Sokaktaki İsyancılar: Wall Street Partisi Can Düşmanıyla Karşılaşıyor – David Harvey

Sol Defter- Haber - 30 Ekim 2011 - Dünya / Dünya Solu / Teorik Tartışmalar

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

Sokaktaki İsyancılar: Wall Street Partisi Can Düşmanıyla Karşılaşıyor – David Harvey

Wall Street Partisi, ABD’de herhangi bir başkaldırıya maruz kalmadan çok uzun zaman egemenlik sürdü. Başkanların Parti’nin gönüllü aracıları olup olmamasından bağımsız olarak, en azından kırk yıldır (belki de daha uzun) siyaset üzerinde tamamen (kısmen olmayan manasında) baskın bir rol oynadı. İki siyasi partideki politikacıların da paranın gücüne ve ana akım medyanın erişimine duydukları ödlek bağımlılık vasıtası ile Kongre’yi yozlaştırdı. Başkanlar ve Kongre’nin yaptıkları ve onayladıkları atamalar sayesinde Wall Street Partisi, devlet aygıtının çoğunu, yargıyı ve özellikle yargıçların seçim, iş, çevre ve sözleşme hukuku gibi çok çeşitli konularda paranın çıkarlarını koruduğu Yüksek Mahkeme’yi elinde tutuyor.

Wall Street Partisi’nin evrensel bir prensibi var: Paranın mutlak gücünün mutlak hâkimiyetine hiçbir ciddi meydan okuma gelmeyecek. Ve güç yalnız bir amaç uğruna kullanılacak. Paranın gücüne sahip olanlar, sadece gönüllerince sonsuz servet biriktirme ayrıcalığına sahip olmayacak, aynı zamanda toprak ve toprağa ait kaynaklar ile üretim kapasitesi üzerinde doğrudan ya da dolaylı hâkimiyet kuracak şekilde dünyayı miras alacak, başkalarının ihtiyaç duyduğu emek ve diğer yaratıcı olanakları doğrudan ya da dolaylı bir şekilde mutlak olarak kontrol edecek. İnsanlığın geri kalanı harcanılabilir farz edilecek.

Bu ilkeler ve uygulamalar insanların açgözlülüğü, ileriyi görememeleri ya da suiistimallerinden (elbette bunlardan bol miktarda mevcut) kaynaklanmıyor. Bu ilkeler rekabetin baskıcı kuralları ile canlanan kapitalist sınıfın ortak iradesi vasıtası ile dünya siyasetinin içine oyulmuş durumda. Eğer benim lobi grubum seninkinden daha az harcarsa ben de lütuflardan daha az istifade ederim. Eğer herhangi bir yetki kaynağı harcamaları halkın ihtiyaçlarına yönlendirirse, rekabetçi değil diye addedilecek.

Birçok dürüst insan özüne kadar çürümüş bu sistemin kucağında sıkışmış durumda. Eğer makul hayatlar yaşayabilecek kadar kazanmak istiyorlarsa şeytanın uşaklığını yapmaktan başka bir iş seçenekleri yok: Eichmann’ın ünlü sözündeki gibi sadece “emirleri uyguluyor”, şimdilerde denildiği gibi “sistemin isteklerini yerine getiriyor”, Wall Street Partisi’nin barbarca ve ahlakdışı ilke ve uygulamalarına boyun eğiyorlar. Rekabetin baskıcı kuralları hepimizi belli ölçülerde bu acımasız ve umursamaz sistemin kurallarına itaat etmeye zorluyor. Sorun kişisel değil sistemsel.

Partinin özel mülkiyet hakları, serbest pazarlar ve serbest ticareti taahhüt edecek özgürlük ve hürriyet sloganları aslında başkalarının emeğini sömürme, halkın varlıklarını çalma ve kişisel ve sınıfsal çıkarlar için doğayı talan etme özgürlüğünü güvence altına alıyor.

Wall Street Partisi, devlet aygıtını kontrol altına aldıktan sonra, tipik olarak bütün kârlı varlıkları sermaye birikimine yeni alanlar açmak amacıyla pazar değerinden daha düşük bir edere özelleştirir. Taşeronluk ilişkileri (en iyi örneklerden biri savaş endüstrisidir) ve vergilendirme uygulamaları (zirai destekler ve finansal kazançlara düşük vergiler) sayesinde rahatça hazineyi yağmalayabilir. Bilinçli bir şekilde öylesine karmaşık mevzuatlar tasarlayıp devlet aygıtı içerisinde öylesine yönetimsel beceriksizlik gösterir ki, hâlihazırda kuşkucu olan halkı devletin insanların günlük hayatları ya da gelecekleri üzerinde hiçbir zaman yapıcı ya da destekleyici bir rol oynayamayacağına ikna eder. Ve son olarak tüm bağımsız devletlerin sahip çıktığı şiddet kullanma tekeli sayesinde kamuyu kamusal alanlardan dışlar, emirlere uymayanları taciz eder, gözlem altına alır ve gerekirse suçlu ilan edip hapseder. İfade özgürlüğü yanılsamasını sürekli kılan baskıcı hoşgörü uygulamalarını, bu ifade özgürlüğü projelerinin gerçek yüzünü ve dayandığı baskıcı örgütlenmeyi ortaya çıkarmadığı sürece, mahirce yürütür.

Wall Street Partisi durmaksızın sınıf savaşı açıyor. Warren Buffett, “Elbette ki sınıf savaşı var” diyor. “Ve bu savaşı kazanan benim sınıfım: zenginler.” Savaşın büyük bölümü, Wall Street Partisi’nin hedef ve gayeleri saklanarak maskeler ve perdelerin arkasında gizli bir şekilde yürütülüyor.

Wall Street Partisi derin siyasi ve ekonomik soruların kültürel meselelere dönüştürüldüğü anda cevaplanamayacak bir hal aldığını gayet iyi biliyor. O yüzden önemsiz meseleler hakkında münazara ettirmek ve var olmayan sorulara cevaplar sundurmak amacı ile çoğunlukla kendisinin para kaynağı sağladığı düşünce kuruluşları ve üniversitelerde çalışan ve kontrol altında bulundurdukları medyaya yayılmış esaret altındaki uzman yorumculara başvuruyor. Bir bakıyorsunuz bütçe açıklarını kapatmak için gereken tasarruf önlemlerinden bahsediyorlar, hemen akabinde bütçe üzerindeki etkilerini umursamadan vergilerin azaltılmasını öneriyorlar. Hakkında konuşulamayan ve tartışılamayan tek şey ise ara vermeden ve acımasızca giriştikleri sınıf savaşının gerçek doğası. Günümüzdeki siyasal iklime ve uzmanların muhakemesine göre, bir olguyu “sınıf savaşı” olarak isimlendirmek, konuyu ciddi bir şekilde dikkate alınmaktan uzaklaştırmak ve budala hatta fitneci olarak damgalanmakla eşdeğer.

Ama şimdi ilk defa Wall Street Partisi’ne ve katıksız para gücüne karşı koyma amacı güden belirgin bir hareket var. Wall Street ibaresindeki “sokak” başkaları tarafından işgal ediliyor – aman Tanrım! Şehirden şehire yayınlan “Wall Street’i İşgal Et” hareketinin taktiği, güç odaklarına yakın konumdaki bir park ya da meydan gibi merkezi bir kamusal alanı ele geçirip insanları bu alana toplayarak orayı güç odaklarının yaptıklarının ve bu odaklara nasıl karşı konulacağının açıkça tartışıldığı bir siyasi arenaya çevirmek. En çarpıcı şekilde Kahire’deki Tahrir Meydanı’nda ortaya konulan bu taktik dünyanın çeşitli yerlerine yayıldı (Madrid’deki Plaza del Sol, Atina’daki Syntagma Meydanı, şimdi de Londra’daki Saint Paul merdivenleri ve Wall Street’in ta kendisi). Bize kamusal alanlara toplanan insanların müşterek gücünün, diğer erişim yolları tıkandığı zaman, hâlâ en verimli başkaldırı aracı olduğunu gösteriyor söz konusu hareket. Tahri Meydanı’nın bariz bir gerçeği görünür kıldı: Gerçekten önem arz eden twitter ya da facebook’taki duyarlı uğultu değil, sokaklar ve meydanlardaki insan bedenleri.

Hareketin ABD’deki amacı basit: “Biz halk olarak ülkemizi şu anda hüküm süren paralı güçlerden geri almaya kararlıyız. Hedefimiz Warren Buffett’i haksız çıkarmak. Onun sınıfı yani zenginler, bundan sonra itirazsız bir şekilde hüküm süremeyecek ve dünyayı otomatik olarak miras alamayacak. Onun sınıfı, yani zenginler, bundan böyle her zaman kazanmaya mukadder olmayacak.”

Hareket “biz yüzde 99’uz” diyor. Biz çoğunluğuz ve bu çoğunluk galip gelebilir, galip gelmeli ve galip gelecek. Tüm diğer ifade kanalları sermayenin gücüyle kapatıldığına göre, bizim de fikirlerimiz duyulana ve ihtiyaçlarımız karşılanana kadar şehirlerimizin parklarını, meydanlarını ve sokaklarını işgal etmekten başka seçeneğimiz yok.

Başarıya ulaşabilmek için hareketin yüzde 99’u kucaklayabilmesi gerekli. Hareket bunu becerebilir ve adım adım beceriyor da. Birincisi, işsizlik sebebiyle fakirliğe itilen ve Wall Street örgütünün evlerine ve varlıklarına el koyduğu insanlar var. Hareket öğrenciler, göçmenler, işsizler ve Wall Street Partisi’nin isteği üzerine ülkeye ve dünyaya dayatılan tamamen gereksiz ve zalim kemer sıkma politikaları tarafından tehdit edilen tüm kesimler arasında genel ortaklıklar kurmalı. Zenginlerin evlerinde merhametsizce istismar ettikleri göçmen işçilerden varsılların tıka basa yemek yedikleri işyerlerinin mutfaklarında kölelik yapan restoran işçilerine, tüm çalışma yerlerindeki akıl almaz sömürülere odaklanmalı. Yetenekleri büyük sermaye erkleri tarafından ticari ürünlere dönüştürülen yaratıcı işçiler ve sanatçıları bir araya getirmeli.

Her şeyden önemlisi, hareket yabancılaşmışlara, hoşnutsuzlara ve mutsuzlara, yüreklerinde bir şeylerin ciddi bir şekilde yanlış gittiğini ve Wall Street Partisi’nin kurguladığı düzenin sadece barbarca, etik dışı ve ahlaken yanlış değil, aynı zamanda arızalı olduğunu hisseden herkese erişebilmeli.

Bütün bunlar demokratik bir şekilde uyumlu bir muhalefet haline getirilmeli ve bu muhalefet özgür bir şekilde alternatif bir şehrin, alternatif bir politik sistemin ve sonuç olarak insanların iyiliğini gözetecek alternatif bir üretim, dağıtım ve tüketim örgütlenmesinin nasıl olması gerektiğine kafa yormalı. Aksi takdirde, gençlerin önündeki gittikçe derinleşen özel borçlanma ve kamusal tasarrufla tanımlanan ve yüzde birin yararına işleyen gelecek tahayyülü gerçek bir gelecek olmaktan çıkacak.

“Wall Street’i İşgal Et” hareketine yanıt olarak kapitalist sınıflar tarafından desteklenen devletin verdiği cevap hayret verici: Kamusal alanların düzenlenmesi ve kullanılması hakkının ayrıcalığı onlarda ve sadece onlardaymış. Kamunun kamusal alanlar üzerinde müşterek bir hakkı yok! Valiler, polis müdürleri, ordu görevlileri ve devlet yetkilileri hangi hakla insanlara “bizim” kamusal alanımızın kamusal özelliklerini belirleme ayrıcalığının kendilerinde olduğunu ve kimin nereyi ne zaman işgal edebileceğine kendilerinin karar vereceğini söyleyebiliyor? Bizi, yani halkı, ortaklaşa ve barışçıl bir şekilde işgal etmeye karar verdiğimiz bir alandan kapı dışarı edebileceklerini ne zaman farz etmeye başladılar? Kamusal çıkarları korumak için harekete geçtiklerini söylüyorlar (ve bunu kanıtlamak için çeşitli kanunlara atıfta bulunuyorlar) ama kamu dedikleri zaten biziz! Bu işte “bizim çıkarımız” nerede? Ve şunu da söylemeli, bankacıların ve finansçıların ikramiyelerini biriktirmek için küstahça kullandığı para “bizim” paramız değil mi?

Ortaya çıkan müşterek hareket, Wall Street Partisi’nin bölüp yönetmeye yönelik organize gücü karşısında, Parti sağduyu kazanana (kamu yararının dar rüşvetçi çıkarlardan daha üstün olduğunu anlamak) ya da diz çökene kadar bölünmemeyi ve amacından sapmamayı bir kurucu ilke olarak benimsemeli. Şirketlerin gerçek vatandaşların sorumluluklarını yüklenmeden bireylerin tüm haklarını sahip olma imtiyazı yok edilmeli. Eğitim ve sağlık gibi kamusal hizmetler devlet tarafından sunulmalı ve herkese ücretsiz bir şekilde ulaştırılmalı. Medyadaki tekelci güçler kırılmalı. Seçimlerin satın alınması anayasaya aykırı hale getirilmeli. Bilgi ve kültürün özelleştirilmesi yasaklanmalı. Başkalarını sömürme ve fakirleştirme özgürlüğü ciddi bir şekilde dizginlenmeli ve nihai olarak yasadışı addedilmeli.

Amerikalılar eşitliğe inanır. Anketler halkın (politik görüşlerinden bağımsız olarak) tepedeki yüzde 20’nin toplam servetin yüzde 30’una sahip olmasının haklı gösterilebileceğini düşündüğüne işaret ediyor. Bugün tepedeki yüzde 20’nin toplam servetin yüzde 85’ine sahip olması ise kabul edilemez. Bu servetin büyük bölümünün tepedeki yüzde 1 tarafından kontrol edilmesi hiçbir şekilde kabul edilemez. “Wall Street’i İşgal Et” hareketinin teklifi, hem bu servet ve gelir adaletsizliğinin ABD vatandaşları tarafından tersine çevrilmesi, hem de bu dengesizliğin yol açtığı politik güç nispetsizliğinin yok edilmesi. ABD vatandaşları demokrasileriyle gurur duymakta haklı ama bu demokrasi her zaman sermayenin çürütücü gücünün tehlikesi altında oldu. Şu an demokrasi bu çürütücü gücün hükmü altında olduğuna göre, Jefferson’un uzun zaman önce önerdiği gibi, yeni bir Amerikan devrimi yapmanın zamanı yakın: toplumsal adalete, eşitliğe ve doğayla olan ilişkilere müşfik ve düşünceli bir yaklaşıma dayanan bir devrim.

Halk ve Wall Street Partisi arasında oluşan mücadele müşterek geleceklerimiz için can alıcı önemde. Mücadele, tanımı gereği, hem yerel hem de küresel bir mücadele. Pinochet’in gaddarca yürürlüğe koyduğu neoliberal modeli parçalamayı ve Şili’de ücretsiz ve kaliteli bir eğitim sistemi kurmayı amaçlayıp siyasi erkle ölüm-kalım savaşına girişen öğrencilerle bir arada. Mübarek’in düşüşünün (Pinochet’in diktatörlüğünün bitişi gibi) paranın gücünün kırılmasını hedef alan özgürlükçü çabanın sadece ilk adımı olduğunun farkındaki Tahrir Meydanı eylemcileriyle el ele. İspanya’daki “öfkeliler”i, Yunanistan’da greve giden emekçileri, Londra’dan Durban’a, Buenos Aires’e, Shenzhen’e, Mumbai’ye dünyanın her köşesinde ortaya çıkan muharip muhalefeti kapsıyor bu mücadele. Büyük sermayenin ve paranın gücünün vahşi baskıcılığı her yerde müdafaaya geçmiş durumda.

Peki, bizler birey olarak hangi tarafta bulunacağız? Hangi sokağı işgal edeceğiz? Bunu ancak zaman gösterecek. Ama bildiğimiz bir şey var ki zaman şimdi. Sistem sadece çökmüş ve ipliği pazara çıkmış değil, aynı zamanda baskılama dışında herhangi bir tepki vermekten aciz. Bu yüzden, halkın sistemin nasıl ve hangi prensiplerle tekrar inşa edileceğine karar vermek için müşterek hakları için mücadele etmekten başka seçeneği yok. Wall Street Partisi elindeki fırsatı kullandı ve sefil bir başarısızlığa uğradı. Onun yıkıntıları üzerine yeni bir alternatif inşa etmek hem kaçırılmayacak bir fırsat hem de hiçbirimizin kaçınamayacağı ve kaçınmaması gereken bir görev.

Çeviren: Yiğit Atak

Kaynak: http://davidharvey.org/2011/10/rebels-on-the-street-the-party-of-wall-street-meets-its-nemesis/

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: Wall Street İşgal /

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.