İç Ülkenin Üşüyen Gerçekliği ve Bir İddia Makamı Olarak Kürtler

Sarphan Uzunoğlu - 15 Ocak 2012 - Türkiye

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

İç Ülkenin Üşüyen Gerçekliği ve Bir İddia Makamı Olarak Kürtler

Türk Devleti, riya defterine bir sayfa daha ekledi. Fotoğraflar ve gazetecilik başarıları geldi hemen ardından. Kürtlerin bedenlerinin ‘en iyi fotoğrafları’ yayınlandı gazetelerin mat sayfalarında. ‘Kazara’ yapılmış katliamlar tarihine bir sayfa daha eklenirken, başkalarının acısına en ‘afili’ bakan gazeteci ödülleri dağıtıldı, bazı gazetecierin bakışları ise Genel Yayın Yönetmenleri’nin deri koltuklarından gazete sayfalarına sızmadı. Deri, candan daha pahalaydı.

Tüm cümlelerini kalın enseli, iri ağabeylerinin, o atletlerini gömleklerin arasından fırlatan göbeklerinden geliyor etkisi uyandıran seslerinin insafına terk etmiş halklar yaşar bazı ükelerde. O ağabeylerin, gerilmiş göbeklerini içlerine çekerek tok sesleriyle kuracakları cümlelere kulak kesilir o halklar. Bu dev panayırda bir de asla o ‘izleme ayini’ne katılamamış çocuklar vardır. Anlatılan ve aslolan, onların hikayesidir.

O çocukların, yağ bağlayacak kadar yemek görmemiş hikayeleriyle güne başlasa, ortaya ‘acılı adana’ romanlar dökebilir İstanbul çocukları, eline çivi almadan ‘evler inşa etmiş’ apartman çocuklarından değillerdir onlar, elleri hep yanık, tenleri hep yanık, sesleri hep yanıktır sanki.

Bizim üstümüze düşen olsa olsa, onların hikayelerini nakşetmek olur, o da ‘bildiğimiz kadarı ile’ işte. O da, ‘öğrenilmiş vicdan kalıpları’na sığınarak ya da ‘sınıfsal gerçekliklerden’ dem vurarak olur. Oysa bir iç ülkeden bir dış ülkeyedir onların yolculukları; herkes bilse de iki tarafın da onların ülkesi olduğunu içten içe.

İç Ülkeye Yolculuk

Kaçakçıdırlar, şu ‘ünlü’ çaycılara gidip “Çek bir kaçak bakalım,” dediğiniz o ‘kaçak’ çayların nereden geldiğini sordunuz mu sanki, yahut ucuz petrolün. Gerçi, büyük, limanlara yanaşmış kocaman gemilerin ‘kaçırdıkları’nın yanında lafı bile olmaz kaçırdıklarının. Hem, kim sınır koyabilir ki bir kaçakçıya, o, olsa olsa bir hakikati taşıyordur ‘iç ülkesi’ne. İçinde barındırıldığı (!) ülkeye ait olarak görülmediği hakikatini. Bir kısmının babasına ‘el koymuştur’ devlet iradesi, bir kısmının annesine. Dilleri, doğuştan mühürlüdür devletin tarihi kanla yazılmış sokağında, mühürleri kandır, o mühürü alınlarına kendilerini kurban edenler sürmüştür üstelik. Adlarından önce uyruklarını öğrenmiş çocuklar, olmayan sınırları kat ederler. Onların masalının başladığı yerde, ulus devletin masalları biter, hani anlatırlardı ilk ve orta okullarında, “bu ülkenin sınırları cetvelle değil, kanla çizildi” diye ki doğrudur, kanla çizilmiş ve kanla korunmuştur o sınırların çoğu; başkalarının kanıyla.

Şimdi, onların konuşma vakti. Onlar Güney’i olan; ama Kuzey’i yoksayılan bir ülkede doğduklarından mıdır neden, Kuzey’in rüzgarlarına uğramamışlardır. Arkalarından “40 TL için öldüler,” diyenlerin çığlıklarına aldanılmasın sakın, kimse o topraklarda bir Kürt çocuğunun 40 TL için öldüğünü söyleyemez; Kürtler, Kürt oldukları için onlara ekonomik, sosyal, politik bağlamda dayatılmış bir kadere karşı verdikleri mücadelede ölürler ancak; üstelik onların ölmesi için ‘insansız’ araçlara gerek yoktur, hatta insana dair hiçbir şey öldürmez onları, insanlığın yokluğu dâhil. Kürtleri öldüren, insaniyetin sokağından geçmeyen bir devlettir.

İddia Makamı Kürtler!
O devletin ‘insanlar’la kurtuğu bağı Gültan Kışanak anlattı hepimize onlar. Katledilen ailenin geri kalanları da kaymakama gösterdikleri sevgiden dolayı gözaltına alınmış. ‘Devlet sevgisi’ ile öldürülen kaçakçılar, sınırı Karakol’un iki yanındaki yollardan birini kat ederek geçiyorlardı. Belki de her sabah göz göze geldikleri askerlerin gözlerinin önünde öldürüldüler. Apaçık bir cinayete yürüyüşlerini gördüler, o karakollarda bir kısmı kendileri de kaçakçılık yapanlar o kaderi esmer çocukların.

Radikal Gazetesi Gültan Kışanak’ın konuşmasından kesitler aktarırken şu ifadeyi kullanıyordu: “Kışanak, yaşamını yitiren 34 kişinin 19′unun çoçuk olduğunu iddia ederek…” Kürtler, devletin mahkemelerindeki ‘iddia makamı’ rollerinden kurtulabilmiş değillerdi. Hava durumlarında gökten yağmur ve kar yerine roketler düşen o halkın seçilmiş vekili bile sözüm ona en ‘radikal’ ana akım gazetesinde bile iddia makamı olmaktan ileriye gidemiyordu. AKP’nin temsilciliğine gönül indirmiş tarafgirlerin ani “Kürdi” makamlı vicdan muhasebeleri ise bambaşka bir hâl aldı. Bir yandan Ahmet Altan, sanki kendi Genel Yayın Yönetmeni olduğu gazete “Neden hepsini öldürmüyorsunuz” minvalinde başlıklar atmamış gibi Kürtlere tüm o Beyaz ve Türk bakış açısıyla bir ağabey edasıyla ‘sahip çıkarken’, sürekli dirsek çıktığı Başbakan’a bu sefer ‘köstek’ oluyordu. Gazetecilerin gazeteci, köşe yazarlarının köşe yazarı olması için Kürtlerin katledilmesi mi gerekiyordu?

Tüm bu ‘gerçekliklerin’ orta yerinde öldürülen çocukların ‘kaçakçı’ olmalarının arkasına gizlenen ‘ya terörist olsalardı’ ihtimâli, Türklerin Kürtleri ‘olası terörist’ olarak görmeleri ve dahi Kürt mücadelesini hâlâ anlayamamış oluşları gerçeğini gözler önüne seriyordu. Devletin eline silah alsın, kalem alsın tüm Kürtleri vurmakta sakınca görmeyişi gerçeğiyle yüzleşmek elbette apartmanlarından hayata gülümseyen melankolik entelektüeller için zordu. Teninin rengi yüzünden yoksul ve ölü olan çocukların hikayesi, tam da bu tepeden bakmacılığın orta yerinde başlıyordu…

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: Uludere Katliamı /

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.