Bindik Bir Alamete, Gidiyoruz Kıyamete!

Aykut Özer - 5 Kasım 2011 - Teorik Tartışmalar / Türkiye / Türkiye Solu / Ulusal Sorun

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

BİNDİK BİR ALAMETE, GİDİYORUZ KIYAMETE!

Çukurca baskını ve ardından başlayan büyük çaplı askeri operasyon bağlamında, BDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın dile getirdiği,“Uçurumun kenarında değiliz, uçurumdan düşmekteyiz” tespiti, siyasi retorik değil, gerçekliğin ifadesidir. Çatışmalarda ölenlerin sayısının yüksekliği başlı başına vahim bir tablo oluşturmasına karşın, esas vahim olan, siyasi iktidarın sorunu daha da büyüten yaklaşımıdır. Ayrıca, bölgede siyasi karışıklıkların arttığı ve uluslar arası ekonomik krizin kapıya dayandığı koşullarda çatışmaların yoğunlaşması, Kürt sorununun, bölgesel hesaplaşmanın bir parçası haline gelmesi ihtimalini ortaya çıkarmaktadır.

AKP Hükümeti, Çukurca saldırısının ardından, başta PKK destekçisi olarak gördüğü BDP olmak üzere, “terörle mücadelede” kendisine destek vermemekle suçladığı siyasi muhalefeti, PKK’yi taşeron olarak kullandığını iddia ettiği bölge ülkelerini, PKK’yi topraklarında barındırdıkları gerekçesiyle Irak Kürt Yönetimini ve Avrupa ülkelerini suçladı. Kısacası, Kürt sorunu bağlamında şiddet olaylarının artmasından, siyasi iktidar dışında herkes sorumluydu! Bu tutum, suçu başkalarının üzerine atmak gibi faydacı bir siyasi yaklaşım olmanın ötesinde, emperyalist proje çerçevesinde Suriye ve İran’a yönelecek bir saldırıyı kamuoyu nezdinde meşrulaştırmayı amaçlıyordu. Son PKK saldırılarından İran ya da Suriye’yi sorumlu tutmak, gerçeklerle bağdaşmadığı gibi, maceracı ve o yüzden de riskli bir yaklaşımdır.

Çukurca’daki asker ölümlerinin ardından oluşan büyük çaplı kamuoyu tepkisi karşısında, siyasi iktidar, ırkçı-şoven gösterilerin önünü açarak, bir yandan kendisini hedef alabilecek siyasi tepkiyi bir başka kanala, BDP’nin üzerine, yönlendirdi, diğer yandan bu yolla tepkili kitlelerin “gazı alınmış” oldu. Ancak hükümettin unuttuğu bir gerçek var. Artan ölümler nedeniyle şovenizmin yükselmesi, halklar arasındaki yarılmayı daha da derinleştirmekte, bölünmüşlüğü hızlandırmaktadır. Bugün siyasi iktidarın kontrol edip kullandığı şovenizm, yarın bumerang gibi dönüp kendisini vurabilir. Ya siyasi iktidarı teslim alıp, Kürt savaşını geri dönülemez noktaya taşıyabilir, ya da onu yetersiz görüp, alaşağı edebilir. Şovenizmle oynamak, ateşle oynamak gibidir, kişiyi yakar.

Yasal alanda politika yapan ya da barışçı gösterilere katılan Kürtlere yönelik, arkası gelmeyen kitlesel tutuklamalar, bugün Kürtlere yönelik “yeni bir 12 Eylül” yaşandığını göstermektedir.   Yasal siyaset yapmanın önünün devlet tarafından kesildiğini gören Kürtlerin devletten kopuşu hızlanacağı gibi, şiddet yöntemlerini tercih edeceklerin sayısında da tırmanma yaşanacaktır. Yükselen çatışma ortamı ve tutuklama furyası ile birlikte halklar arasında ayrışmanın derinleşmesi, ülke halkları açısından “uçurumdan aşağı yuvarlanmak” anlamına gelmektedir.

ETNİK BOĞAZLAŞMAYA DOĞRU MU?

Ekonomide ciddi bir daralmaya neden olacak, uluslar arası bir ekonomik krizin ayak sesleri duyuluyor. Bu durum, kitlelerin hoşnutsuzluğunun artmasına yol açacaktır. Siyasi iktidar bu hoşnutsuzluğu eritip yönlendiremediği koşullarda, emekçi muhalefeti ile Kürt muhalefeti aynı potaya akacak ve siyasi iktidarı alaşağı edebilecektir. Bu nedenle siyasi iktidar, çatışmaların ve ölümlerin artması sonucunda yükselen şovenizmi kendi lehine kullanmak ve emekçilerin hoşnutsuzluğunu Kürtlerin üzerine yönlendirmek isteyecektir. Bunun gerçekleşmesi halinde etnik çatışmalar artacak ve halklar arasında bölünme daha da hızlanacaktır.

Ayrıca emperyalistlerin Suriye ve İran üzerine hesapları vardır. Türkiye’yi bu yönde kullanmak istemektedirler. ABD, yılsonunda askerlerini Irak’tan tümden çekmiş olacaktır. Bu durum hem Irak’ta hem de bölgede bir boşluk yaratacaktır. Bir yandan, Irak’ta Araplarla Kürtler arasında çözümsüz sorunlar diğer yandan Şii ve Sünni siyasi hareketler arasındaki rekabet, bu ülkeyi yeniden savaş alanına çevirebilecektir. Ayrıca İran ve Türkiye’nin bu ülkede ABD’den doğan boşluğu doldurmaya soyunmaları ve kendi Kürt sorunlarını, Irak Kürtlerini etkisizleştirmek suretiyle çözmek istemeleri, Kürtlerin ekseninde yer aldığı bölgesel bir boğazlaşmaya yol açabilecektir. Bu durum, emperyalistlerin bölgeye daha geniş çaplı müdahaleleri için zemin oluşturacaktır. Bu arada pek ciddiye alınmayan ve kamuoyuna yansımayan bir gelişme yaşanmış, Brüksel’de bir araya gelen çeşitli parçalardan 21 Kürt örgütü, Birleşmiş Milletlere çağrıda bulunarak, Kürtleri korumak için bölgeye müdahale etmesini istemişlerdir. Bütün bu gelişmeler, Kürt sorunun uluslar arası bir boy ölçüşmenin parçası haline gelmesine ve çözümünün Ankara ve Diyarbakır dışında kotarılması girişimlerine yol açabilecektir. Doğal olarak böylesi bir süreç, her iki halk için son derece can yakıcı ve acı sonuçlar doğuracaktır.

ÇÖZÜM ANKARA VE DİYARBAKIR’DA ARANMALI

Gelinen noktada, “uçurumdan düşüşün” önünü kesecek bir “brandaya” acilen ihtiyaç vardır. Bu “brandanın” bir ucu Ankara’dan diğer ucu Diyarbakır’dan kavranmalıdır. Yani siyasi iktidar ve Kürt siyasi hareketi, barışçı, siyasi çözüm için yeniden müzakereye başlamalıdır. Bunun için öncelikle atılması gereken adımlar, Diyarbakır’da 847 sivil toplum örgütünün yayınladığı bildiriyle ortaya konmuştur. Birinci olarak, iki taraflı ateşkes; yani hem saldırılara hem de askeri operasyonlara son verilmesi. İkincisi, başta KCK davası sanıkları olmak üzere, tüm Kürt siyasi tutukluların serbest bırakılması. Üçüncü olarak ise, Öcalan üzerindeki tecridin kaldırılmasıdır. Kürt sorununun, her iki halkın ortak ve özgür iradeleriyle çözümü için zaman daralmaktadır. Yarın çok geç olacaktır.

(İşçilerin Sesi Gazetesi 10. Sayıdan alınmıştır)

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: AKP / Kürt sorunu /

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.