Zana’nın Bakışı

Özcan Özen - 3 Ekim 2011 - Türkiye / Ulusal Sorun

facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

Zana’nın Bakışı

Besbelli ki korkmuş Ahmet Altan: Leyla Zana’nın gözlerindeki ifadeden korkmuş, işte bu yüzden ıslık çalıyor 2 Ekim tarihli karanlık köşesinde.

Leyla Zana’nın Meclis’te yemin metnini okumasının hemen ardından başını kaldırıp da oradakilere attığı bakışı “hakarete uğramışlığın kaderi ve kendisine hakaret edenler için duyduğu küçümseme” olarak yorumlamış. Zat-ı alileri için Kürt meselesi Leyla Zana’nın o bir anlık bakışında gizliymiş ve o mesele de onun bir Kürt olmasına rağmen Türklük için yemin etmek zorunda olmasıymış.

Oysa böyle bir yemine zorlanmaları Kürtlerin ilk defa başına gelmiyor. Her gün öğrenci andı ve Gençliğin Atatürk’e Hitabesi’ni söylemek zorunda kalarak büyümediler mi? Üstelik çoğu için hiç bilmedikleri ya da çok az bildikleri bir dilde okuma yazma öğrenmek zorunda kaldıkları dönemde Türklük üzerine antlar, marşlar ezberlemediler mi? Hayır, hiç saklamaya çalışma Ahmet Altan, o gözlere yerleşmiş olan bir yemine zorlanmanın aşağılanmışlığı ve zorlayanlara karşı bir küçümseme değildi.

O gözlere, o bakışa yansıyan Kürt meselesi “Kürt’ün içindeki öfkede ve kederde gizli” elbette ama “hissettiği aşağılanmışlıkta ve bunu ona hissettirenleri aşağılamasında gizli” değil. Kürtler bu aşamayı çoktan geçti, artık ezen ulus milliyetçiliği onları aşağılayamıyor bile. Özgürlük kurşun geçirmez.

Ne zamandan beridir, Ahmet Altan, özgürlük hor görülmenin, aşağılanmanın, küfrün, haksızlığa uğramanın, eziyetin, baskının ve bilumum kötülüğün toplamı oldu? Baskı arttıkça özgürlük isteğinin artacağı görüşü tam da ezenlere özgüdür; ezileni hor görmenin en aristokratik, en züppe, en kendini beğenmiş ifadesidir. Baskıdan değil sadece özgür olmayı istemekten dolayı boşanmayı layık göremezsin zorla evlendirilmiş olana. Ezenden olduğundan egemenin gölgesinin bile ezilende özgürlük talebini üreteceğini bilemezsin; anlamını bulamayacağın dizelerdir “kendi kaderimi kendim tayin ederim.”

Sana “keşke yemin etmeselerdi” dedirttiren bir yemine zorlanmışların gözlerine oturan bakış değil. Sen o gözlerde özgürlüğü gördün. Ne zamandır yitirmiş olduğun özgürlüğü gördün, hayranlığını saklayamadın ve en kötüsü korktun. Çünkü özgürlük isteğini, kararlılığını kaleminin mürekkebiyle karartamayacağını biliyorsun. Biliyorsun ki özgürlük isteyenleri pes ettiremezsin, vazgeçirtemezsin.

Fakat yine de deniyorsun: Özgürlük isteğindeki kararlılığı, Türklük hakkındaki bir yemin metninin değiştirilmesiyle uçup gitme ihtimalini denemek istiyorsun. Seninki de zor zanaat. İnsanlıktan çıkmanın tek koşulu en büyük yalanı kendine söylemektir. Bir insan ancak bu sayede gaz odalarını dolduracak gazın vanalarını açabilir. Bu kaçıncı deneyişin ama… Bu neyin görevi böyle? Bu neyin bedeli?

Elektrik, su giderse; buzdolabı, çamaşır makinesi girerse kapıdan; fabrika, call-center kurulursa; köy-kentler inşa edilirse Kürt sorunu biter dendi. Kürtçe şarkılar yasaklanmazsa, Kürtçe yayın yapan televizyonlar kurulursa, Kürtçe ders veren kurslar açılırsa Kürt sorunu biter dendi. Milli gelir artarsa, kurlar düşerse, savaşa ayrılan bütçe eğitime ayrılırsa Kürt sorunu biter dendi. Kişisel haklar verilince diyorlar şimdi, balık kavağa çıkınca…

Ahmet Altan’da diyor ki Meclis’te Türklük hakkında yemin ettirilmezse Kürtlere, Leyla Zana’nın gözlerine bakıp nutkumuz tutulup put gibi kalacağımıza alkışlarsak, bir tutam bal çalarsak Kürt meselesi çözülür. Yani sorunu çözmek için her şey denenebilir… özgürlük hariç.

O gözlerdeki özgürlük isteği dinmez, biliyor ve korkuyor. O yüzden elden bırakmıyor kurnazlığı, ezenin “uygarlık taşıyan” kendinden menkul misyonunu: O tutsak alınamayanın bakışlarından özgürlüğü değil duygusallığı çıkaracak ve onunla kandıracak. Ama ezenlere özgü o kibir peşini bırakmayacak, ezileni ikna etmek için kudretine taptığı özgüvenine sığınarak ezileni varsaydığı duygusallığın içine çekecek aklınca:

“Tamam, akıllıca değil bu söylediğim (keşke yemin etmeseler demiş olmasını ve aslında diğer tüm sahte duygusal lakırdıları kastediyor) ve siyaseten asla kendi söylediğimi destekleyemem, asla kendimi haklı bulmam…”

Siyaseten destek sunmuyorsan zaten bir şey yapmıyorsun demektir. Tüm bu lakırdıları neden söyledin Ahmet Altan, Leyla Zana’nın gözlerinde gördüklerinde samimiysen tam da bu yüzden siyaseten de bu sözlerinin gerçekleştirmen gerekmiyor mu? Köşende edebiyat yapmak için mi yazıyorsun, siyaset için mi? Gazetecilik yapmadığın bundan anlamadığın aşikâr: attığın manşetlerin Recep İvedik düzeyi, verdiğin haberlerin yalan ve yanlışlığından dolayı sürekli tekzip yayınlaman, yerel saat dilimlerinin Greenwich zamanına göre verildiğini bilmeden Muhsin Yazıcıoğlu’nun ölümü üzerine senaryolar üretmen, başbakana padişahın kapıkulu gibi methiyeler düzmen… Kürtler kendi haklarını kendileri almasınlar, hatta aramasınlar bir başbakan versin istiyorsun -hem de sen söyledin diye. Sen siyaset yaparken Kürtler duygusal takılsın, platonik bir mücadele sürdürsün istiyorsun. Neden? Siyasetten senin kadar anlamadıkları için mi? Sen, ilk öğretmen misin? Akıl hocası mısın? Eğri doğruyu gösteren bilge sultan mı? Sen, Kürtlerin nesi oluyorsun?

Aylardır, yıllardır Kürtlerin siyasetini eleştiriyorsun ancak devletin ve AKP’nin siyasi çözüm olarak sunduğu teslimiyet formülü dışında bir sözün yok. Köşenden alevler saçıyorsun. Fakat hep aynı taktik: Onlarca yazı ile rakibine amansızca, insafsızca saldır sonra bir tane de övgü dolu, duygusal yazı yaz. Bin vur, bir sev. Pek babacansın, devlet gibi. Daha düne kadar Kürtler için söylediklerinde çok ileri gittiğini biliyorsun o yüzden bir yumuşak adım atıyorsun, duygusallığa davet edip Kürtleri siyaseten hançerini bileyliyorsun. Çünkü sen Leyla Zana’nın bakışlarında özgürlüğü gördün ve korktun. O bakışların tüm Kürtlerin gözüne yerleştiğini gördün. Sen, en korkutucu kâbusunu gördün: Öfkenin ardındaki özgürlüğü gördün.

Belki şimdi Aragon’un Elsa için yazdığı bir diğer şiiri de hatırlıyorsundur:

“Sana büyük bir sır söyleyeceğim Korkuyorum senden

Korkuyorum yanın sıra gidenden pencerelere doğru akşam üzeri

El kol oynatışından söylenmeyen sözlerden

Korkuyorum hızlı ve yavaş zamandan korkuyorum senden”

facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: Ahmet Altan / Leyla Zana /

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir