Emine: İlişkiler Dahil Her Şeyin Politik Olduğu Roman

Sarphan Uzunoğlu - 3 Ekim 2011 - Edebiyat/Sanat

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

Seri halinde roman yazmak bir risktir. Özellikle de kahramanların karakterlerini daha iyi algılamak bir diğer kitabı da okuyarak fikir edinmeyi gerektiriyorsa. Mehmet Eroğlu’nun yeni kitabı Emine, yazarın Fay Kırığı isimli serisinin ikinci kitabı olmakla birlikte, seriden bağımsız olarak da okunabilecek bir tema etrafında karakterlerini örmüş, aşk ile siyasete dair sorgulamaları bir arada kotaran bir eser.

Yazı: Sarphan Uzunoğlu

Fay Kırığı serisinin ikinci romanı Emine aslında serinin adını aldığı durumun ta kendisine oldukça uygun bir temayı işliyor. Fay Kırığı 1980 sonrası Türkiye’sinde yaşanan beyaz türk sermayesi-yeşil sermaye, Kürt-Türk, İslamcı-Laik ayrışmalarını teker teker işleyen bir seri. Birinci kitap olan Mehmet’te, 90’larda doğuda çatışmalara katılmış Mehmet’in etrafındaki karakterlerin trajedilerini anlatan Eroğlu, birinci kitapta meydana getirdiği kırılmalarla aslında ikinci kitabın sinyalini veriyordu. Mehmet’e sonradan iş verecek olan yeşil sermayenin tanınmış ailelerinden birinin üyesi olan Yakup’un savaş sürecinde bütün tanrı inancına rağmen çok büyük ve onarılmaz fiziki yaralar alması, ama bu sırada tanrıtanımazlığı ile bilinen sendikacı Altan’ın hiçbir şekilde tek bir yara bile almadan savaşı atlatması ve Mehmet’in de Yakup’u ölümün dibinden çıkarması serideki ilk kırılma denebilir.

Bu kırılma bir dindarın, Tanrı’nın sevdiği kulu olmanın ibadetle tek başına gerçekleşmeyebileceğine dair fikirlerinin de tohumunun atılışı denebilir. Zaten Eroğlu da ikinci kitabında ortaya atacağı sosyal islamın desteklenmesi gerektiğine dair fikrin meşru yanını birinci kitabında bu şekilde kurguluyor. Emine ve Mehmet, iki ayrı dünyanın iki üyesi, aslen onları buluşturan şey etraflarındaki çizgi iken kitabın aşk çekirdeğini oluştursalar da kitap aslen etraflarındaki insanların değişkenliği ve yaşadıkları dönüşümün doğası üstüne kurulu.

Zaten Eroğlu da bunun farkında. Mesele Dergisi’ne verdiği röportajda kahramanın iyisinin hikayenin başından sonuna doğru değişeni olduğunu söyleyen yazar, kitaplarını tam da bu değişim mantığının üstüne kuruyor. Peki ya bu değişimin tutarlılığı?

BİR ROMAN KAHRAMANI OLARAK İHSAN ELİAÇIK

Aslında Eroğlu’nun kitapla ilgili eleştirileri en çok göğüslemek zorunda olacağı nokta bu. Sosyalist geleneğin içinden gelen bir yazar Müslümanları ne kadar ‘esaslı’ biçimde tanıyabilir. Bu biraz zor gözüküyor. Öyle ki yazarın kendisinin de belirttiği üzere sosyalistler cumhuriyetin birinci kuşak çocuklarının evlatları olarak dine karşı öyle ya da böyle tepkili yahut dinden fazlasıyla uzakta bir şekilde büyütüldüler. Dini, devletçe yönlendirilişini, kısacası dini formsuzlaştıran, anlamsızlaştıran tüm politikaları sorgulamaya vakitleri olmadı. Zaten toplumun büyük bir kısmında sağın sığlığınca yaratılan algıdaki sosyalistlerin ‘din düşmanlığı’ kavrayışı da tam da buradan ortaya çıktı. Camii önlerinden toplanan eylemci çocuklara sorulan o “Öğle namazı kaç rekat?” sorusunu hatırlarsak, Türkiye’de muhalif algısını kavramakta güçlük çekmeyiz. Yine de Eroğlu her ne kadar bu birleşmeyi mümkün görerek birilerine ‘garipsenecek’ bir portre armağan etmiş olsa da Eroğlu’nun bahsettiği Müslümanların şu aralar hapishanede olan Soner Yalçın’ın deyişiyle ‘bildiğimiz Müslümanlara benzemeyen’ o İslamcılardan değil de Müslümanlardan olduğu ortada.

Tam bu noktada o beşbenzemez Müslüman-İslamcı hadisesinde Eroğlu tarafını kitabına yerleştirdiği Hasan Hoca karakteri ile veriyor. Servet düşmanı olan, faizi ve biriktirmeyi şiddetle reddeden, sendikacılarla kol kola girerek İslam’ın geleneksel yüzüne selam çakan Hasan Hoca, en son alternatif iftarlarla gündeme gelmiş olan İhsan Eliaçık’ın bir portresi. Zaten Eroğlu da bunu kesinlikle inkâr etmiyor, dahası kitapta kullandığı açık referanslarla İhsan Eliaçık’ın röportaj ve yazılarındaki söylemleri tekrarlıyor. Onun için beraber yürümekten çekinmeyeceği bir Müslüman demeyi biliyor. Tabii burada bir başka soruyla baş başa kalıyoruz. Acaba böyle bir birliktelik mümkün mü?

Eroğlu, kitabında yaşanan çatışmayı bir kırılma noktası olarak görüyor olabilir, peki ya Müslümanlar ve laikler (!) böyle bir birlikteliği hangi noktada hayata geçirebilecekler? Onların yaşayacağı çatışma tam nerede meydana gelecek? Kim görme gibi yetilerini kaybedecek, kim onu bu çatışmadan kurtaracak. Öyle ya da böyle ‘ortak düşmanları’ kim olacak? Ümmetçilik etrafında birleşen bir damar sosyalizme ne kadar yakın olabilir? Belki de öncelikle geçmişe birlikte yol almakta fayda var. Kürt ve Türk savaşına da gelmeden 12 Eylül 1980′de susan ve dahi bir kısmı cemaatler eşliğinde darbeyi onaylayan müslümanlarla 28 Şubat’ı alkışlayan (!) kimi solcuların bir arada bulunması mümkün müdür? İşte tam bu noktada asıl soru ile baş başa kalıyoruz.

Bugün toplumsal olarak yeni bir algıyı yaratmak için geçmişle hesaplaşmak şart. Örneğin Sivas 93′le ilgili müslümanların ne düşündüğü çok önemli, zaten Eroğlu’nun bize hatırlatması gereken asıl nokta da bu. Eroğlu sınıfsal olarak orta ve üst sınıf müslümanların sermaye ile imtihanını ele alırken hep bir noktadaki boşlluğu kaçırıyor. Bir hesaplaşma kültürünün bu topraklara pek de uğramamış olması. Özellikle son dönemdeki Sivas vb. olayları islami iradeye değil derin devlete mal ederek sanki Aziz Nesin ve orada öldürülen aydınlar ‘devletin hedefi’ imiş de oradaki müslüman kitle buna alet olmuş gibi bir algı yaratılması ve bu algının ‘burjuva müslümanlığının’ derin devletle hesaplaşması adı altında yutturuluşu göz önüne alınınca Eroğlu’nun kurguladığı kodlar biraz havada kalabiliyor, ancak pratikteki kimi birliktelikler de Eroğlu’nun tezlerini doğrular nitelikte.

Örneğin, Ramazan ayı boyunca yapılan alternatif iftar eylemlerinde aralarında Sırrı Süreyya Önder gibi isimlerin de bulunduğu sosyalist bileşenlerin İhsan Eliaçık’ın başını çektiği burjuva islam karşıtı koalisyona verdiği destek tam da bu anlamda pratikte bir birlikteliğin varlığını gösteriyor. Bu koalisyona desteğe gelen isimler arasında ateistlerin dahi bulunması sosyalist müslüman ittifakının mümkün olduğunu gözler önüne seriyor. Ancak yazar kendisi de belirttiği gibi yalnızca kuyuya bir taş atıyor. Ortaya metodolojik bir birliktelik çözümü sunmuyor zaten bunu sunmak içinde yapılması gerekenin bir kitap yazmaktan ötesi olduğunu söylüyor.

Yazarın söyledikleri arasında en ilgi çekeni ise tanrının kutsallığına eğer ortaya bir değişim çıkacaksa tahammül edebileceği gerçeği. Zaten bu da Eroğlu’nun asıl inandığı şeylerden vazgeçmediğini, sadece inandığı şeylerin esnekliğini arttırıp neoliberal hegemonyaya karşı yeni bir fikir oluşturulabileceğine dair fikir zeminini oluşturmak istediğini açıkça ortaya koyuyor. Eroğlu niyet olarak geçtiği bu sınavı vermek için teorik olarak daha fazla kanıta muhtaç, bu kesin. Ancak hiçbir durum kocaman bir romanın yabana atılması gerektiğini meşrulaştırmıyor, aksine bir yazar olarak ortaya koyduğu bu tartışma alanı Eroğlu için, onun payına düşen için, yeterlidir denebilir.

EMİNE: SAVRULMANIN EŞİĞİNDE BİR KADIN

Aslında Emine’nin kitabın başından sonuna yaşadığı dönüşüm ve duygular ise tipik bir burjuva müslüman ailenin durumunu anlatıyor. Bir şekilde batılılaşan bir ailenin küçük kızı olan Emine’nin ailesinin portrelerini hatırlatmakta fayda var. Emine’nin ablası mücahit olduğunu söyleyen biriyle dinen gerekli olduğunu düşündüğü için evlenecek kadar dine bağlı biriyken kardeşi modern sermayenin orta yerinde sıkışan biri. Hem zenginleşmenin getirdiği tüm deformasyonu yaşıyor hem de yeşil olmayan sermayenin sahipleriyle benzer bir hayat yaşamanın peşine düşüyor. Bu noktada yaşadığı bölünme ise zaten onun kaderi haline geliyor.

Emine’nin yaşamı ise ne kadınlığını ne bireyliğini keşfetmesine izin verilen bir yaşam. Arasında sıkıştığı bu gerçeklik Emine’yi sıkıştırmakla kalmıyor bazen ailesiyle eşi Mehmet arasında seçim yapmaya bile zorluyor. Yine de Emine roman boyunca seçimini kendinden yana yapmasını biliyor. Bu, bir aşk romanının ötesinde ilişkilerin politikliği üstüne bir roman bu. Peki ya bu politiklik aile denen kapitalist hücrenin ötesine geçebiliyor mu? Kesinlikle evet. Mehmet Eroğlu ve Emine arasındaki iktidar ilişkisi kitap boyunca süregelirken Mehmet savaşta öğrendiği tüm şiddeti gerektiğinde Emine’yi korumak adına (!) gerektiğinde de zevk için kullanabiliyor. Zaten Mehmet, şiddete ve savaşa ilişkin görüşlerini anlatırken de ‘emredilerek değil emredilmeden yapılanları’ öne çıkarıyor.

Tam bu noktada Emine’nin korunabilirliği ise feminist çerçevede bir sorgulamaya muhtaç. Emine kadın tarafıyla sürekli romanın korunmaya muhtaç öznesi konumunda ve bu durum romanın başından sonuna fazlasıyla anlaşılabilir durumda. Mehmet romanın ana kahramanı olsa da Emine’nin hayatının iki kahramanından biri. Emine’nin ilk kahramanı hiç sahip olamadığı annesi. Mehmet ise Yakup’un hayatını kurtaran ve büyüdüğü evde fotoğrafı salonda hep asılı duran bir kahraman. Emine’nin imgelere olan aşkı zaten tam da bu bağlamda mühim. Emine’nin yaşadığı aşkı ise tam burada sorgulayabiliriz.

Başörtüsü her daim Mehmet ile arasında evlilik öncesi bir engel olan Emine de Mehmet’in kafasında evlilik sonrası yeni bir kimlik oluşturuyor. Eroğlu’nun burada düşmediği bir tuzak var. Çünkü bu noktada önemli olan Emine’nin bir kadın olarak varlığını da es geçmemek. Roman boyunca Emine’nin bir cinsel hayatı olabildiğini, mastürbasyon yaptığını vs. algılayabiliyoruz. Eroğlu geçmişteki romanlarında cinsellikle ilgili açıklığını muhtemelen İslami kesimden gelecek tepkiler nedeniyle biraz dizginlemiş görünüyor, yine de bu güzel ve arzulanan bir kadın olarak Emine portresini es geçmesine neden olmamış. Yine de ‘korumaya muhtaç’ Emine bağlamındaki çeşitli problemleri de dile getirmekte fayda var. Emine’nin elbette sermayeyle randevusunu asla kaçırmadığı ortada. Yani o da ailesinin yaşadığı bozulmayı yaşayarak sermayeyle birlikte dönüşüyor ve dahi ‘benim’ kelimesini hayatının tam merkezine oturtuyor ki bu da zaten onun yaşadığı sarsılma ve savrulmanın yapıtaşı.

MEHMET: HEP İKİNCİ GELEN BİR ADAM

Mehmet Eroğlu, adaşı Mehmet karakterinde ise sıradan bir adamı anlatıyor. Annesinden açık tabirle nefret eden, babasını kendine daha da yakın bulan Mehmet aslen çoğu zaman kendinden dahi uzak kalmış bir karakter. Evlerindeki iktidar savaşından kaçmak için tek bir yol bulup küçüklüğünde atlet olmayı seçen Mehmet ortalamalığını tam bu noktada yaşıyor. O kaybeden bir sınıfın kaybeden çocuklarından biri olarak hep ikinci oluyor. Zaten solcu bilinen babasının sürgün edilmiş hayatı ve yoksulluğu içinden eglen hikayesinin yarattığı çeşitli kompleksler Mehmet’in hayatında hep belirleyici olmuştu.

Daimi bir ikinci olarak Mehmet’in hayatındaki tek birincilik Emine’nin ailesinin şirketlerinin başına gelmesiydi. Emine ile evliliği onun açısından yalnızca özel bir edinim değil aynı zamanda ciddi bir prestij edinimiydi. Zaten hayatın ‘olağan ikincisi’ Mehmet’in normal şartlarda ‘işe yaramaz bir kafir’ olarak tanımlanacağı bir ailede edindiği bu statünün bu denli yüksek olmasının ardında da tam da bu gerçeklik yatıyor. Bir ikincinin bu denli öne çıkışı sade ve sadece bu şekilde anlam kazanabilir.

Mehmet, hiçbir şekilde bir asker değil, zaten aklında olan tek şey de biraz uzakta kalabilmek ve hayalini kurduğu uzaktaki eve gidebilmek. Bir başka nokta da şu ki, Mehmet başına geçtiği holdingin konumunu değiştirmek istiyor ve bunu profesyonel normlar içinde yapıyor ama değiştirmekle kalmadığı bir şey daha oluyor, bir ailenin iç politikası. Bu Mehmet’i hayatı boyunca tatmadığı bir iktidarla baş başa bırakıyor. Ailenin içindeki sırlara hakimiyeti ve gücüyle Mehmet sadece Emine’ye değil bütün aileye hükmedebilir duruma geliyor.

HASAN HOCA’NIN ETRAFINDA BİR ROMAN

Aslına bakılırsa romanın bana göre baş kahramanı her şartta İhsan Eliaçık’ın bir yansıması olan Hasan Hoca idi. Hoca hem fikirleriyle romanın gidişatına şekil veriyor hem de sermayede geleneksel inancın bir gedik açıp bir şeyleri değiştireceğine inancını ortaya koyuyor. Ancak emin olunması gereken şu ki Mehmet Eroğlu’nun yarattığı Hasan Hoca karakterinin etrafında gerçekleşen dinamikler genellikle ‘özel’ koşulların sonucu. Doğal olarak ‘yazılmış’ bir karakter olarak Hasan Hoca’nın ilgili başarı ve itibarı elde etmesi İhsan Eliaçık gibi insanların ayakta durmasından çok daha kolay oluyor.

Tüm bunları göz önüne aldığımızda Hasan Hoca karakterinin romandaki derleyip toparlayıcı fonksiyonuna da el vermekte fayda var. Romanın ‘görünmez eli’ olarak Hasan Hoca bir yandan da Altan’la kol kola girerek Mehmet’in hayatını değiştiren isim haline geliyor. Etrafına topladığı isimlerden çok etrafında toparlanılan fikire yapılan vurgu yer yer yazarın olası hayranlığı ile birleşerek üst bir boyuta geçiyorsa da gerçeklikten fazla uzaklaşmıyor. Hasan Hoca karakteri’nin etrafındaki isimlerin demografik bir analizini yaparsak öncelikle hakim Türk-İslam mantığından ve onun heteroseksist yapısından uzak olunduğunu görebiliriz. Hasan Hoca etrafındaki figürlerin hesaplaştığı şey geleneksel İslam değil burjuvazinin İslam’ın üstünde yarattığı hasarlar. Özellikle kadınların sorgulayıcı ve septik tavırları (yazarın ortaya koyduğu) yazarın da neden Hasan Hoca figürüne bu kadar bağlandığının açıkça göstergesi.

Yapısal açıdan bakılırsa romanın yazılış sürecini de ele almakta fayda var. UMAG’da yazı yazmak üstüne ders veren biri olarak Eroğlu’nun romanında ciddi mühendislik öğeleri var. Zaten yazar, yabancısı olduğu bu dünyayı anlamak adına araştırmacılarının yaptığı yüz yüze görüşmelerden de faydalanmış ama elbette ki karakterlerde bu tür bir hayatı yaşayan insanların ‘onaylamayacağı’ yanlar da var. Eroğlu da zaten bu durumu doğal olarak açıklıyor. Yine de karakterlerin tüm seçim ve davranışlarının arkasında ‘duygusal’ olduğu kadar somut kimi edinimler de var. Zaten bu edinimler Eroğlu’nun romanı yazması için ona yol vermişe benziyor. ”Ne yapardı?” sorusundansa verilerin ışığında ortaya konabilecek bir durum her daim romancı için avantaj yaratıyor, bu da Eroğlu’na yöneltilebilecek eleştirilerin ve suçlamaların da yolunu kapatıyor.

Romanın dil bakımından eleştirilecek bir noktası yok, sayfa sayısı ve romanın kalınlığı okur için başlangıçta bir ‘engel’ olabilecek denli çok görünse de Eroğlu’nun dil ve anlatımdaki rahatlatıcı durumu okur üstünde olumlu bir etki bırakıyor. Eroğlu’nun romanı burjuva islamın ‘çekici’liğine değil ‘itici’liğine dikkat çektiği için muhtemelen islami burjuvaların ilgisini çekmeyecek, ama tarihe düşülmüş bir not olarak Eroğlu’nun söyledikleri bir öneri olarak tarihteki yerini alacak.

BİRGÜN KİTAP

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: Mehmet Eroğlu /

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.