12 Eylül iddianamesi baştan aşağı antikomünizm kokuyor

Sol Defter- Haber - 12 Ocak 2012 - İşçi Gündemi / Teorik Tartışmalar / Türkiye / Türkiye Solu

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

12 Eylül iddianamesi baştan aşağı antikomünizm kokuyor

12 Eylül en büyük darbeyi işçi sınıfına indirmişti. DİSK ile birlikte grevler de yasaklanırken sarı sendikalar Türk-İş ve Hak-İş kollanmıştı. İddianamede bu gerçekler karartılırken, bayağı bir antikomünizm sergileniyor…

12 Eylül iddianamesi, içerdiği açık antikomünizm ve depolitizasyon övgüsü ile bırakın 12 Eylül’le hesaplaşılmasını, 12 Eylül’ün aklanması anlamına geliyor. İddianame metni, 2. Cumhuriyet’in resmi tarih yazımının da vasat bir örneğini teşkil ediyor.

3 Ocak Salı günü Özel Yetkili Ankara Cumhuriyet Başsavcıvekili Hüseyin Görüşen, 12 Eylül darbesine ilişkin soruşturmanın tamamlandığını ve iddianamede şüpheli olarak sadece dönemin Genelkurmay Başkanı Kenan Evren ile dönemin Hava Kuvvetleri Komutanı Tahsin Şahinkaya’nın bulunduğunu açıklamıştı. Savcı Görüşen ayrıca, iki emekli generalin eski Türk Ceza Kanunu’nun 146’ncı ve 80’inci maddeleri gereğince yargılanacaklarını belirtmişti. Ankara 12. Ağır Ceza Mahkemesi, dün iddianamenin kabul edildiğini açıkladı. 80 sayfalık iddianame de internette paylaşıldı. 4 Ocak’ta soL’da 12 Eylül unutturuluyor (*) başlığı ile yayınladığımız haberi doğrular biçimde, iddianame açıkça darbenin gerçek anlamını unutturmaya ve darbeden kazançlı çıkan kesimleri aklamaya çalışıyor. Dahası, 80 sayfalık iddianamenin Kenan Evren’i oldukça mutlu edecek biçimde klasik sağcı – sol düşmanı bir bakış açısının ürünü olduğu görülüyor.

İnsanlık suçu söz konusu değil
Özel Yetkili Ankara Cumhuriyet Savcısı Kemal Çetin imzalı 12 Eylül iddianamesinde şüpheli olarak yer alan iki isim, halka karşı işledikleri suçlardan, örneğin işkenceden, idam kararlarından, hukuksuz gözaltılardan dolayı değil “Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının Tamamını veya Bir Kısmını Değiştirmeye veya Ortadan Kaldırmaya ve Anayasa İle Teşekkül Etmiş Olan Türkiye Büyük Millet Meclisini Ortadan Kaldırmaya veya Görevini Yapmasına Engel Olmaya Cebren Teşebbüs Etmek” suçlaması ile yargılanacaklar.

İddianamede sonuç ve istem kısmında “Şüpheliler Ahmet Kenan Evren ile Ali Tahsin Şahinkaya’nın CMK’nın 250-252 maddeleri uyarınca yargılamalarının yapılarak 765 Türk Ceza Kanununun 146, 80, 31 ve 33. maddeleri uyarınca ayrı ayrı cezalandırılmalıdır” ifadesine yer veriliyor.

Şüpheliler hakkında tutuklu yargılama değil adli kontrol talep edildiği iddianamede belirtiliyor. Bu talebe gerekçe olarak şüphelilerin yaş ve sağlık sorunları gösteriliyor.

Evren ve Şahinkaya’nın yeni Türk Ceza Kanunu’nun insanlığa karşı işlenen suçları düzenleyen 76, 77 ve 78. maddeleri uyarınca yargılanmaları gerektiği iddianameye dönük en temel eleştirilerden biri.

Bütün suç hayatlarının sonuna gelmiş iki emekli generalin üzerine yıkılıyor
İddianamenin 12 Eylül’ün gerçek anlamını unutturmaya dönük olarak hazırlandığının en açık göstergelerinden biri, şüpheli olarak iddianamede sadece Kenan Evren ve Tahsin Yeşilkaya’nın yer alması. Dönemin diğer Milli Güvenlik Kurulu üyeleri Osman Sedat Celasun, Nurettin Ersin ve Mehmet Nejat Tümer hayatlarını kaybettikleri için iddianamede yer almıyorlar. Ancak darbe yönetiminin sadece 5 generalden ibaret olmadığı açık. Darbe yönetiminin parçası olarak devlet kurumlarında yöneticilik yapanların, vali, kaymakam ve emniyet müdürlerinin, darbenin bakanlar kurulu üyelerinin ismi iddianamede geçmiyor. Dahası, darbenin ekonomi bakanı Turgut Özal, Evren karşısında mağdur ve demokrasi kahramanı olarak gösteriliyor.

Savcının demokrasi tanımı antikomünizmden ibaret
İddianamenin başlangıç bölümünde demokrasi tanımı yapılıyor. Genel geçer ifadelerin ardından, 12 Eylül darbesinin ruhuna uygun biçimde, antikomünist histeri ile yazılmış cümleler sıralanıyor.

Önce ‘tarafsız’ görünmeye çalışan bir şekilde burjuva demokrasisi güzellemesi yapılıyor:

“… Demokrasinin gelişim sürecinde birbiriyle bağdaşmayan, birbirine zıt iki ayrı demokrasi anlayışı ortaya çıkmıştır. Bunlardan ilkine klasik demokrasi veya çoğulcu demokrasi ya da batı demokrasisi, ikincisine ise Marksist ya da sosyalist demokrasi denilmektedir. Çoğulcu demokrasi ideal özgürlüğe yine özgürlük yolu ile ulaşmayı amaçlayan bir rejimdir. Bu rejimde özgürlük hem amaç hem de araçtır. Marksist demokrasi rejiminde ise özgürlük, bir araç değil sadece varılması gereken bir amaçtır. Bu amaca özgürlük kanalı ile değil ancak proletarya (I) diktatörlüğü(II) ile ulaşılabilir.”

Bu cümlelerin ardından ise Kenan Evren dahil sağcıların klasik antikomünist şablonu sıralanıyor:

“Demokratik bir devlet anlayışında olması gereken “Devlet toplum içindir.” özdeyişi tersine çevrilerek “Toplum devlet içindir” anlayışı hakim kılınmıştır. Adeta bireylerin özgürlükleri, en temel ve vazgeçilmez hakları sanal ve dokunulmaz bir devlet anlayışına feda edilmiştir. Oysa toplumunun ve bunu oluşturan bireylerin mutluğunu sağlayamayan devlet ne kadar güçlü olursa olsun, güvenliği ne kadar yüksek olursa olsun yıkılmaya, değişmeye mahkum devletlerdir. Bunun en güzel örneği Başta Rusya olmak üzere “Demirperde” ülkeleri dediğimiz ülkelerdir. Amerika ile birlikte dünyanın iki süper gücünden biri olan S.S.C.B halkına yaptığı baskı ve mezalim karşısında daha fazla dayanamamış, dağılarak, bir çok yeni devlet kurulmuştur. Şu anda Rusya olarak dünyanın ve ortak aklın kabul ettiği liberal ekonomi ve özgürlükler anlayışını kabul ederek yeniden süper güç olma yolunda ilerlemektedir.”

İddianame: Hukuki değil siyasi ve ideoloji yüklü bir metin
Demokrasi başlığı altında ifade edilen açık antikomünizm, ortada açık siyasi bir metin olduğunu tartışmaya yer bırakmayacak şekilde kanıtlıyor. Bu durum, şüpheli olarak sadece Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya’nın isimlerine yer verilmesinin, 12 Eylül’e giden süreçte düzenlenen katliamların bütün suçunun Türk sağının sırtından alınarak bu iki kişiye yüklenmesinin de siyasi bir tercih olduğunu gösteriyor.

Demokrasi tanımını böylesi ideoloji yüklü olarak yapan bir savcının, 12 Eylül darbesini üç-beş generalin iktidar ihtiraslarının sonucu gerçekleştiğini düşündüğünü sanmak en hafif ifade ile saflık olacaktır. Belli ki, ortada bilinçli bir karartma bulunuyor.

İddianamede örgütsüzlük güzellemesi
İddianamede 12 Eylül’e giden sürecin tarif edilme şekli, 12 Eylülcülerin ‘sağ-sol kavgası vardı’ tarifi ile paralel. İddianamede yer alan cümleler, 12 Eylül’ün örgütlülük düşmanlığı ile de oldukça tutarlı. İddianameye göre, ortada haklı ve haksız, ezen ve ezilen, sömüren ve sömürülen yok, örgütlenerek ülkeyi kaosa sürükleyen bir halk ve bu kaostan yararlanan iktidar manyağı birkaç asker var:

“1970’li yıllar, toplumda güçlü ideolojik akımların yaygın olarak boy gösterdiği bir süreçti. Bireylerde kendilerini bir yere bağlı hissetme duygusu olan aidiyet düşüncesi ön plandaydı. Toplumda yasal olarak örgütlenen sivil toplum kuruluşları, ekonomik ve sosyal amaçlardan çok siyasi ve ideolojik amaçlarını ön plana çıkarmışlardı. Özellikle bireylere eşit hizmet sunması gereken devlet memurları arasındaki siyasal ve ideolojik örgütlenmeler toplumun kamplara bölünmesine yol açtı. Bu anlamda, çalışan sayısı bakımından büyük kitleler oluşturan öğretmenler ve polisler arasındaki örgütlenmeler toplumda büyük huzursuzluk oluşturuyordu. Sağcı polisler POL-BİR, solcu polisler POL-DER adı altında, sağcı öğretmenler ÜLKÜ-BİR, solcu öğretmenler TÖB-DER çatısı altında örgütlenmişti.Diğer meslek gruplarında da benzeri karşıt görüşlü örgütlenmeler oluşturulmuştu.”

MİT, CIA, patronlar, ülkücüler, islamcılar aklanıyor…
İddianamede “Aşağıda ülkenin 12 Eylüle götürüldüğü süreçte yaşanan ve toplumu en çok etkileyen ve askeri darbede gerekçe olarak kullanılan terör olayları bu yönleriyle değerlendirilecektir” cümlesinin ardından 1 Mayıs 1977 Katliamı ile başlayıp, Beyazıt, Maraş ve Çorum Katliamları ile devam eden olaylar sağdan ve soldan tanıklıklara referansla anlatılıyor. Sözü edilen katliamlarda rolü ve-veya desteği olan NATO, CIA, MİT, ülkücüsünden islamcısına Türkeş’inden Erbakan’ına bir bütün olarak Türk Sağı ve TÜSİAD bu iddianamede ya mağdur ya da izleyici. Dönemin kontrgerilla yuvası olan MHP iddianamede ‘askerler tarafından kullanılan’ masum bir parti olarak resmediliyor. Tüm suçun 5 askere ait olduğu iddia ediliyor.

Örneğin 1 Mayıs 1977’de Taksim Meydanı’nda sola ve emekçi halka karşı işlenen katliamın tüm sorumlusu sadece askerler olarak tarif edilirken iddianamenin ilgili bölümünde şu ifadelere yer veriliyor:

“… olayın toplumu kaosa ve iç çatışmaya sürüklemek, nihai hedef olarak ise askeri darbeye zemin hazırlamak amacıyla devlet içinde yönetimi ele geçirmek isteyenlerin yönlendirmesi ve kurgulamasıyla çıkarılmış bir provokasyon olduğu ve etkili güçlerin polisin de görev yapmasını engellediği kanaatine varılmaktadır.”

Her katliamla ilgili bölümün sonunda savcı tarafından yazılan sonuç kısmında yukarıdaki satırların neredeyse aynısı olan cümleler sıralanıyor.

Katliamcı Ökkeş Şendiller tanık!
İddianamenin pes dedirten noktalarından biri de Maraş Katliamı’nın bir numaralı sanığı Ökkeş Kenger’in (Şendiller) tanık olarak ifadelerine yer verilmesi. Şendiller de kendisini masum gösterip suçu bir takım gizli odakların üzerine atıyor:

“Anonsta 3 tane sağ görüşlü vatandaşın şehit edildiğini, bunların cenazesini almak üzere hastaneye gidileceğine dair, altında 8-10 tane gönüllü kuruluşun, baro dahil, işte belediye dahil, sağ görüşlü partiler dahil, hepsinin isminin olduğu bir anons, ama o anonsu kimin yaptırdığı, anonsu kimin götürdüğü ortaya çıkmadı, o da enteresan bir olay bize göre…”

Çorum Katliamı sanıklarından Adnan Baran’ın Taraf Gazetesi’nin 2 Ocak 2012 tarihli sayısında yayınlanan röportajından bölümler de iddianamenin tanıklıklar bölümünde yer alıyor.

Savcının Fatsa tarifi Evren’den farksız!
İddianamede ‘Fatsa Operasyonu’ başlığı altında yer alan bölümde yer verilen dönemin Fatsasına dair cümleler, bu iddianamenin ruhunun 12 Eylül ruhu ile tam olarak örtüştüğünü, iddianamenin bayağı bir antikomünizm ürünü olduğunu bir kez daha kanıtlıyor:

“Fatsa ilçesi, sokaklarında rahatça dolaşılamayan, resmi dairelerinde Türk bayrağı asılmayan, camilerinde namaz kılınamayan, okullarında mini mini öğrencilerine dahi sol yumruklar havada enternasyonal marşı söyletilen, devlet gücüne karşı, barikatlarla çevrilmiş, hiçbir adli ve devlet organı faaliyet gösteremeyen, bütün meselelerini 11 Halk-direniş komiteleri tarafından çözülmeye çalışılan, milliyetçi vatandaşların mallarının istimlak edilerek göçe zorlandığı, gitmeyenlerin acımasızca öldürüldüğü bir yer haline geldi.”

Darbecilerin TRT’si AKP’yi hatırlatıyor
İddianamede darbecilerin TRT’ye verdiği emirler de demokrasi karşıtlığına örnek olarak gösteriliyor. Ancak bugün TRT’de yapılanlar düşünüldüğünde, 12 Eylül ile AKP’nin zihniyet olarak birbirine çok benzediğini bir kez daha görmüş oluyoruz:

“4 Eylül 1980 günü TRT’ye gönderilen yapılacak yayınlarla ilgili emirlerden bazıları şunlardı (4, s.165):

– Milli Güvenlik Konseyi ve sıkıyönetime karşı haberler verilmeyecektir.
– Aksi belirtilmedikçe MGK bildirileri günde üç defa, sıkıyönetim bildirileri de iki defa yayınlanacaktır.
– 12 Eylül müdahalesiyle ilgili halkla röportajlar yapılacak, daha ziyade orta yaşlılarla konuşulacaktır. Röportaj yayına girmeden önce de tasvip alınacaktır.”

İşkence mağdurlarında ilk sıra ‘Muhsin Başkan’a!
“Askeri Darbe Yönetimince Gözaltında ve Cezaevlerinde İşkencelere Dair İşkence Mağdurlarının Beyanları” başlıklı bölümde ilk sırada yer verilen isim, ölümünün ardından ‘demokrasi kahramanı’ ilan edilen, 12 Eylül öncesinin Ülkü Ocakları Başkanı ve Abdullah Çatlı ile Haluk Kırcı gibi katillerin yakın arkadaşı Muhsin Yazıcıoğlu. Yani iddianamede sayfalarca anlatılan katliamların önde gelen faillerinden biri olan Yazıcıoğlu’nun bir ’12 Eylül mağduru’ olduğuna inanmamız isteniyor.

İddianame Kenan Evren’i yargılarken 12 Eylül’ü aklıyor
12 Eylül öncesinde yaşanan siyasi gerginliklerin toplumun politikleşmesi ve belirli ideolojilerin peşinden gitmesinin sonucu olarak tarif edilmesi, başta kamu emekçileri olmak üzere toplumun örgütlü oluşunun halkı birbirine düşürdüğünün iddia edilmesi, yazılan 80 sayfada açıkça antikomünizm sergilenmesi, düzenin ekonomik ve siyasi tüm aktörlerinin masum gösterilmesi, iddianamede iki darbeci general suçlanırken 12 Eylül’ün aklandığını kanıtlıyor.

DİSK kapatılıp yönetici ve üyeleri tutuklanırken, sağcı devlet sendikası Türk-İş’in neden kapatılmadığı, neden dönemin islamcı sendikası Hak-İş’in sadece bir yıl kapalı kaldığı, neden Vehbi Koç’un Kenan Evren’e destek mektubu yazdığı, neden ABD ve NATO’nun darbeye tam destek verdiği, neden solcu akademisyen ve bürokratlar kamudan kovulup yargılanırken dönemin sağcı ideologlarının örgütlenmesi Aydınlar Ocağı’nın darbeye tam destek verip üyelerinin devlet kurumlarına atanmış olduğu sorularına yanıt veremeyen bir iddianame, 12 Eylül’ün aklanması anlamına gelmiyorsa ne anlama geliyor?

(soL – Haber Merkezi)

(*) 12 Eylül Unutturuluyor

12 Eylül darbecileri Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya hakkında hazırlanan iddianamenin tamamlandığı duyuruldu. İddianame ile 12 Eylül’ün tüm suçu hayatlarının sonuna gelmiş 2 emekli generalin üzerine yıkılırken, 12 Eylül’ün asıl anlamı ve darbeden asıl kazançlı çıkanlar unutturuluyor.

AKP’nin iktidarını sağlamlaştırma ve yeni bir rejim kurma sürecinde sık sık dillendirdiği “12 Eylül ile hesaplaşma” konusu, 2010 yılında düzenlenen Anayasa Referandumu’nun ardından gündemden hızlıca düşmüştü. 12 Eylülcülere yargı yolunu açacağı belirtilen Anayasa değişikliğinin hemen ardından AKP, Ergenekon, Hopa ve KCK başta olmak üzere birçok dava ile siyasal alanı yargı silahını kullanarak daraltma işlemine hız vermiş, “12 Eylülcülerin yargılanması” vaadi unutulmuştu. Bu süreçte basılmamış bir kitabı yasaklama kararına imza atan ve tutuklu gazeteci sayısının 100’ün üzerine çıkmasını sağlayan AKP hukuku, Kenan Evren’e dokunmayı erteledikçe ertelemişti. Binlerce insan hakkında iddianameler bile tamamlanmadan, suçlamanın ne olduğu konusunda herhangi bir bilgi dahi vermeden tutuklama kararı çıkaran AKP hukuku, 12 Eylül darbesinin lideri Kenan Evren hakkında bırakın tutuklama kararı çıkarmayı, ifadesini konutunda alma nezaketini göstermişti. Aradan uzun bir süre geçtikten sonra dün 12 Eylül generallerinden Kenan Evren ve Tahin Şahinkaya hakkında hazırlanan iddianamenin tamamlandığı duyuruldu. Evren ve Şahinkaya’ya ne kadar ceza verileceği dava sürecinin ardından belli olacak, ancak 12 Eylül darbesinin asıl anlamının unutturulma çabasının süreceği, tüm suçun hayatlarının sonuna gelmiş iki generale yıkılarak 12 Eylül’den kazanç sağlayanların aklanmaya çalışılacağı görülüyor.

İddianame tamamlandı
Özel yetkili Ankara Cumhuriyet Başsavcıvekili Hüseyin Görüşen, 12 Eylül darbesine ilişkin soruşturmanın tamamlandığı ve soruşturma sonucunda hazırlanan iddianamede, dönemin Genelkurmay Başkanı, 7. Cumhurbaşkanı Kenan Evren ile dönemin Hava Kuvvetleri Komutanı Emekli Orgeneral Tahsin Şahinkaya’nın ”şüpheli” olarak yer aldığını dün kamuoyuna açıkladı. Görüşen, iddianamede Evren ve Şahinkaya hakkında “ağırlaştırılmış müebbet hapis” cezası isteminde bulunulduğunu belirtti.

İddianamenin 80 sayfadan oluştuğunu belirten Görüşen, ”Kenan Evren ve şu anda yaşayan generallerden Tahsin Şahinkaya hakkında, suç tarihinde yürürlükte olan, eski Türk Ceza Kanunu’nun 146’ncı ve 80’inci maddeleri gereğince ağırlaştırılmış müebbet hapis istendi” dedi.

Sadece iki general mi suçlu?
İddianamede hangi olay ve suçlamaların yer aldığı konusunda ayrıntılı bilgi vermeyen Görüşen, soruşturmanın sadece 2 generalle sınırlı olduğunu belirterek “işkence iddialarıyla ilgili de ayrı soruşturmalar yürütülüyor. Yani bu, sadece darbeyi yapan 5 kişiyle ilgili soruşturma” diye konuştu. 5 generalin 3’ü hayatını kaybetmiş olduğu için iddianamede sadece Evren ve Şahinkaya hakkında suçlama yer alıyor.

Görüşen, iddianamenin Ankara 12. Ağır Ceza Mahkemesine gönderildiğini açıkladı. Mahkeme, iddianameyi 15 gün içinde değerlendirerek dava açılması konusundaki kararını verecek.

Evren ve Şahinkaya tutuklanacak mı?
Bir soru üzerine Görüşen, şüpheliler hakkındaki adli kontrol uygulanıp uygulanmamasına mahkemenin karar vereceğini ifade ederek, ”Onu mahkeme kabul eder veya etmez. Yurtdışı yasağı koyabilirler. Tamamen mahkemenin takdiri” dedi.

12 Eylül unutturuluyor
Dün açıklanan iddianamede sadece 2 generalin yer alması aslında kimseyi şaşırtmadı. 12 Eylül darbesinin tüm suçunun hayatlarının son dönemine gelmiş 2 generale yıkılmak istenmesi, AKP iktidarının tarihi yeniden yazma ve birçok tarihi olay gibi 12 Eylül’ün de gerçek anlamını unutturma çabası ile oldukça uyumlu görünüyor.

AKP’nin unutturma çabasının farkında olanların birçok tarihi olay gibi 12 Eylül’ün de gerçek anlamını tekrar tekrar hatırlamak ve hatırlatmasında yarar bulunuyor:

– 12 Eylül, ABD ve NATO’nun tam desteği ile gerçekleşti. Öyle ki ABD’den “bizim çocuklar başardı” notu geçildi. Zaten darbenin ardından da ABD ve NATO’ya bağlılık değişmedi. AKP ile birlikte süreç “model ortaklık” seviyesine kadar geldi. Türkiye, ABD adına komşu ülkelere saldırmaya hazır bir ülke haline geldi.

– 12 Eylül, sermaye sınıfının tam desteği ile gerçekleşti. Darbenin hemen ardından Türkiye burjuvazisinin en önde gelen isimlerinden Vehbi Koç, Kenan Evren’e destek mektubu gönderdi. Koç 3 Ekim tarihli mektubunda, komünistlerin ve sendikacıların cezalandırılmasını talep etti. Darbenin ekonomi bakanlığına da sermaye sınıfının desteklediği Turgut Özal getirildi. Darbe ile birlikte sendikalar kapatıldı (Hak-İş kapatılmasının hemen ardından tekrar açıldı) ve reel ücretler hızla düştü.

– 12 Eylül sola ve işçi sınıfına karşı yapıldı. Türkiye siyasetinden solun ve emekçilerin silinmesine yönelik operasyon kapsamında onlarca kişi idam edildi, yüzlercesi cezaevlerinde işkencede öldürüldü, binlerce kişi işkence gördü, on binlerce kişi tutuklandı, yüz binlerce kişi fişlendi. AKP hukuku da özel yetkili mahkemeler eliyle iktidara mesafeli tüm kesimlere dönük, 12 Eylül’ü bile geride bırakan bir operasyon yürütüyor.

– 12 Eylül’e milliyetçi ve muhafazakar ideologlar destek verdi. Darbenin ardından, “tarafsızlık” görüntüsü vermek için sağdan da isimler tutuklansa da, dönemin en önemli sağcı ideolog örgütlenmelerinden Aydınlar Ocağı darbeye tam destek verdi. Darbeciler de onları TRT, üniversiteler ve Atatürk Dil Kültür ve Tarih Yüksek Kurumu gibi yerlerde istihdam etti. Şu an iktidarın önemli bir parçası olan Gülen Cemaati’nin lideri Fethullah Gülen, darbeye tam desteğini Sızıntı dergisinde dile getirdi. AKP iktidarı boyunca “darbecilere karşı demokrasi” söylemini en çok diline dolayan isimlerden Nazlı Ilıcak, darbenin sıkı destekçisi idi.

– 12 Eylül’den Kürt halkının payına da işkence, asimilasyon ve inkar düştü. 12 Eylülcüler Diyarbakır Cezaevi’nde solcuları ve Kürtleri işkenceden geçirirken, AKP döneminde 4 bine yakın Kürt siyasetçi içeri atıldı.

– 12 Eylül’e giden süreçte Alevilere dönük büyük katliamlar düzenlendi. 12 Eylül’e zemin yaratılmasında bu katliamlar kullanıldı. Alevi toplumsallığı sindirilmeye çalışıldı. Benimsenen Türk-İslam sentezi ile Aleviler hayatın her alanında dışlandı. Darbenin 13 yıl ardından Alevilere yönelik büyük bir sindirme harekatı da Sivas’ta gerçekleştirildi. AKP iktidarında Sivas katliamının baş sanığı firari durumda, yine Sivas’ta yaşamaktayken öldü.

– 12 Eylül ile yürütmenin gücü aşırı şekilde arttırıldı. Yargı yürütmenin denetimine alındı. Cumhurbaşkanı’nın yetkileri arttırıldı. AKP döneminde yürütmenin gücünün arttırılması konusunda süreç en ileri aşamasına taşındı. Tüm HSYK üyeleri Adalet Bakanlığı bürokratları arasından seçildi. Tüm devlet kurumları en tepesinden en aşağısına kadar AKP kadroları ile dolduruldu. Hükümet, 12 Haziran seçimlerini ve TBMM’yi hiçe sayarak ülkeyi aylarca Kanun Hükmünde Kararnameler ile yönetti.

– 12 Eylül ile özelleştirmelerin önü açıldı. Turgut Özal’ın hararetle savunduğu özelleştirmeleri, AKP en uca kadar götürdü. Ülkede satılmadık KİT bırakmayan hükümet, kara yolları, sahiller, demir yolları, dereler, barajlar da dahil kamuya ait ne varsa sattı. Kendisinden önceki özelleştirmelerin misliyle özelleştirme yaptı.

– 12 Eylül ile birlikte getirilen yüzde 10’luk seçim barajı ve zorunlu din dersi gibi uygulamalar, YÖK gibi kurumlar kaldırılmadı. YÖK eli ile tüm rektörlüklere iktidara yakın isimler atandı. 12 Eylül ile hayatımıza giren özel üniversiteler, AKP döneminde katlandı.

Kenan Evren yargılanırken 12 Eylül programı hızlanacak!
Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya hakkında hazırlanan iddianame, AKP’nin yargı eli ile kendisine mesafeli olanları sindirme ve siyaset alanını alabildiğine daraltma işlemine hız verdiği bir dönemde tamamlandı. Bu durum, AKP’nin faşizan politikalarını sürdürürken “bakın darbeciler yargılanıyor” diyerek meşruiyet elde etmeye çalışacağını ve 12 Eylül’ün yukarıda sıraladığımız programını en uç düzeyde uygulamaya devam edeceğini gösteriyor.

(soL – Haber Merkezi)

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: 12 Eylül askeri darbesi / 12 Eylül İddianamesi /

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.