuz Yıldırım: Her hareketin toplumsal yaşam üzerinde önemli etkisi vardır. Ama Tekel işçilerinin eyleminin kapsayıcılığı ve diğer kesimlerle iletişimin güçlü olması onları farklı kılıyordu.

Dolaştığınız Tekel çadırlarında görüştüğünüz işçilerden büyük çoğunluğu kendi geçmişleriyle ilgili özeleştiriler vermişler; “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın diyerek yaşamışız” gibi alıntılar var. Bu 4/C son dönemin yasası, ancak insanlar uzun süredir işçi olarak bir dizi sorunla karşılaştılar. Sizce bu dönüşümü, özeleştiri verecek noktaya gelmeyi sağlayan temel etken nedir?

Yavuz Yıldırım: Bunun bir özeleştiriden çok yaşayarak öğrenme olduğunu düşünüyorum. İşçiler karşılıklı olarak öğreniyor ve öğretiyor. Yukarıdan enjekte edilen bir süreç değil, tersine tabandan yaparak öğrenilen bir süreci yaşadıkları için böyle bir değişimi yaşadılar.

Gamze Yıkılmaz: Ben de Yavuza katılıyorum, ifade ettikleri bu özeleştiriler aslında onların öğrenme sürecini ifade ediyordu. Tekel işçileri haklarının ellerinden alındığı su süreçte gördüler ki, özel sektör ya da kamu sektörü, sağcı ya da solcu, milliyetçi ya da değil, Kürt ya da Türk olarak kapitalist sistem içinde sömürülen işçi sınıfını oluşturuyorlardı. Bir sınıf olduklarını anlama yönünde bir tecrübeydi yaşadıkları. Bunu da oradaki saha çalışmamız sırasında sık sık ifade ettiler.

Görüşme yaptığınız kişilerin siyasi görüş açısından heterojen bir grup olduğunu belirtmişsiniz. Peki, Tekel eylemine destek veren ekipler, kişiler için bir değerlendirme yapacak olsanız ne söylersiniz?

Gamze Yıkılmaz: Bizim çalışmamız daha çok işçilerle yoğun görüşmeye dayanıyordu. Eyleme destek verenlere dair elimizde bir veri yok. Ancak işçilerin kendilerini en çok desteklediklerini düşündükleri öğrenciler ve sol partilerdi.

Tekel eylemcilerinin sürekli bir mücadelenin bileşeni olması, bu direniş ruhunun büyümesi ve devam etmesi için sizce ne yapılabilir?

Gamze Yıkılmaz: Kendimi bu konuda tavsiye verecek bir konumda görmüyorum. Ancak eylem sırasında işçilerden sık sık çadır eylemi bittikten sonra dahi bölge bölge örgütlenmeyi sağlayacak bir direniş geliştirmeyi planladıklarını öğrenmiştik. Bu planın gerçekleştirilmesi direnişin büyümesi ve devam etmesi açısından önemli bir adım olurdu. Ancak bunun başarıldığına dair bir duyum elde etmedik henüz.

Tekel eyleminin motivasyonu ve yarattığı bilinç açısından başka hak mücadelelerinin öznelerine, hareketlerinde başarıya ulaşmaları için ne gibi önerilerde bulunursunuz?

Yavuz Yıldırım: Hareketler birbiriyle işbirliği yaptıkça ve ortak eylem zeminleri ürettikçe güçlenecektir. Yoksa kendi alanlarında kalırlarsa etkileri sınırlı olacaktır. Bunun için bir ağ örgütlenmesi yol gösterici olabilir. Tek belirleyenin olmadığı ve bileşenlerin ortak verdiği bir eylem ağı…

Direnişteki işçi kitlesinin politik analizinde çoğunun Marksist olmadığı, ancak 78 günlük bir direniş deneyimi sonucunda kafalarında tarif ettikleri devlet anlayışının Marksist devlet anlayışıyla örtüştüğünü belirtmişsiniz. Sizce bu fikri dönüşümü sağlayan temel etkenler nelerdir?

Burak İyiekici: Öyle sanıyorum ki burada en temel faktör devletin Tekel işçilerine uyguladığı şiddettir. Sağ ideolojiye sahip bir işçi açısından düşünelim; o güne kadar kutsadığı, savunduğu, yer yer eleştirse dahi hiçbir zaman net bir zıtlaşmaya girmeye gönlünün razı gelmediği bu aygıtın, belirli şartlar oluştuğunda namluyu kendi yüzüne dayayabildiğine şahit oldu. Üstelik “devlet baba”nın koruyucu rolünü hiç olmadığı kadar hissediyordu ama tek farkla, korunan birisi vardı ama bu kendisi değildi. Hak ve ekmek kavgası olarak niteledikleri bu mücadeleyi ortaya koydukları anda, devletin sert çekirdeğine çarptılar. Dolayısıyla burada bir iç hesaplaşma zorunluydu, çünkü mücadele öncesi zihninde inşa ettiği devlet algısıyla mücadele döneminde yaşanan karşılaşılan devlet arasında iflah olmaz bir açı oluştu. Dolayısıyla “devlet baba” tümcesini çöpe atıp, cemaatlere, patronlara ve mafyalara çalışan bir devlet imgesini somut durumdan yola çıkarak çizdiler. Bu haliyle anket sonuçlarında görüldüğü üzere önceden eylemcilere karşı polisin haklılığı vurgulanırken, süreç sonrası bu algı tersyüz oldu.

“ELİMİ KIRSAN OY VERMEM” DİYECEĞİNİZ PARTİ? : AKP

Dönüşümdeki ikinci nedenin iktidarın söylemlerinde ve takındığı tutumda saklı olduğunu söyleyebiliriz. Şöyle açalım; biliyoruz ki son 10 yıldır Türkiye’de siyaset bir karşıtlık üzerinden yürütülmeye çalışılıyor.  Bir tarafta “milli irade”yi temsil eden ancak tam da bu nedenle “elitler”, “statükocular” ve “devletin sahipleri” tarafından sıkıştırılan bir parti, karşısında ise “halktan kopuk”, “darbesever” ve “devletçi” bir parti. Neredeyse bütün toplumsal antagonizmaların silikleştirilmeye çalışıldığı, bunun yerine “milli irade”ciler ve “elitistler” karşıtlığının ikame edildiği bir dönemde halkın nereye mevzileneceği bellidir. Ancak şöyle bir sorun var; ağzını her açtığında “işçi kardeşim” diyen, “biz milletin hizmetkârıyız” diyen iktidarın uygulamaları söylemiyle önemli bir mesafe içeriyor. “Kardeş” kavramsallaştırmasının televizyonlardan duyulan hoş bir seda olduğu, bu 76 günde anlaşıldı. Patronlara boyun eğen AKP, Tekel işçilerine diklenebildi. Çadırlarda bunun karşılığı “elimi kırsan oy vermem diyeceğiniz parti var mı” sorusunda AKP’nin 1.liği elde etmesiyle bulunabilir.

Direnişteki işçilerden bazıları eskiden sağ partilerle gönül bağı kurduklarını, onlara oy verdiklerini, hükümet ve devlet adamlarının ifadelerine de dayanarak solcuları ‘ülkeyi karıştırmaya çalışanlar’ olarak gördüklerini; ancak “oturup konuştuktan” sonra solcuların fikirlerini anladıklarını, beğendiklerini belirtiyorlar. Türkiye’de solcuların ana akım medya ve egemen taraflarca kötü tanıtılması mıdır sizce bunun sebebi? Bu değilse nedir? Nasıl aşılabilir?

Kerim Bilgin: Solcuların kötü tanıtılması ve tanınması kesinlikle önemli bir rol oynuyor taraflar arasındaki bu kopuklukta. İnsanlar, ne yazık ki, söylenene değil, söyleyene bakıyorlar. Akılcı bir biçimde temellendirerek ve gerekçelendirerek doğru olanı anlatma ve ikna etme şeklindeki Aydınlanmacı ideallerimizin belini kıran bir somut durum bu. Söylediğimizle değil, söyleyen bir kimse olmamızla yargılanıyoruz. Solcuların kabahatlerini ve hatalarını şimdilik bir kenara bırakırsak, egemenler tarafından izlenen solcuyu kötü birisi olarak kişileştirme stratejisi ve bu strateji dâhilinde her türlü dinsel, geleneksel, ulusal sembolleri araçsallaştırılması şu zamana kadar başarılı oldu. Tekel eyleminin bu stratejiye kısa devre yaptırtan nadide örneklerden birisi olması, nasıl böyle olduğu sorusunu anlamlı ve değerli kılıyor.

“YENİDEN TANIMAYI VE TANINMAYI SAĞLAYACAK ÇATLAKLAR AÇABİLECEĞİNİN DERSİNİ ALDIK”

Tekel eyleminde bunun başarılması, iki tarafın karşılıklı oturup konuşmasından öte bir şeydi. Zira öncelikle eylemin içinde karşılıklı oturan taraflar, eylemin dışındaki taraflardan daha başka taraflar haline gelmişti; ikincisi, gelip de karşılıklı oturdukları alan eylem alanının dışındaki alanlardan daha farklı bir alandı ya da zemindi. İşçinin tuttuğu taraf, bulunduğu konum nasıl değişmişti? İşçi, süregelen politik ve geleneksel bağlılıklarından ve motivasyonlarından kopmasına, sıyrılmasına; tüm bunlarla hesaplaşmasına ve yüzleşmesine yol açan bir sürecin içine girdi. Böylelikle yeni bir anlama, kendi toplumsal konumuna daha uygun düşecek yeni bağa ilişkin sorularla; bu soruların doğurduğu merakla ayakta duruyordu artık. Solcu ise bu işçiyle karşılaştığında ‘cevap işte burada’ diye düşünen bir eğitmen edasıyla belirmiyordu; daha ziyade direnişiyle ve eylemiyle kendisini büyüleyen işçiye duyduğu saygıyla onu dinlemek istiyordu. Her iki taraf da birbirini büyük bir susuzlukla dinlemek isteyen taraflar haline geldiler böylelikle. Ortaya çıkan şey, nadir bulunan bir karşılaşmaydı. Bu öyle bir karşılaşmaydı ki her iki tarafa da bu etkileşim ve ilişki içinde statü kazandırdı. Solcunun gözünde işçi, her ne olursa olsun muzafferdi; işçinin eylemiyle birlikte solcu, teorik-politik ilkelerinin bir kısmının hayata geçtiğini görüyordu, kendi duruşu somut yaşamsal bağlarına kavuşuyordu.  Bu yeni ilişki, yepyeni bir alanda filizlendi. Bu yeni zemin, yeni ilişkinin kurulabilmesinin en temel koşuluydu. İşçiler, kendi rutini içinde gün be gün işleyen bir üniversiteye gelip öğrencilere konuşma yaptıklarında; solcular işyerlerine, fabrikalara, oralarda her zamanki işleyiş sürerken işçilerle konuşmaya gittiklerinde bu ilişki kurulamaz. Çünkü taraflardan en azından birisinin bakış açısı, hala kendisini sisteme bağlayan bağların etkisinde bulunur. Yeni bir zemin bu bağların çözülebildiği, eski zemindeki ilişkilerin farklı ilişkiler haline geldiği bir yer olarak var olabilir. Tekel eylemi, işçilerin kendilerini üzerinden var ettikleri emeklerinden, emekçi olmalarından dolayı ciddi bir sıkıntıyla karşılaştıklarında kendileriyle hemen aynı safta yan yana durabilecek tek toplumsal kesimin solcular olduğunu tam bir açıklıkla ve çıplaklıkla gördükleri bir zemindi. Üstelik destek veren siyasal gruplara baktıklarında tek sahici desteğin solculardan geldiğini tecrübe ediyorlardı. Aynı zamanda bu zemin, solcunun işçiyle kaynaştığı bir yaşam alanıydı da. Solcu, yepyeni bir mekânın ve zamanın örgütlendiği yeni bir yaşamı işçiyle paylaşıyordu. O da oradaki yaşamın çekip çevrilmesinde işin bir ucundan tutuyordu. Böylelikle solcu fikirlerini anlatmaktan ziyade oradaki duruşu ve faaliyeti, hali ve tavrı ile kendi duruşunu anlatıyordu; solcunun söyledikleri gündelik yaşamdaki fiillere yediriliyordu. Bu sayede solcu, o kötü söyleyenden, yeni ve iyi bir söyleyen haline geliyordu.

Dolayısıyla Tekel eylemi bize, ‘yeni’ olan bir şeye şiddetle ihtiyaç olduğunu gösterdi. Bu ‘yeni’ şeyin uygulamadaki sonuçlarıyla birlikte gösterdi bize. Bu yeni durum, aynı zamanda, yitirilen bir şeye yeniden kavuşma gibi gerçekleşince verdiği mesaj son derece güçlü hale geldi. Medya tekelinin ve başka tekellerin gücünü kıramadığımıza göre sokakta, dışarıda, yeni mücadele tarzlarının, yeni alanların, yeni bir dilin, yeni konum almaların yeniden tanımayı ve tanınmayı sağlayacak çatlaklar açabileceğinin dersini aldık. Artık ‘solcu’ sözcüğüyle ‘işçi’ sözcüğünün birbirinden iki ayrı şeyi çağrıştırdığı ve anlatmadığı zamanlara doğru ilerlememiz gerekiyor.

Gamze Yıkılmaz: Tüm bunların yanı sıra elbette, 1980 darbesi sırasında yaşanan toplumsal travmayı ve bunun sonrasında gelen apolitikleştirme politikalarını da hatırlamak gerekir. Solcular darbe sürecinde “anarşik” ve bu nedenle de “tehlikeli” bir grup “başıbozuk” olarak tanımlanmış ve sistemin en önemli düşmanları olarak addedilmişlerdi. Günümüze gelene kadar bu bakış açısı pekiştirilmiştir. Solcu demek milletin en önemli düşmanı olmak demekti. Mülakat yaptığımız işçilerden biri de kendisini Ülkücü olarak tanımlamış olmasına rağmen solculara dair düşüncelerinin eylem sırasında nasıl değiştiğini ve işçinin yanında yer alan tek tarafın solcular olduğunu belirtmiş, bu sırada da kendi görüşünü temsil eden partiye dair hayal kırıklığını da ifade etmişti.

İşçi hareketinin örgütsüzlüğüne bağlı olarak yaygınlaşmaya başlayan; işçi sınıfının diğer toplumsal kesimlere öncülük etme rolünü yitirdiği görüşünün, örgütlü bir güç olarak direnişe geçen Tekel işçilerinin eylemiyle birlikte pratik olarak geçerliliği konusunda ne düşünüyorsunuz

Yavuz Yıldırım: İşçi sınıfının öncülüğünden ziyade, üretimin yaşamın her alanına yayıldığını hatırlattı bize Tekel direnişi. Eylemin sokakla daha önce temas kurmamış kesimlerle temas etmesi de bunun göstergesi. Kapalı devre bir sistem değil, yaşamı kuşatan bir süreç olduğu için Tekel işçilerinin örgütlülüğü anlam kazandı.

Bilimsel çalışmalara neden olan temel unsur toplumun kendisiyken, günümüz üniversitelerinde toplumsal hareketleri inceleyerek, onu anlamaya çalışan akademik araştırmaların kısıtlı olmasının sebebi sizce nelerdir?

Burak İyiekici: Soruyu yanıtlayabilmek adına öncelikle küçük hatırlatmalar yapalım. Türkiye toplumu olarak 1980’den bu yana kapitalist toplumsal formasyona sahip diğer ülkeler gibi ağır bir dönüşümden geçiyoruz. Sürecin en tepe noktasıyla da AKP iktidarıyla somutlanan çok yönlü ve çok mevzili bir taarruzun gerçekleştirildiği son 10 yıl. Çalışma yaşamı başta olmak üzere, siyasal ve ideolojik atmosferin de yeniden yapılandırıldığı, hak aramanın meşru olmadığı ve devletin bıraktığı boşlukları ise cemaat tipi örgütlenmelerin doldurduğu bir dönem bu ki, ayrıntıları biliyoruz.

BASILMAMIŞ BİR KİTAP TOPLATILDI, ANCAK BUNA AKADEMİDEN YÜKSELEN TOPLU BİR SES DUYDUK MU?

Söz konusu süreçte akademinin de bu genel gidişatın dışında kalması veya ona ayak uydurmaması olası değildir. Kuşkusuz bu tek tek akademisyenlerin tek tek niyetini aşan bir durumdur, kapsamlı, en ince noktalara kadar nüfuz edici ve tüm gözeneklere sızan bir siyasal yüklenme var ortada.

Bunları söylerken hiçbir kaçış yolunun olmadığını ima etmiyoruz. Ancak geriye küçük bir topluluk kalıyor. Durumun vahametini kavramak için şunu düşünmek yeterli; bu ülkede basılmamış bir kitap toplatıldı, ancak buna akademiden yükselen toplu bir ses duyduk mu? Yeni inşaya destek veren kesimi dışarıda bırakalım, kendisine “muhalif”, “solcu” vb. gibi sıfatlar yakıştıran akademisyenlerin internette ve televizyonlarda “ne var canım bunda, her dönem olan bir durum” dediğini, bu tezi kabul ettirebilmek için de dünyada ve ülkemizde kitap toplatmanın tarihini araştırarak durumu var güçleriyle normalleştirmeye çalıştıklarını gördük. İçler acısı bir dönemdi galiba.

Tekel eylemi ile akademinin ilişkisine geldiğimizde ise vurguladığımız gibi akademi bir bütün olmadığından, verilen desteğin küçük bir grupla sınırlı kaldığı söylenebilir. Ancak bu hocalarımızın hakkını yememek lazım, çadırları “bilim insanı-laboratuar” olarak değil, sınıf dayanışması dahilinde ziyaret ettiler. Bunun önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü onlar da bu mücadelenin bir parçası, en basit örneği ise 2547 sayılı kanunun 50/d maddesi. Dolayısıyla onlar da çok korunaklı ve etki edilemeyen alanlarda değiller. Şu haliyle Tekel işçilerine akademisyenlerin verdiği destek, yukarıdan gelen bir “acıma”, ya da “üzülme” değil, dayanışma, birlik ve sonuç olarak kader ortaklığı şeklinde yürümüştür. Bunların dışında akademisyen adına orada bulunan toplamın çok küçük bir grubu oluşturduğu da sanırım yadsınamaz bir gerçek.

Yavuz Yıldırım: Hareketleri kendi dinamikleriyle inceleme geleneğimiz pek yok. Onları daha geniş bir çerçeveye yerleştiriyoruz kolaylıkla. Onların hareket olarak nasıl doğduğunu ve etkili olduğunu görmek yerine, önceki kurumsal deneyimlerle karşılaştırıyoruz. Tabii ki hareketlerin tek başına anlamlı olması ihtimali güç; ancak onu daha geniş bir çerçeveye yerleştirmeden önce ne olduğunu anlamamız önemli. Avrupa’da, Latin Amerika’da bu tür hareketlerin önemi artıyor ve bu hareketler partileri de sendikaları da yeni bir çizgi izlemeye itiyor. Dolayısıyla bu tür hareketlerle daha çok karşılaşacağız ve üniversitelerin de buna kayıtsız kalabileceğini sanmıyorum.

Bu çalışmanın akademiye verdiği mesaj sizce nedir?

Kerim Bilgin: Bizim araştırma boyunca işçilerle kurduğumuz ilişki ya da ampirik yöntemin diliyle konuşursak sahayla kurduğumuz ilişki, araştırmacı ile nesnesi arasındaki bir ilişkiymiş gibi gerçekleşmedi. Mesajı buradan yola çıkarak dillendirmek yerinde olacaktır. Akademinin hükümranlığının olmazsa olmaz yöntemsel aracı olan teorik şemalar, ya olgunun üzerinde tek biçimli bir egemenlik kurar ya da olguyla el ele vererek hem olguyu anlamsal ve bağlamsal bir statüye yerleştirir hem de bu statüyle birlikte kendi gerçek varlığını kazanır. İlk yol genellikle tercih edilendir ve araştırmacı ile olgu arasında bir özne-nesne ilişkisine dayanır. Bu yol akademinin ağırlıkla izlediği yoldur.

“BİR GECE ANSIZIN ÇIKIP GELEBİLECEK BİR ÖZNEDEN ÖTÜRÜ DUYULAN KORKU”

İkinci yol, akademide marjlara atılan ama bizim tutmaya çalıştığımız yoldur ve araştırmacı ile araştırılan arasında özneler arasılık ve karşılıklı özneleşme ilişkisine oturur. Bu teknik açıklamalar, politik ve ideolojik tahakküm ve yer tutma süreçleriyle tam bir uyum içindedir. Akademinin teori ve bilgi tekeline dayanan tahakkümü, izlediği ilk yol ile bağımsız ve nesnel konumunu doğrulamaya çalışırken, ideolojik işlevini gizler. Bu meşrulaştırma ve gizleme mekanizması açısından ikinci yolun izlenmesinin baskılanması ve marjlara atılması yaşamsal bir şeydir. Örneğin, belirli bir grup işçinin mücadelesini ya da Kürt hareketini nesneleştirerek inceleyebilirsiniz ama bu incelemeyi incelediğinizin değiştirici ve dönüştürücü potansiyelleri açısından yapamazsınız, zira böylelikle incelediğiniz şeyi bir özneleşme ve öznelik zemininde görmeye başlarsınız ki bu da son derece tehlikeli bir şeydir. İşçi sınıfına ve emekçilerin mücadelelerine ilişkin her şeyi modası geçmiş ya da mesnetsiz ilan eden akademinin güzel ve akılcı laflarının arkasında, bir gece ansızın çıkıp gelebilecek bir özneden ötürü duyulan korkunun bulunduğunu biliyoruz. Akademinin biçimsel prosedürleri ve dayattığı araştırma yöntemleri, ne bunun üzerinin örtülmesini ne de kendi dayatısının haklılaştırılmasını sağlıyor; tam tersine alttan alta işleyen bu mekanizmanın yarı görünmez işlevi, onun bilinçaltındaki korkuların varlığına ışık tutuyor.

Yavuz Yıldırım: Sokağın önemini hatırlatması sanırım…

İSTANBUL-ANKARA/DemokratikUniversite.Net

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: Akademi / TEKEL /

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.