Eşekarısının Halleri… (Kıvılcımlı’nın Günlüğünden; O’nun Anısına…)

N. Cemal - 18 Ekim 2011 - Teorik Tartışmalar / Türkiye Solu

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

DR. HİKMET KIVILCIMLI: EŞEKARISI’NIN HALLERİ (+)

Dün elime kalem alamadım. Kafam akşama dek bir eşekarısının serüveni ile uğraştı, durdu.

İki pencerem var. Biri yeşili bol dağa bakıyor. Öteki yaz kış koyu yeşili bitmeyen ovadan denizi görmeye çalışıyor. Sersemliğimi aşkın bitkinliğim ortasında acı acı bir eşekarısı vızıltısı kulağımı tırmalamaya başladı. Ne oluyor demeye kalmadı. Anladım. Dağ penceresinin alt camını, hava almak için, alaturka yordamıyla yukarı kaldırmıştım. Oradan hava girecekti. Ancak sinek, hele sivrisinek ve ağaçlıkların binbir başka böcekleri dururlar mı?

Cibinlik düşündüm. Hazret 2 metre gelin cibinliği almış. 50 lira. Yattığım yere yarım cibinlik bile olamaz. İyisi mi pencerenin birine toptan perde yaptık. Oldu. Dağ penceresi boydan boya tıkandı. Yanlardan odaya sızmak pek böcek aklının işi değil. Cibinlik – perdenin delikleri epeyce iri olmakla birlikte, şimdilik sivri’ler görünmüyorlar. Tatarcıktan, ufak limon çürüğüne düşkün yumuşak, sessiz birkaç sinekceğiz pek masum. Bana dokunmuyorlar. Ben de kendilerinin limon küflerine baygın davranışlarına sataşmadım. Karasinek canavarlarını ise bire dek kırdım. O yönden rahatım. Uyuklayan, terleyen ak sakallı yıkık yüzümde cirit oynayamıyorlar.

Arı. Eşekarısı dağ penceresinin açık alt gözünden içeriye girmiş. Perde – cibinliği aşamamış. Geri dönse ya! Arı bu. Bizim kimi Narodnik’ler gibi: İllâ yükseklerden uçacak. Uçmuş, belli. Ve açık alt cam dururken, kapalı, hem de çift kat camlı üst pencere bölümüne ver yansın ediyor. Çifte camı delip, bizimkiler gibi “özgürlüğe” kavuşacak. Aşağı cam açık. Oraya tenezzül etsene be mübarek hayvan! Rahatça çıkar gidersin. Hayır. Gözü yukarılarda. Üst camın tâ en yukarki çerçevesine dek şeffaf cam boyu vızıldayarak çıkıyor. Nâfile. Cam yarılıp yol vermiyor eşekarısına. Oradan tutturuyor. Camın deliğini yahut geçit yerini bulmak için, tâ aşağıdaki çerçeveye dek aynı kendince cehennem zırıltıları çıkararak iniyor. Cam bitiyor. Delinmiyor. Tahta alt çerçeve üstüne eşekarısı yorgun düşüyor. Tahta boyu üç parmak aşağı inse: Açık cam yerinden karşı dağa doğru serbest gidecek. O üç parmak enli fattal çerçeve tahtası uzun geliyor arıya. Gözü üst camdan dışarıları görüyor. O görünüşe aldanıyor. Varsa, yoksa o boynuzlarının değdiği şeffaf camda yol arıyor. Son gücüyle, hırslı bir daha cama saldırıyor. Hem bizimkiler gibi o da silahlı: Kıçındaki tabanca iğnesini cama soka soka, kanatlarını kırarca çırparak, camın üst tahta çerçevesine doğru bağıra bağıra düşüyor. Ve bu müthiş eziyetli inip çıkmaları, hiç durmaksızın dakikalarca, saatlerce, insanı deli edecek bir körlükle ve hayvanlıkla tekrarlayıp duruyor.

Halsiz yattığım yerden acıyorum. Kime? Eşekarısına. Gidip şunu, alt çerçeveye düştüğü zaman tutup, aşağıdaki açık cam hizasına itelesem… Çeksin, gitsin. Hem o sonsuz işkenceden kurtulur, hem ben gönül azabından. Gel, herif eşekarısı. Son derece kızgın ve silahlı. Hemen onu kurtarmak isteyen elimi, belki de sıçrayıp yüzümü cama geçiremediği iğnesiyle: “Seni gidi Revizyonist!” diye sokacak: Tıpkı bizim cici veya keskin Narodnikler gibi, hiç bildiğinden veya bilmediğinden şaşar mı?

Marks’la Engels, böyle durumlarda: “Gülünçlüğü, eşeklerle paylaşmayalım” demişler. Bunu yazılı, basılı kitap biçiminde yayınladık. Anlayan oldu mu? Oldu. Parababaları hemen 142. TCK maddesiyle, kitabı toplatıp beni Ağırceza Mahkemelerine verdiler. Sen misin eşekarılarını uyarmaya kalkışan? Parababalarının CİA Planlama dairesinden belledikleri bir planı vardı: Hiç ortalıkta görünmüyorlardı. Birkaç şehrin, birkaç öğrenci yurdunda “Devrimin yüksek aşamasından üç parmak aşağı inmeyi, kıçındaki çakaralmaz iğnesi yerine, kafacığındaki beyinceğizini kullanmayı ihanet sayan” eşekarılarının vızıltısından geçilmiyordu.. Hasta halimle kalkıp eşekarısının yardımına boş yere gidemedim. Çünkü eşekarısını bilmem, denemedim, ama bizim iğneli delileri denedim. Ankara’da ayaklarına dek gittim. Eşekarısının çifte camı delip geçme in-çıklarını andıran, “Silahlı Halk Savaşı başlamış” idi. Kim dinlerdi “Revizyonist”lerin korkak becekirsizliklerini!

Biz gelelim asıl üst camda silah talimi yapan eşekarısına. Bir ara sesi kısıldı. Herhalde, en sonra, İşçi Sınıfı gibi açık alt cam yerine nasılsa tenezzül etmiş, çıkmış kurtulmuş olmalı diyordum. Uyuklamak üzereydim. Hop! etti, zifiri kapkara bir örümcek, tavandan yıldırım çabukluğu ile sağ yanıma haydut atlayışıyla indi. Rengi, bakışları korkunçtu. Alt yanı, ayaklarını görmesen yüzüktaşı kadar bir örümcek. Ağırlığı ne olur? Ama nedense, a yaman gökten yere atlayışı sanki “güm!” diye işitilmeyen bir ağırlık sesi çıkardı ve neredeyse üzerine uzanmış bulunduğum tahta kireveti sarstı. Sarsmaz ya. Bana öyle geldi. İrkilecek, bir fiske vuracak oldum. Kara haydutun kalabalık pençeleri yatağa basar basmaz yaylandı. Ve kaşla göz arası örümcek ikinci bir hoplayışla yere, öteki kirevetin altına doğru sıçrayıp gözden yitti. Ardında uzanan canbazlık ipini topladı mı? Bilmiyorum. Ne olursa olsun, günümü açıkgöz böceklerle dolduracak değilim a. Başımı gene yastığa düşürdüm. Gevşedim.

Apansızın, deminki camda eşekarısı idmanından çok daha gürültü patırtılı iki kat şiddette bir vızıltı, zırıltı, sıçan düşse kafası yarılacak bomboş, güneşli odamı doldurmaz mı? Gözlerimi açtım. Dağ penceresinde arı yok. Arı, ova penceresinde. Besbelli aynı eşekarısı. Aşağılara inip gideceğine, bu yol bizim gelin cibinliği perdeyi aşarak odaya çıkmış: yani dışarı değil, büsbütün içeriye dalmış. Bizim keskin sosyalist Narodniklerin Devrimciliği gibi, olağanüstü bir eylem bu: Eşekarısı herhalde çok kızmış, aşağı açık cam yerine inmemiş ama, son bir can havliyle, yukarılardan cibinlik perdeye tos vurmuş. Anlaşılan öyle vurmuş ki, perdenin ucu aralannıış ve eşekarısı odamın içinde bulmuş kendini.

Doğrusu bu bizim alaturka Narodnik’lerin banka soymak ve adam kaldırmak “Devrimcilik”leri kadar inanılmaz bir “başarı”. Hiç bir böceğin itemediği perdeyi zorlayıp aşmak, değme küçük burjuva mahalle kabadayısına ve lumpen kasa hırsızına parmak ısırtacak bir eşekarılığı eylemi idi. Ne yazık ki hepsi o kadar. Eşekarısı kurtulmamış, tersine kendiliğinden bir daha hiç içinden çıkamayacağı tür kapana kısılmıştı. Perde dışardan içeriye belki zorlansa aralanır, geçit verirdi. Ama içeriden dışarıya itildikçe büsbütün kapanırdı. Eşekarısı Hazreti Ali kuvveti toplasa, o böcek gücüyle perdeyi delemezdi. Netekim, eşekarısı da bunu hemen fark etmiş, dağ penceresinin perdesine karşı Donkişot’luktan caymış. Ancak oda içinde kıskıvrak mahpustur. Çıkacak tek görünür yer: Ova penceresidir. Bununla birlikte, o daha aldatıcı görüntüdür. Oda penceresi altlı, üstlü kapalıdır. Çıkacak iğne deliği yok. Camları ise, altlı, üstlü adam aldatmaya yarar şeffaf ölüm barajı.

Hoş, alt cam açık da olsa, eşekarısı bu sefer de: “Devrimin yüksek aşaması” olan üst camdan aşağılara göz ve gövde atar mı? İlk prensibine sadık kalarak, ova penceresinin üst camında, bir saat önce dağ penceresinin üst camında oynadığı çıkmaza düşmüş. Kıyametler koparıp, hep üst camda, beş aşağı on yukarı çılgınca zırıltılarla mekik dokuyor. Artık ben de gitsem, onu bu kahredici danstan kurtaramam. Ne hali varsa görecek.

Öyle kaç dakika, kaç saat çırpındı bizim “Oda gerillacısı” eşekarısı? Bilmiyorum. Her an gücü tükeniyordu. Camın aldatıcı ışık geçirirliği yumuşamıyordu. Şaşkına dönen eşekarısı kendini tutamayarak, ova penceresinin alt cam çerçevesi üstüne tekerlendi. Alt cam hizasına da düşse, nâfıle artık. Ne kanatlarında, ne ayaklarında güç kalmamıştı. Sustu… Epey geçti. Hâlâ cam zırıltısı yok. Eşekarısı hiç vazgeçer mi o kurtuluş yolunu gördüğü cam üzerinde can eyleminden? Ne oldu? Çok mu yorgun? Dinlenecek belki. Yoksa?!.

Şeytan beni dürttü. Deminki kara haydut öıümcek.. İster misin?.. Arı bu. Tutulur mu? İğnesi de var… Kalkacak gücüm yoktu. Sessizlik büsbütün artmıştı. Üşenmeden vardım. Bir de ne göreyim? Bari o koca canavar kara haydut örümcek olsa, eşekarısı “şerefine” daha yakışırdı. Tıpkı Şarkışla’nın uyuz gece bekçisi gibi , boz tekir küçük bir örümcek bizim arslan eşekarısını sarmış, sarmalamış o görünmez, o cılız ağlarıyla. Tutankamon’un mumyasından beter olmuş o şahbaz zırıltı eşekarısı. Kılını kıpırdatmıyor. Kaderine katlanmış. Küçük tekir örümcek bütün o cılız, sinirli ayakları ve ağzı ile bağlı Eşekarısının üstüne abanmış. Götürüyor. Karnında arının başı. Sırtındaki toplu iğne başından küçük canavar gözleri pırıl pırıl. Avını yiyecek yeri arıyor. Hiç telaşı yok. O böyle nice eşekarılarını tutsak etmiş, yemiştir.

Düşündüm. “Yaşama Savaşı” bu. Darwin’den önce de, sonra da kimse o kanunu değiştiremez. İnsan içerlese de, eşekarısına da, Örümceğe de söz geçiremez. Başka işi mi yok? Gel, Marks – Engels’ten sonra, insanlara ne eşekarılığı, ne örümceklik yakışmıyor.. Hadi örümcekler hayvan. Biz olsun, hem de “Bilimcil Sosyalist” geçinirken olsun, eşekarılığından kurtulamaz mıyız? – 10.5.1971

+ Dr. Hikmet Kıvılcımlının ölüm döşeğinde yazdığı günlük anılarından alınmıştır.

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: Dr. Hikmet Kıvılcımlı /

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.