Mustafa Suphi’nin Katlinin Düşündürdükleri – Ferhan Umruk

Sol Defter - 30 Ocak 2012 - Teorik Tartışmalar / Türkiye / Türkiye Solu

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

Mustafa Suphi’nin Katlinin Düşündürdükleri

Tarih yalnızca geçmişin hakikatlerini bilmemize ya da malumatfuruş bir kimse olmamızla ele alınmaması gereken bir disiplin olmalıdır. Tarih, kuşkusuz günümüze ışık tutar, ama tarihin günümüze ışık tutması için ezilenlerin, mağdurların mücadelesini bastırmış muktedirlerin yazdığı ve tüm toplumun zihnine boca ettiği eğriltilmiş tarihe değil, ezilenlerin mağdurların dile getirdiği gerçekleri gün ışığına çıkarmak gerekiyor.

Yaşadığımız bu topraklar da, mağdurların, mağdurluğu ortadan kaldırmak için mücadele edenlerin yenilgileri ile bezeli.. Bizim üzerimize düşen muktedirlerin resmi tarihle yarattıkları yalanları teşhir etmek, hakikatin üzerinde yarattıkları sis perdelerini yırtmak olmalıdır. Bu bakımdan tarihin yaprakları aralandığında bu topraklarda cumhuriyetin kuruluşuna zemin olan Ankara’nın hâkimiyetindeki topraklarda katledilen Mustafa Suphi ve yoldaşlarını unutmamak ve unutturmamak gerekiyor.

Mustafa Suphi, Türkiye Komünist Partisi kurucusu kimliğiyle bilinen ve bu kimliğiyle olduğu gibi, siyasi sistemin günümüze kadar süren tetikçisi belli ama faili meçhul kalmış kurbanlarından biridir. 28-29 Ocak 1921 tarihi onun 14 yoldaşıyla birlikte Yahya Kahya tarafından Karadeniz’in karanlık sularına gömülüşü o gün olduğu gibi bugüne kadar da sosyalistlerin yüreğine saplanan bir sızı olmuştur. Bir sızı olmuştur ama sosyalist hareketin tarihsel serüveninin ulusal ve uluslararası reel siyasetin girdabında düştüğü çıkmaz sokaklarda hakikatle yüzleşmekten çoğu zaman kaçınılmıştır.

Burada değinmek istediğim konu Mustafa Suphi’nin yaşamını anlatmak değil. Konuyla ilgili kitap, makale çok sayıda yayınlanmış bulunuyor. Konuyla ilgili bütün çalışmalarda da Mustafa Suphi ve yoldaşlarını kimin öldürttüğü bir soru işareti olarak tezahür ediyor. Hâlbuki katilin kimliği belli, onun Trabzonlu Yahya Kâhya ve çetesi olduğunda bir tartışma bulunmuyor. Bulunmuyor ama tetikçinin ipleri kimin elinde sorusu zihinleri kurcalıyor.

Olayın bir boyutu olarak; günümüzden baktığımızda geçmişe doğru, bir şeyler örtüşüyor zihnimizde. Hırant’ da Trabzonlu genç olan bir katil tarafından katledildi. Yine aynı biçimde, sahneye çıkarılan bir tetikçiyle yetinilmesi isteniyor.

Şimdi hepimiz devletin çeşitli yetkililerinin katilleri koruduğunu, ilişkide olduklarını, cinayetin iklimini yaratanları görüyor biliyoruz ancak devletin meşum perdesi hakikati örtmeye devam ediyor. Neden Mustafa Suphi üzerine düşünürken Hrant’ı hatırlamak gerekiyor? İki insan ve her ikisi de varoluşlarıyla sistemin paradigmasına aykırı düşmüşler. İkisi de o kadar benzer bir senaryonun kurbanı olmuşlar ki, söz konusu olanın neredeyse kopya cinayetler olduğunu söyleyebiliriz

Adım adım kurgulanan cinayet önce toplumsal iklimin yaratılmasıyla başlıyor. Kars’tan Erzurum’a gelen Mustafa Suphi ve yoldaşlarını Muhafaza-i Mukaddesat Cemiyeti’nin düzenlediği provakatif gösteriler bekliyor. Hrant katledilmeden kısa bir süre öncesinde faşist bir güruh işyerinin önünde ‘ya sev ya terk et’ nidalarını kusuyorlar. Devletin onlara sunduğu 301. madde desteği sayesinde. Daha bir dizi benzerlik eklenebilir 1921 Ocak ayından 2007 Ocak ayına akseden cinai tertibin genetik özelliklerinden. Mustafa Suphi’nin katledilmesinde dikkate alınması gereken iki boyut var. Ulusal ve uluslararası dinamikler bunlar. 1920 Nisan’ında ilan edilen Ankara hükümeti bir yandan İstanbul hükümetiyle hegemonya mücadelesi içinde, diğer yandan esas olarak ittihatçı kadrolardan oluşan Ankara kendi içinde bir iktidar mücadelesini yaşıyor.

Enver Paşa’nın karizmatik kişiliği Mustafa Kemal ve ekibi için her zaman dikkate alınması gereken bir faktör olarak yerinde duruyor. 1919 – 1921 yılları arasında Anadolu’da, Rusya’da devrimi başaran Bolşeviklerin prestijinin dorukta olduğunu da ifade etmek gerekiyor. Yeşil Ordu’nun Bolşevikliğe sıvanması, TBMM’ de Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası’nın varlığı, hem Enver Paşa’nın Rusya’da Bolşeviklerle teması hem de Ankara’nın aynı yönde sürgündeki ittihatçı önderlerle irtibatlı olarak bu temaslara eşlik etmesi oluşan atmosferin niteliğini gösteriyor. 1920 yılı boyunca siyasi gelişmelerin bir kaç on yılı içerdiğini gözlemek mümkündür. Bir yandan İngiltere desteğiyle Yunan işgalinin Fransa’yı rahatsız etmesi, İstanbul’un işgali, Meclis’in kapatılması, Ankara’da Meclis’in açılması, bütün bu gelişmeler hızla gerçekleşiyor.

Bu koşullarda Ekim devriminin rüzgârını arkasına almış olan Mustafa Suphi’nin Anadolu’ya gelmesi Ankara için ikircikli bir durum yaratıyor. Bir yandan emperyalist savaşın aktörü olarak savaşta rol almış Osmanlı Devletinin yenilgisinin ardından galipleri ikna ederek kalan parçada devleti ayakta tutma çabasının pek karşılık bulamaması ve yalnızlaşma öte yanda İngiltere’nin Kafkasya’ya elini atmasını engellemeyi amaçlayan Sovyetlerin Ankara’ya sunduğu desteğin önemi. Sovyetlerin desteğini sağlamak için 10 Eylül’de kurulan TKP’nin lideri Mustafa Suphi’ ye görünüşte yakın ilgi göstermek gereği kendisini dayatırken iktidar savaşında yeni bir aktörün ortaya çıkış ihtimali karşısında içten içe gelişmekte olan tepkiler süreci belirliyor. Biraz uzun da olsa aktarmak istediğim Mustafa Kemal’in iki mektubu ikircikli durumu ve parametrelerin değişimini çok açık olarak belirliyor.

Bu mektuplardan birincisi Mustafa Kemal’in Mustafa Suphi’yi Ankara’ya davet mektubudur. Bu mektup sosyalist hareketi Kemalizm’in kuyruğuna takma teşebbüslerinde ulusalcı sol yazının sık sık kullandığı bir belgedir. Mektubun tarihi 13 Eylül 1920’dir:

‘“Bakü’de Türk İştirakiyun Partisi Merkez Komitesi Başkanı Mustafa Suphi Bey ve üyelerden Mehmet Emin yoldaşlara, Büyük çoğunluğu işçi ve köylülerden oluşan milletimiz Garp’ın emperyalizm ve kapitalizm mahkûmiyetinden kendini kurtarabilmek için bunlara karşı birleşmiş olarak mücadele ve direnişe karar vermiştir ve bu kararını uygulamaktadır. Türkiye İştirakiyun Teşkilatı’nın da aynı kanaat ve amaç ile çalışmakta olmasını büyük bir memnuniyetle karşıladık. (…) Gaye ve prensip itibariyle bizimle tamamen ortak olan Türkiye İştirakiyun Teşkilatı’ndan maddeten ve manen hakkıyla yararlanabilmemiz için teşkilatınızın acilen BMM Başkanlığı’yla irtibata geçmesi gerekmektedir. Türkiye dâhilinde yapılacak her çeşit örgütlenme ve eylem ancak bu kanal aracılığıyla yapılabilir. Aynı hedefe doğru yürüyen Türkiye İştirakiyun Teşkilatı’yla tamamen bir arada çalışmak üzere BMM nezdinde tam yetkili bir üye göndermenizi ve BMM tarafından Azerbaycan hükümeti nezdinde üye olarak Bakû’ya gönderilmiş Memduh Şevket Bey’le ilişki kurmanızı ve birlikte çalışmanızı rica eder ve bu vesileyle samimi saygı ve selamlarımı sunarım. TBMM Başkanı Mustafa Kemal”

Bu mektup 1920 Eylül’ünde Ankara hükümetinin Sovyetlerle sıcak ilişki dışında bir seçeneğin bulunmadığı bir kesitte yazılıyor. Fakat bunun ardından Ali Fuat Cebesoy’a yazdığı mektup Mustafa Kemal’in konuyla ilgili hakiki görüşünü serdetmesi bakımından çok önemlidir. “Bolşevikler aynı zamanda memleketimizde Bolşevik teşkilatı vücuda getirmek için fevkalade faaliyete başlamışlardır. Bakü’ye gönderdikleri Mustafa Suphi ve arkadaşları vasıtasıyla Türkiye Komünist Merkezi Umumisi ihdas ettirdiler (kurdurdular). Tamamen Bolşevik efkârına kazanılan saf ve gayri saf adamlardan sahilin her noktasına çıkardıkları gibi dâhilen de Eskişehir ve Ankara’ya kadar göndermişlerdir. Bunların maksadı memlekette bir inkılabı içtima vücuda getirmektir. … Bila kayd u şart Rus tabiiyeti demek olan dâhildeki komünizm teşkilatı gaye itibarıyla bizim aleyhimizdedir. Gizli komünizm teşkilatını her surette tevkif ve teb’it (uzaklaştırma) mecburiyetindeyiz. Mecliste ahiren (sonradan) meydana çıkan halk zümresi bizim tanıdığımız arkadaşlardır. Bunlar memlekette bir içtimai inkilabın kısmen olsun luzumuna kani olanlardır. Bu teşebbüsün mehalikini (tehlikesini) ihata edememektedirler (kavrayamamaktadırlar).” (Mustafa Kemal İttihat ve Terakki ve Bolşevizm. Emel Akal)

Daha iyi anlaşılması için Mustafa Suphi ve yoldaşlarını katleden Yahya Kahya’nın Mustafa Kemal tarafından şu sözlerle taltif edildiğini ekleyelim. “Vatanperverâne hissiyat ve temennilerinize teşekkür ederim”.

Şunu biliyoruz, İttihat Terakki’nin 1915 Ermeni kırımıyla Anadolu’yu Türkleştirme doğrultusunda attığı adım ve onu takip eden süreç muktedirlerin paradigmasını oluşturdu. Zira 1924 Anayasasıyla cumhuriyeti tek etnik kimliğe dönüştürmek suretiyle Kürtlerin dışlanması dinsel olarak büyük ölçüde homojenleşmiş olan Anadolu’nun etnik olarak da homojenleşmesi planının yürürlüğe girmesi anlamına gelmekteydi. İttihatçı damardan kuvvet bulan Ankara’nın Komintern’in dünya devrimini hedefleyen Enternasyonalist görüşle donanmış kuruluş yıllarındaki politikasıyla örtüşebilmesi eşyanın tabiatına aykırı olurdu. Bundan ötürü de politik ufku Komintern’den kaynaklanan TKP de Ankara için uzlaşılabilir bir ortak niteliği taşıyamazdı. Mustafa Suphi’nin Komintern’in kuruluş kongresinde dile getirdiği görüşler milliyetçi Ankara hükümetinin izlediği istikametle çelişen fikirleri barındırıyordu. ”Gerçek şudur ki Türkiye’ de diğer devletlerde olduğu gibi, halkın canına kastedip kanını emen birçok barbar ve alçaktan başka, bir de sadece Ermenilerin değil, fakir işçi ve köylü kitlesinin de kanını akıtan Osmanlı padişahları vardır.’’

TKP’nin Mustafa Suphi’nin katlinden sonra 1922’lerde de bu politikasını sürdürdüğünü Rum, Ermeni, Yahudi işçilere yaptığı çağrılarda ve Türk işçilerin milliyetçi ön yargılarını kırma çabalarında gözlemlemek mümkündür. 1921 Ocak ayı yalnızca Mustafa Suphi’nin katliyle sınırlı değildir. Ankara, hegemonyasını kuvvetlendirmek üzere THİF’i kapatarak üyelerini istiklal mahkemesinde cezalara çarptırmış. Yeşil Ordu’yu dağıtmıştır. Ankara ile ilişkilerini sürdürmekte olan Sovyet hükümetinin komünistlere karşı saldırıya geçen Ankara karşısında bu ilişkileri değiştirecek hiç bir girişimi olmadığı gibi kısa bir süre sonra 16 Mart 1921’de dostluk anlaşması imzalamıştır.

Bu durum 1926 ya doğru Buharin – Stalin bloğu tarafından ortaya koyulan ‘Tek Ülkede Sosyalizm’ teorisinin pratikte filizlenmesi olarak değerlendirilebilir mi? Doğrusu Lenin’in Komintern’in 2. kongresinde dile getirdiği ‘Biz, Komünistler olarak, sömürgelerde burjuva-kurtuluş hareketlerini ancak gerçekten devrimci oldukları ve ancak bu hareketlerin yöneticileri bizim köylüleri ve sömürülen yığınları devrimci bir ruhla eğitip örgütlememize engel olmadıkları takdirde destekleyeceğiz.’ Sözleri dikkate alındığında bu şekilde değerlendirmemek için hiçbir neden gözükmemektedir, zira Ankara’nın komünistleri ezmesi açıkça ortada olduğuna göre, pratikte bu ilkenin değil devlet çıkarlarını temel alan ‘Tek ülkede Sosyalizm’ teorisinin yolunun açıldığı açıktır.

Lenin’in parti liderliğinin Troçki’nin merkez komitede olduğu bir evrede her ikisinin de sonradan zuhur eden böyle bir teoriyle hiçbir ilgisi olmamakla, Troçki’nin 1926’larda bu teoriye karşı sürdürdüğü çetin mücadelesi olmakla beraber, yaşanan tarihsel olay pratik ihtiyaçlara tabi olmanın kabullenilmesi veya sessiz kalınması, kırılmanın da başlangıcı sayılabilir. Bu kırılmanın o günlerde, herhalde geleceği de işaret edercesine çıplak bir biçimde yine Stalin tarafından ifade edilmiş olması dikkat çekiyor. ‘Halen Karadeniz’in kilidi olan İstanbul’u ellerinde bulunduran ve Kafkasya üzerinden doğuya olan doğrudan yolu korumak isteyen İtilaf devletleri bütün bunları hesap ediyorlar.

Bütün mesele, en sonunda kimin Kafkasya’ya hâkim olacağı, kimin petrolü ve Asya’ya giden çok önemli yolları kullanabileceğidir; Devrim mi, yoksa İtilaf devleri mi?’ Soruda yer alan Devrim sözcüğünün yerine Sovyet Devleti sözcüğünü yerleştirdiğinizde geleceğin kurgusunun da yapılmış olduğu görülür. Dolayısıyla Kafkasya üzerindeki stratejik hesapların Türkiye ile ittifak dâhilinde İngiltere’nin püskürtülebileceği üzerine kurulduğu anlaşılırsa Ankara’nın komünistlere karşı yürüttüğü baskı ve yok etme politikasını Sovyet hükümetinin neden göz ardı ettiği net olarak anlaşılır. Sınıfsız toplum hedefi olarak ‘Bir ülkedeki proleter mücadelenin çıkarlarının bu mücadelenin bütün dünya ölçüsündeki çıkarlarına tabi kılınmasının’ gereğine işaret eden Komintern 1926’larda ‘Tek Ülkede Sosyalizm’ teorisine savrularak 1943’te de kendisini yok etmesine varan süreç sonraki dönemin de Milli-Sosyalizmler olarak şekillenmesine ve yıkımına yol açtı. Günümüzün dünyası kapitalizmin hegemonyasının dayanağı olan ulus-devletlerden oluşuyor. Eğer yeni bir dünya hedefi olacaksa bu sınıfsız ve özgür insanların yer alacağı bir toplum olacak, bu hedefe ulaşmanın şartı ne ulusun çıkarlarından, ne devletin çıkarlarından, ne ulus-devletin çıkarlarından, ne sınırlara sahip en demokratik olan ulusun çıkarlarına dayalı olarak belirlenebilir.

Bu hedef Marksizm’in kurucularının, Ekim devrimini yaratanların hayal ettikleri bir Dünya Cumhuriyeti ve insanlığın çıkarlarına dayalı olduğunda gerçekleşebilir. İşte o zaman devletin sönümlenmesiyle birlikte ulus da politik alandan dışlanmış olur. O halde tek ülkede sosyalizm teorisiyle hesaplaşmadan ne dünü anlamak mümkündür ne de geleceği inşa edecek bir ufka sahip olunabilir. Mustafa Suphi trajedisini de bütün boyutlarıyla ve eleştirinin hiçbir tabuya boyun eğmemesi gerektiğini kavrarsanız anlayabilirsiniz.

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: 28-29 Ocak 1921 / Mustafa Suphi / TKP /

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.