Bir Baskı Aracı Olarak Tolerans ve AKP Rejimi

Sarphan Uzunoğlu - 28 Aralık 2011 - Güncel Politika

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

Tolerans kelimesini kavramsal olarak önümüze açtığımızda karşımıza türkçeden birçok karşılık çıkıyor. Hoşgörüden müsamahaya, tüm bu kelimeler, kendi içlerinde bir ‘anlam’ ifade etseler de toleransın asıl anlamının kavramsal değil ideolojik bir boyutu olduğunu kavramak şart. Öyle ki, bugün Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşayan özellikle farklı kimliklere sahip yurttaşların birçok anlamda ‘tolerans’ kelimesinin altında sürdürdükleri bu azabı ‘yaşam’ olarak kabullenmiş durumda.

Herbert Marcuse 1965 yılında Repressive Tolerance isimli makalesini yazarken girişte özetle şunu söyler: “Yazar, bunları yazarken ‘şu anda’ özgürleştirici bir toleransı ortaya koyacak hiçbir güç, otorite yahut devletin ortada olmadığının farkındadır.” Peki ‘özgürleştirici tolerans’ın karşısında duran ve bizim bugün kocaman bir ölü beden gibi üstümüze serilip hareketimizi engelleyen gerçeklik nedir? Bu gerçeklik günümüzde tolerans olarak önümüze sürülen şeyin, pratikte mümkün olmayan bir özgürleşmeyi işaret eden baskıcı bir rejim olmasıdır.

Kemalist rejim de tıpkı AKP rejimi gibi varlığını tolerans ve ‘kimlikleri’ marjinleştirerek tanımlama üstüne kurmuştu. Kürtlüğün ‘köken’, kadınlığın ‘tür’, cinsel eğilimlerin ‘seçim’ olarak lanse edildiği bu tür bir öğretilmiş kavramsal silsilesine bugün ulaşmamızın temelinde o sözüm ona Anadolu ‘hoşgörüsü’nün açık kalıntıları yatmaktadır.

Bugün karşımızda gördüğümüz gerçekliği yorumlarken birkaç şeye iyi bakalım. 12 Eylül referandumu dahil tüm sözüm ona demokratikleşme hamlelerinde karşımızda ilk gördüğümüz şey neydi? Demokrasi paketleri ve atılacak adımlar. Her şeyden önce, değişimin, ‘demokratikleşme’nin ve bu tür pratiklerin esaslarını düşünmeliyiz. Bugün liberalizmin ‘bırakınız yapsınlar’ şiyarı, liberallerin devletle açık birliği eşliğinde ‘liberal devlet’in bırakınız yapsınlar’ına dönüşmüş, ‘demokratikleşme adımları’ denen her türlü baskı adımı birer birer ‘bırakınız yapsınlar kutsamacılığı’ çerçevesinde meşrulaşmıştır. “Baskıcı bir toplulukta, ilerici hareketler bile oyunun kurallarını kabul etme derecelerine göre karşıtına dönüşme riskini taşırlar.”* AKP pek de ilerici bir parti görünümünü ‘Kemalizm’den devralmamış olsa da liberalizmce Türkiye’nin ‘yenilenme’ ve ‘özgürleşme’ projesi olarak görülmüş, neoliberalizmin öngördüğü ‘ilerici’ tavrın temsilcisi olmuştur.

Tam bu noktada AKP’yi tartışırken, AKP’nin rolünün aslen bu projenin uluslararası ayağında bir enstrüman olmak olduğunu söylemek şart. Tahlile devam edersek, bugün AKP’nin önünde duran birçok soruna yaklaşım biçiminin ‘baskıcı bir tolerans rejimi’ olduğunu söylemek şart oluyor. Bu ‘baskıcı tolerans rejimi’nin en önemli araçlarından biri ‘açılımlar’.

AKP, açılımı stratejileştirmiş konumda. Dahası ‘açılım’ adına AKP’nin ortaya koyduğu tüm politikaların bir listesini yapmak gerekiyor:

– Kürt Açılımı
– Alevi Açılımı
– Roman Açılımı

Bu üç açılım da liberal devletin ‘kimlik politikaları’ üzerinden yaptıkları açılımlardı. Hiçbiri ‘kolektif’ hakları gözetmiyor, birey olarak ‘kürt’,’alevi’ ve ‘roman’ yurttaşlara benliklerini garantileme politikalarını sunuyordu. Bu noktada, AKP’nin ‘liberal’ politikalarının kısıtlayıcılığına geliyoruz ki bu konuya daha önce Yeni Özgür Politika’da yayınlanan yazıda değinmiştim.**

Şimdi tüm bu açılımların hedef gösterdiği topluluklara bakalım. Kürtlerin, işçi sınıfı içerisindeki hiyerarşide bile sürekli aşağı itilen, işsizlik ve kayıt dışı çalışma gibi istatistiklere en çok konu olan ulus olduğu ve her geçen gün kırımlara maruz bırakıldıkları, Alevilerin ‘sünni-müslüman’ devlet mantığının her daim itelediği 1938′de Atatürk’ün manevi kızınca bombalanmalarından başlayan bir katliam tarihiyle baş başa bırakıldıkları, Romanların ise ‘devletin pis işleri’ni görmek dahil her türlü ‘kirli’ iş için liberal devlet tarafından ‘araçsallaştırıldıkları’ birer gerçektir.

Bugün AKP’nin üzerlerinde ‘rahatlatma’ uyguladığı tüm bu grupların en önemli özellikleri sisteme içkin organizmalar olmayışlarıdır. Tam da bu nedenle bugünden sonra üstüne konuşulması gereken, bu toplulukların ve AKP’nin üstlerine politika üretmediği ‘kadın’, ‘LGBT’ ve çevre hareketlerinin mobilizasyonudur. İşin içinden ‘küçük burjuva radikalizmi’ yahut, 68′de uygulanmış ama tutmamış bir formül olarak çıkmak kolaydır; ancak bir ‘yol önerisi’ bugün teorik olarak kaçınılmaz olmuştur.

Peki bu yol önerisini yaparken ‘tolerans’ cümlesinin ‘baskıcılıkla’ bir arada kullanılmasının gerekçesi nedir? Bugün mevcut şartlarda AKP’nin temsil ettiği neoliberalizm, ulus devlet batağıyla bir araya gelip tüm bu gruplara, siyasetler ötesi bir baskı uygulamakta, kültürel olarak yarattığı baskı ile bu gruplardaki mobilizasyon ihtimalini sıfıra indirgemeye çalışmaktadır.

Kadın’ın bakanlıkların adından bile silindiği, her gün bir LGBT cinayetinin işlendiği ortamda hala ‘demokratlık’ rolü kesenlerin, ‘kadın bakanları’nın bile Kadın politikalarını ‘Tayyip Bey Şöyle Diyor’ diyerek beslediği bir süreçten bahsettiğimizi unutmamamız gerekmektedir.

Bugün devlete içkin süren STK’lerin büyük kısmı dahil bütün organizmalar ‘baskıcı tolerans’ın arz talep ilişkili hak mücadelesi kuramına destektir. Ortaya gerçekten ‘radikal’ olan, ‘reaktif’ olmayan, devrimci bir irade koymanın ve özgürleştirici toleransın uygulandığı, yatay bir toleransı mümkün kılacak toplumu yaratmanın tek yolu da budur…

* Marcuse, Herbert, Repressive Tolerance (1965)
** Uzunoğlu, Sarphan, Kolektif Hakların Elde Edilmesi Sürecinde Yerlilik ve Kürtlük, Yeni Özgür Politika,

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.